4 Aralık 2019 Çarşamba

ÖYKÜ


                                                         


                                                                 
  GÜVERCİN MİSALİ

Dosdoğru bir bakış suskun seslenişlerde renklere bürünmüştü. Coşkusu, solmuş çiçekleri yeniden canlandırdı. Şimdi daha sevecen, bağışlayıcıydı.. Ona bir şeyler olmuştu. Buzlu bir limonata içti. Gençliğine tiril tiril elbiseler giydi. Mahzun denebilecek kömür karası gözleri bütünüyle yabancı, asiydi. Başkalarınkine hiç benzemeyen apayrı bir yol tutturmuş olsa da bahar sevinçlerine benziyordu kalbi. İlk kez zarifti.

Kamerunlu Waibar’a göre, “yoksunlaşma “ sözcüğü insanın derinliğinde büyür ve yazgının da bu yönde sessiz bir kederle dolu olduğunu düşünürdü. Elden kaçırılan mutlulukları, yüreğe güven veren yüzleri yaşamak gerekti. Kamerun’da halk; siyasi iktidarsızlık, iç savaş, terör bahane edilerek sömürge güçleri tarafından yıllarca ellerinde ne varsa alınmış, yoksun bırakılmıştı. Bu yüzden anne-babası ve küçük kız kardeşi bir şekilde Amerika’ya göç etmişlerdi. Sözü edilen yaşamlar, şiddet ve gerginliğin izlerinden kurtulmak isterken; onları nelerin beklediğinin farkında olamadılar kimi zaman. Kimliklerini içinde bulundukları kör havada kaybettiler. Ve artık insanca bir hayat, adalet, özgürlük için ne varsa yeniden başlamayı göze almışlardı. Waibar keşfetme yolculuğunda önce Uzakdoğu ve diğer Afrika ülkelerini tanıyarak, ufak tefek türlü işlerde çalışarak geçimini sağlamaya çalışmıştı. Dönüşüm sürecinde hiç bilmediği coğrafyalarda, dillerde, örf-adetlerinde aidiyet duygusunun içini kamçıladığını fark etti. Karşılaştığı dünyaların ve insanların yaşantılarına tanık oldu. Aile özlemi giderek ele geçirdi onu. Ezilmeleri, yorgunlukları yeniden gözden geçirince; karamsar olmamayı yeğlemişti. Hiçbir gözyaşı coşkusuna engel olamayacaktı. Tek hedefi Amerika’ya gidip ailesine kavuşmaktı. İlk adımını Türkiye’ye gelerek atmış oldu. İzmir hedefine daha yakındı. Oradan Yunanistan’a geçip, vatandaşlık hakkına sahip olmak için planlar yapmaya başlamıştı. İzmir’de bir barda çalışmaya başladı. Çalışanlardan birinin vasıtasıyla Atina’da yaşayan bir gençle tanıştırılmış, birbirlerinden hoşlanmışlardı. Formalite bir evlilik ile amacına ulaşacaktı sonunda. İki gün birlikte gezdiler Nikolasla… Birkaç gün birlikte aşk yaşadılar. Yine bir gece otel odasında yan yanaydılar… Odanın yavaş yavaş yoğunlaşan ışığı altında dizginsiz isteklerini bir kere daha dile getirmişti. Saf bedeni, hala tembelce uyuyan geceye sarılmış halde içine attığı yaşlarla sabahı karşılamıştı. Yanında ki adam gözlerini kaçırsa da anlaşmaya sadık kalacağına inanmak istiyordu. O zamana kadar birçok kere kırılan kalbi minnettardı bu ilişkiye. Tedirgin utangaçlığından kadınsı bir sonuç çıkarılamazdı elbet. Halinde var olan teslimiyet sadece amacına hizmet eder gibiydi. Hayatının planını yaparken tekinsiz ve buz gibi bir boşluk bekliyordu onu… Anlamıştı Nikolas kapıdan çıkmaya hazırlandığında, hissetmişti. Eksik bir tebessüm eklemişti ifadesine bu yüzden. Odanın kapısı kapanmadan bir şeyler söyleyecekti ama sustu. Birlikte olduğu genç onu fuhuşa sürüklemişti. Yüreğinde bir hınç, öfke tınısı yoktu. Asıl acı veren inanmış olmaktı. Geceleri gözleri açık uyuyor, artık komşusu olduğu diğer odalardan erken inen akşamlar, acıyla kasılmış bedenine hükmediyordu. Kaçıp gitme şansı olamayan çaresizliği ile tükenmişti. Hatırladıklarıyla tekrar kanı çekiliyor, ruhuna azap veren yalnızlığa boyun eğiyordu. Tatmin olmaz bir sevgi açlığı duyduğu için, teselli arayan trajik hali sabırlıydı. Üstelik hamileydi şimdi. Doğuştan HIV virüsü taşıdığını öğrendiğinde ise perişandı. Gözlerinin altında koyu gölgeler felaketin habercisiydi. Tel örgülerle çevriliydi kimsesizliği. Bir çıkmazdaydı. Artık umudu kırılmış, kalbi yaralanmış, nasırlaşmıştı. Geri Gönderim Merkezi (GGM)’ne sığınmış, birilerinin sıcak seslerini bekliyordu. Burada benzer biçimde insanların tıkılıp kaldığı sevgisiz, umutsuz gözler vardı. Yeterli beslenemiyor, hijyen kurallarının hiçe sayıldığı; belki 15 kişinin yıkandığı banyoda duş almakta zorlanıyordu. Üstelik ağır üşütmüş, kuru öksürüğü daha da artmıştı. Halsizliğini hamileliğine yoruyor, genelde akşamları yükselen ateşi zor kontrol altına alınıyordu. Kendine olup biteni fark edemiyor, bazen zahmetle yatağından çıkıp koridorda yürüyüşe çıkıyordu. Titreyen ellerini karnının iki yanında tutup ilerlerken uzun koridora açılan kapı aralığında; diğer göçmenlerin kavgaları, bağırış-çağırışları duvarlarda yankılanmaktaydı. Yine böyle bir akşam yürüyüşe çıkmış, ısınmak için orta salonda bulunan sobanın yanına giderken, koridorun sonundan fısıltı şeklinde dualar mırıldanan bir kadının sesine doğru yöneldi. Kapının önünde kısa bir süre öylece kalakalmıştı. Küçük bir çocuk yatağında kıpırtısız uzanmış yatmaktaydı. İleri geri belli bir rutinde sallanan kadın, kurumuş dudaklarından mırıldandığı başka anlamadığı bir dilde kelimeleri ardı ardına sıralıyordu. Ona doğru aniden yönelen göz, yerde serili bulunan kırmızı halının rengine bürünmüştü. Sağ tarafta masa üstünde birkaç mum yanıyor, kutsal bir ayin düzenleniyordu sanki. Asla unutma diyordu bakışları acılı annenin… Eninde sonunda çıplaktır insan, hiçbir şey ölüm kadar gerçek değil der gibiydi.

Waibar vereme yakalanmıştı. Polis ekiplerinin genç kadın için GGM’de ki sağlıksız koşullardan kurtulması adına yaptığı girişimler sonuçsuz kalmıştı. İçinde itiraz edemediği kabullenişler vardı artık. Ne ailesine ulaşabiliyor ne direncini kaybeden vücuduna hakim olabiliyordu. Şu dünyada bambaşka hayatların, duyguların var olduğunu düşündükçe tiksinti duyuyordu her geçen gün. Yosun bağlamıştı umut dünyası. Ateşi nüksettiğinde zihni kontrol edilemez bir hal alıyor, bu sanrıda çocukluğuna dönüyor ve geçmişi yaşıyordu. Kabuslar peşini bırakmıyor; loş duvarlardan yüzleri olmayan başka ülkelerin insanları konuşuyor, alay ediyorlardı, buhranlı anlarında. Sabahları penceresine konan güvercinleri gördüğünde ellerini birleştirip gözlerini yumar, usulca iyileşmeyi dilerdi. Ağustos ayında bebeğini dünyaya getirmiş, ardından yoğun bakıma alınmıştı.

Bir yalan, bir düştü Waibar… Belki de bir güvercin…

Şimdi gözleri yoğun bakım odasında ki pencereye sabitlenmiş öylece yatıyordu. Tüm yaşanılanlarda dişlerini sıkmış mevzisini almış bir kararlılığı olmuştu. Güzel bir gelecek için inatçı hayaller yaratan yolculuğu burada sona ermişti. Şafağın söküşüyle gecenin hayaletleri bir bir dağıldılar odanın boşluğuna. Damarları, incecik ellerinin üzerini kaplamış derisi, refaha erişmişti sanki… Bu yaşamsal savaşta çabalamaktan yorgun düşmüştü sonunda. Artık acı çekmiyordu. Aile için cenaze Adli Tıp kurumunda bekletilecekti. Sevindirici tek olaysa, bebeğini sezeryanla dünyaya getirdiği için HIV virüsü bulaşmamış olmasıydı. Öksüz kalan bebek Çocuk Esirgeme Kurumuna teslim edildi. Aile ve Sosyal Politikalar Müdürlüğü yetkilileri; Türkiye’de otomatik bir velayet sistemi olmadığını, başvurunun hukuk kurallarına göre değerlendirilip ailesine verileceğini açıklamışlardı. Waibar vefat etmeden üç gün önce sesi yaralı, üzgün, bebeğini görmek istediğini söylemişti. Ancak bir süre sonra bilincini kaybetti. Ruhu masrafsızca terk etmişti bedenini. Basit, sessiz ve kımıltısızca… Yaşama tutkusuyla içini dolduran hıçkırıklarla ayrıldı bu dünyadan. 

Çırpınışına sırt çevirenlere inat, özgürlüğünü güvercin misali uçurmuştu.
                                                                                                            
                                                                                                                          Beyhan Özer





1 Aralık 2019 Pazar

ŞİİR





ÖYLESİNE


Bu tatlı ve dalgın sabahlar...

E kırkını aşmış mutlu rastlantılar,

Şimdi bir avuç saklanan hazlar

Siz yine de susuzluğumu için, kazın toprağı

Kimileri zaten şafakta güneş

İçki kadahleri hazırdır, bir de duymayan kulakları

Ya solgun akşamın rengindeki yağmurlar?

Hey! Yorulmuş, başıma üşüşmüş sarhoşlar

Çoktan uyumuş, yanmış gecelerde ateş

Yatışmış seslere ısrarla sinmiş şeker kokulu çarşafları

Ovalarda topraklar

Ya yosunlar?

Ve ter içinde uyanmalar

Siz yine de susuzluğumu için, kazın toprağı

Kendinden inilti, hıçkırıklarla güçlendi  kaç kez... sen de yenmeye kalkma

Azıcık yeşili gördüm diye bırak alayı, karışma

Uçamayacağım bir boşlukta söz verdim tutunmaya

Anıların yolundan inmeli geçmişe

Öylesine aşka doğru kaç yol varsa!

Ya vagonlar?

Şarkılarımı tren penceresinden kayıp giden tepelere bağışlıyorum ve sıkılmış dağlara

Siz yine de susuzluğumu için, kazın toprağı

Kimileri zaten şafakta güneş

                                                                        Beyhan Özer





29 Kasım 2019 Cuma


GÖRMEK GİBİ BİR ŞEY

Ölgünceydi bakışları. Şehrin yağmurlu havası, içine işleyen ıslaklığı, trafiğin yoğunluğu bezdirmişti. Zar zor bir taksi bulmuş, kırık şemsiyesini de yolun kenarına fırlatmıştı. Nefret diliyle konuşurken buldu kendini. Üstelik şöföre nereye gideceğini daha söylemeden... Kendini içine kıstırılmış, hapsolmuş bir koşturmada duyumsamak artık yaşın hüküm sürdüğü derin çizgilerine haksızlık gibi geliyordu. Ünlü markalar zinciri bir mağazada  müdür yardımcısıydı. Sürekli onun adına planlar yapanlardan; geleceğin yer şurası, oturacağın masa bu gibilerinden, bıyık altı gülüşmelerden ve müdürünü pofpoflamaktan gerçek dışı bir görünüme bürünmüştü. Fransız lokantasından, Ceo'lardan, tüm o hayal ürünü iş sohbetlerinden, yemeklerinden bunalmıştı. Kendi verimliliğinden hicap duyuyor, etrafında dolanan hazır müşterilerinden; onların ne yediklerinden, ne yemediklerinden, sevgililerinden, kocalarından, rakiplerinden tiksiniyordu. Kılıksız, kimliksiz olmanın özgürlüğüne hayrandı sanki. Farklı olduğumuza inandırılan sistemin çiğ sürülerini kabaca uzaklaştırmak istiyor, yine de ertesi gün en baştan yaşıyordu istemediklerini. Saçını fırçalarken, allığını sürerken yüreği bir kuş motifi. Hani pır pır desen uçacak gibi. Kırmızının arasından siyaha geçerken, yeşili arıyor gözleri. Yaprakların içinden geçen damarların dinginliğinde geçirse ömrünü keşke. Doğayla, denizle büyüse ve ölse.... İçinde bir kusur var. Refah ve bolluğun içinde küfürler yağdırıyor. Bitirilmemiş mektupları vardı belki de... Etrafta böyle devasa binalar varken mümkün mü vızıldayan arıları bulmak? Sonsuz bir aylaklık, kaçamak kıkırdayışlarda kaybolmak olası mı ki zaten.

Oysa şiirleri vardı defterlerinde bir zamanlar. Sevilmeyi yeğlediği aşıkları da vardı: sel gibi akan duygularında, uçuşan kağıt parçalarında sırlı yazışmaları da...

Oyalanmak derelerde, çay bahçelerinde uysal yüzlerle dertleşmekti, sıradanlıktı, kifayetsizce cümleler savurmaktı en bildiklerinde hayat ona göre. Pencereden sarkmış, sigarası ağzında bir dilim peynir için seslenmekti karşıdaki bakkala, sesi yetmezse bile, bağırmaktı cümbür cemaat mahalllece. Ha bir de sokağın başında ki manavın tezgahından elma çalmak, var gücüyle koşarak. Erken işe gidenlere gülerek acımak, yatağın içinde ağır ağır esneyerek, canını çıkarmak yorganın. Bir ayağı dışarda üşürken, diğer ayağının duvarda izini görmek müthiş bir keyif. Salınarak kalkılan öğle vakti sabah uykularından, sıcak gün ortasından, güneşi kabul etmez gözlerinin -ayy perdeyi çekeyim de karanlık olsun- lüksüne geçiş, prensesleri bile kıskandırır. Dolmalık üzümü, pirinci, yoga dersleri nerede? Hani ya sosyete pazarlarından alınan taytları! En sevdiği arkadaşıyla hisarda yenilen ekmek arası midye şöleni. Hisarın en tepesine çıkıp ayaklarını boşluktan sarkıttığı, katıla katıla güldüğü, poz poz resimlerine  ne oldu şimdi? Kilo sorunu nedir bilmeyen bedeni,  ipek bacaklarına giydiği şortu duruyor mu hala? Düşlediği bunlardı. Saçının bir tek buklesi şaşsın bakalım. Kıyameti koparırdı. E evlenmek istediği hayatının erkeği diyebileceği iri yarı; esmer de değil zenci kocası hayatına girebilmiş miydi? Vakti zamanı doldursa da bedeni, yaşı aklı yapamadıklarında biline...

Bir akıntının dibinden taşınıyor sanki sanrıları. Kabuk kırıldı bir kere. Işığını tekrar açmak, ölçüsüz coşkunluk katmak yaşantısına. Derken yeniden trafiğin gürültüsü kulaklarında. Kayıtsızlık hakim işte şu otobüs durağında bile. Elleri, gözleri cep telefonlarında milletin. Hafifce örtünmüşüz sanki. Açgözlülük arzularımızı öldürmüş. Yürürken bile kulaklarda müzik, bakışlar donuk. Heybetli ter içinde kalmış spor hocalarının, parkın önünden geçerken; botoxlu hatunları yerlerde süründürüp, işkence etmesi öfkesini bir anlığına durdurup güldürüyor. Şimdi yalnızlığın karanlığında yol alırken gıdım gıdım trafik ışıklarının esaretinde; biraz sonra gireceği sıkıcı toplantının notlarına göz atmalıydı. Kuruyarak büzüşmüş olan dudaklarına cesaret verici kırmızı bir ruj sürdü. Taksiden çok şükür indi.  Yağmur da dinmişti. Koşar adım ilerlerken, yan büfede sosisli yiyen kızın, kaçık çorabına imrendi. İşte görmek gibi bir şeydi bu...

                                          Beyhan Özer

 

10 Kasım 2019 Pazar

ÖYKÜ




DÖNÜŞÜN SESİ
                                                        
   Görmek, Bilmek, Susmak, Yitirmek...
Oysa inadına sözcüklerim benden tükenmeden huzur arıyor.
İzliyorlar beni.
Söyleyemediklerim benden çıkıyor,
Beni dolduruyor.
Sussam ne olurdu?


İçimde biriken vazgeçişler, hayal kırıklıkları söz birliği oluşturmuşlar. Bir yerlerden sızan kopuş, mecburiyetlerimin en derin çatlağı. Ben olmak istiyorum kontrolsüzce… Kim, ne zaman dudağıma kondurdu bu titrek gülümsemeyi? Gizlenmeden istemediğim şeylere karşı asice baş kaldırabiliyor, sadece sarılarak sevebiliyordum bir zamanlar. Ne ara kilitlendim ben? Israrla düğüm attım sinirlerime. Yoksa zaten yolun nereye gittiğinin farkında değil miyim hala? Sevgiyle bağlandıklarım, toz konduramadıklarım nerede? O sınırsız hoşgörümde boğuluyorum gitgide. Tüm sevgimi önlerine sererken arsızca, yaralanıyorum da her defasında. Ama itmen gerekirken çekersin ya umutsuzlukları, işte tekrarlar bende küflü şimdi. Yastığımın altında ıslak burun için peçetelerim duruyor hala.  Her adımda muhafaza ettiğim gözyaşı düşlerim bir de… Bağışlayışlarım kızgınlık dolu değil. Katılaşma değil. Üzgün. Sadece iki yıl dayanabildim evliliğe. Sonra ver elini ayrılık. İtiraf etmekten çekindiğim yaşamımı arıyorum. Gitmeye meyilli gönlüm her defasında dilsiz.

Bıraktığım yerdeyim. Baba evinde… Bu kez hiç ummadığım kadar hastaydı. Birbirimizin sessizliğini tanıyoruz aslında. Bu evde yaşadıklarım özel hayatıma aksedenlerdir. Çünkü daima bağışıklık sistemimi çökerten bir hafızası olduğu gerçeğini es geçemem. Babamın gücü, onunla ilgisi olan ya da yaptıklarına benzer her şeyi benden hem uzaklaştırmış hem de yakınlaştırmıştır. Öğrettikleri, yetiştirilme tarzım; redettiklerim, isyan ettiklerim benden hiç gitmedi. Bu benzeme ruhumda tutsak kaldı belki de. Ona karşı mıydım yoksa “ben tam olarak o mu olmuştum” Geçmiş izler tekrar belirdiğinde yutkunuyor, hüzünleri ekrandan siliyorum. Yaz başıydı. Eski hayatımız sanki nefesini tutmuş; beni karşılıyor, hiç gitmemiş gibiydi. Uzun uzun baktım veranda da sediri üzerinde ki rengarenk motifli örtüye. Halamın yadigarı örtünün aynı yerde oluşu güven verici.  Köşede bir zamanlar sahilden topladığım renkli taşlar, boncuklar gülümsemeyi hak ediyor. Birdenbire gözlerimin önünde gür saçları dağınık halamın silüeti beliriyor. Masanın üstünde elleri mürekkepli küçük bir kız çocuğu ve boş kağıtlar… Sanki az sonra babamın buz gibi soğuk sesi çınlayacak duvarlarda. -Hadi daha sofra hazır değil mi?” diye bağıracak. Ve halamın yumuşak tınısıyla banyoya telaşlı koşmamı hatırlıyorum. Tuhaf buluyorum içimde oluşan özlemi. Nereye gitsem hiçbir yere yerleştiremediğim beni; kaçıp gittiğime sevindiğim baba evinde buluyorum. Burada tükenmekten korkuyorum. Babam her şey ve herkesten duyduğu memnuniyetsizliği avaz avaz dile getirirken kendi sesini duyuyordu hep. Sizden ayrı yaşıyor ve hissettirdikleriyle ötekini boğuyordu.. Ondan nefret etmezdim. Bazen bir anlığına  yok olmasını dilerdim. Yaşadığımız iletişim talihsizliği değil. Onun için başarısız bir evladım o kadar… Bir umutla birinin ona çıkıp –haksızsın- demesini beklemişimdir. Oysa kimse ses tonunun iniş çıkışlarında bu denli cesur olamadı. Mizacı sert, hakimiyeti güçlü ve ölçülü… Kimse rengini net belli edemedi. Ona yakalanan gözler despotluğunun karşısında ürkekti.  Cümleler savunma gerektirirdi bazı kurallarıyla birlikte, ister istemez. Annemi hiç görmedim. Doğumda vefat etmiş. Tek çocukmuş. 15 yaşıma kadar halam yanımdaydı. O da kalp krizi geçirip bu dünyadan göçüp gitti. Mesafeli ama merhametli bir yürekti. Özellikle doğum günlerimde daha sevecen davranır; o güne dair tüm isteklerimi yerine getirir, kendini bu zahmetten kurtarmak isteyen babamın yap-boz suratı kah gerilir kah yumuşardı halam sayesinde. Çocukların doyasıya koşup oynadığı bahçemiz; sıradan bir güne göre fazlaca coşkulu, gürültülü olurdu. Kurallar birkaç saatliğine bozulabilirdi. Sıska soluk tenim böyle anlarda aydınlanırdı. Etrafımda tüm çocuklar gibi anne-baba ile birlikte sıcacık bir yuvada yaşadığımı, sanki hep böyle güldüğümü hayal ederdim bir günlüğüne. Dolu dolu bir çocukluk ve saçmalıklar, asla bizim ev buna uygun değildi. Babam saygınlığı olan bir ekonomistti. Gazete ve dergilerde keskin yazıları ve de soğukkanlılığı ile tanınırdı. Kendini beğenmiş, kılı kırk yaran titizliğini; en canlı, en coşkulu anlarımda bir kırbaç gibi suratıma çarpardı. Daha sonra bir taşın sessizliğine bürünür, kasvetli çalışma odasına sığınır, yazardı. Yazarlık yönümü ondan almışım. Bazı şeylerin özlemini çektiğim, babamın duyguların dışına çıktığım zamanlarda yazma serüvenine başlamıştım. Yalnızlığımda, yazıya yaydığım kelimelerden arınıyor, kendime teslim oluyordum. Ve herkese benziyordum.

Şimdi koskoca evin içinde onunla başbaşayım. Yardımıma gereksinim duymuştu. Devinimsiz, suskundu tüm ev. Verandadan içeri geçtim. Salonda açık televizyonun sesini kısıp, aralık bırakılan oda kapısından başımı usulca uzattım. Henüz uyuyordu. Nefes alış verişi hala düzensiz. Hemşire izinli birkaç gün. Geldiğimi duymuş mudur acaba? Kapıyı evin temizliğini yapan Hacer abla açmıştı. Ancak o da yıllardır ayakucunda tedirgin dolaştığı için etrafta o varken çok sessizdi zaten. Yolda gelirken –kendi ellerimle o en sevdiği mercimek çorbasını yapsam mı- diye düşündüm. Ben içirsem bu kez çorbasını.  Huysuzluğunu izlemeden sıradan şeylerden konuşsak ve sadece gevezelik etsek. Babam KOAH hastalığının son evresinde. “Oksijen desteği görmeden nefes almak onun için bir işkence” demişti doktoru. Pencereyi açtım. Yatağının yanında duran koltuğa bıraktım kendimi. Kendimden ve bu evden bir anlığına uzaklaşmak istiyorum. Gövdemi ve sıkışmış kalbimi, düşüncelerimle birlikte boşluğa bırakıyorum. Sabahın esintisinde kıvranıp duran perdelerin uçuşunu izlerken içim geçmiş, dalmışım. Bir an mırıltıyla seslenişini duydum. Bıyıkları artık beyazlamıştı. Köşeli yüzü, elmacık kemiklerinin diriliğine inat çökmüş. Gözlerinin yanında ki kaz ayakları kırışıklığını biraz daha vurgularken; her an gülüyormuş ifadesi yerleşmiş suratına. Sevimli mi olmuş ne! Gözlerinden akan iki damla yaş, kendisinin bile bilmek istemeyeceği pişmanlıktı belki… Çarşafının altından kaydığını söylediğinde buyurgan tavrının hakimiyetini yitirmemiş olduğu hala ortadaydı. Hemşirenin sürekli ilaç vermesinden, ağzının kuruluğundan, berberin bugün gelemeyişinden gibi… Tüm şikayetlerini sıralamıştı. Oysa böylesine dırdırları hiç sevmezdi. Bu evde şikayetler sık dile getirilmez, dökülen gözyaşları ya da insanın içinde kalan ne varsa gizli yaşanırdı. Sevgili halamın yangında bebeğini ve eşini kaybedişi mesela. Geriye dönüşsüz durumlar hakimdi duygularda. Mantık vardı. Kolay kabulleniş vardı. İsyan yoktu asla. Zaman huzursuzlukları örtbas ediyordu. Aralarında sessiz bir anlaşma vardı. Benim yanımda konuşulmayan şeylerin uzun bakışmalar sonrasında halamdaki dalgınlık hali, onu seyreden babamın gücünü gösterirdi her zaman. Şimdi aynı odanın içinde, bir elim elinde nice zaman sonra yanaşmaya cesaret edebilmiş ve yaşanmamış baba-kız ilişkisinde tükettiğimiz onca şeye meydan okuyorum. Gözyaşlarını da henüz göstermişken; koyulaşmış bakışlarını kıpırtısız tutmaya çalışıyor. Kırlaşmış şakaklarında sanki huzurlu bir genişlik hakim. Ağlamak geçiyor içimden. Bu kadar aldanmış olamam. Küskünlüğümü belli etmemek için bakışlarımı kaçırıyorum. Çocukluğumda gizlice girdiğim bu odada yani geçmişteki çalışma odasının halısı altına ertesi günü okulda yemek için şekerlemelerimi saklardım. Bazen tavanı seyrederken soluğumu tutar, İçeri girdiğinde benim için telaşlanmasını umarak kıpkırmızı olana dek beklerdim. Yüreklerimiz içten bir konuşmaya akarken, bu gerçek mi diye fısıldadım birden.- Acı bir tat var ağzımda – dediği zaman gülümsemeye çalışmıştı.-Sen bana yemek hazırlarsın. Bir şeyim kalmaz- demişti. Peki kimim ben? Gözlerimi yumduğumda, yüreğimde bir sıkıntı… Hayatı boyunca başarısızlığımı yüzüme vuran adama ne olmuştu? Kokusunu arayan bir annenin özlemiyle kırılgandım. Zamanın gerisinde yedekte tutuğum, zihnimde hiç silinmeyen; evin içinde gürültü yapmadan, her daim temkinli davranmamı söyleyen bir hala ile ilgisiz bir baba vardı. Beynimin içinde bir ses! – O gerçek bitiş, o kurtuluş anı geldi mi diye sesleniyor – Hırıltılı sesi nefes alıp verdikçe daha da acındırıcı bir hale bürünüyor. Odaya yayılan güzel bir koku var şimdi.. Sanki eski hayatımızın arkasına saklanmış bir koku. Her halime, fikrime seninkilerden farklı olan şeylere uyguladığın yasaklar; memnuniyetsizlikler artık soğuk bir şişeye hapsedilmişti. Hastalığın, adsızlaştırdığımız birçok şeyi söküp atmıştı. Yüzleşmiştik. El ele ve başedemediklerimizle…
               
                                                                       Beyhan Özer

17 Ekim 2019 Perşembe

İÇ SES





"Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim.
Yazabilirim örneğin;
"Gece yıldızlarla dolu ve yıldızlar masmavi titreşiyor uzakta"
Pablo Neruda



VEDA


Ardına düştüğün yokluk sitemsiz dildi. Hudutlarının ötesinde geriye doğru 
seyahat eden gurbet acısı sanki. Yollar boştu sana. Kalan anılarla arşınlıyorsun göç çehrelerini. Uzaklaştıkça için için çoğalan bir şiirsin belki de. Dinle! Kuş seslerinin mevsime çizdiği hayatlara dokun. Tüm sokaklar büyü bozulmasın diye çoktan ıssızlaştı. Herkes kendi halinde. 

Günün sonunda gölgesinde yitip gittiğin güneşin egemenliğinden kurtulmuş gibisin. Karşı köşede masa üstünde duran çiçekleri, gözlerin yeşillendirdi bir an. İçin üzgün. Gecenin koygunluğunda hüznün sesini nasıl kısarsın? Mahzunluğun çıkıp gitmiyor kalbinden. Yığılan bir bedendi çırpınan, sana iç çektiren. Hastane odasında uğurladın en sevdiğini... İçinin sızısında savruluşlarının bir özetini  çıkarmaktasın sanki. Annenin, hastalığının son evresinde de olsa  yakıştıramadığın, alışamadığın gidişi oldu. Dört kızı ve biricik aşkı eşine veda etti bu kasvetli odada. Her gidiş gibi dar bir geçitte yüzleşiyorsun kendinle. Yerini bulamamışlığın ayaktaydı şimdi. Vicdanınla sorgulamaktasın ve tanımsız bir yolculuğa çıkmak derinliğinle birlikte... Hastane odası bir sinema perdesi gibi yavaş yavaş karardı o an. Cennet bahçesine uğurlanışına tanık oldu tüm sözler. Kapı aralığından sızan ışığın, gözlerini yumduğunda narin yüzüne aksi bir başka kederdi. O anne yüzü giderken boğuklaşan sesinde çaresizdi. Elleri ellerinde kaldı bir süre. Sonra ayaklarını öptün. Veda vardı bu odada...

İçinin sesini açmak şu saatten sonra dönşümsüz bir bozgun. Söz dökülse de bu ayrılışta isyankardın. Çocukluğun sılada şimdi. Sanki sisin içinde arka planda bir gölgeye ait sancıların. Yaşam ile ölüm arasında en tepeden seyir halindesin. Bir dal gibi uzayıp giden kelimelerin ezgisine karışıyorsun ister istemez. julio Cortazar-Anras Favanın Güncesinde; "Yüreğim yosun misali" diyordu. 

Dinmiş bakışlar dilini kuramıyor ki zamanın. Ele geçirdiğin zamanda da bir serzeniş kendince söyleşmelerin... 

                                                   Beyhan Özer



11 Ekim 2019 Cuma

DURUM ANLATISI



SUSAN MENDİL

İçimdeki bir şey haklı çıkmak istiyordu
Ve savaşabildiğim tek şey içimdeki bu öteki bendi.
Stefan Zweig


By viktoriashu


Sonbaharın bahçemde bulunan Manolya ağacına bir sözü var sanki... Yaprakları her bir yana dağılmış, yazın bitişini resmediyor. Yarı sararmış çimlere çukurlar açmış karıncalar, merdivenleri istila etmiş. Mevsime yaraşan sözcükler ağaç dallarına yaslanmış ulu orta. Kurumuş çiçeklerin gölgelerine devriliyor bakışlarım. Çiçeklerin uçlarında dans eden arılar, adeta yapraklarla flört etmekte şimdi... Ellerimi kare masama dayamış akşama düşen gölgenin seyrine dalıyorum. Balkonda, mangal ocağının önüne koyduğum Ufo (elektrik sobası)'nun ısısıyla mayışmış durumdayım. İçim ısınsın biraz. Fonda ortama uygun bir müzik Chopin-Nocturne... 

Gittikçe kaybolan güneşi izlemekteyim. Bu akşam hüzün hakim, bu akşam ellerim sımsıkı bir yumruk. Sonbaharın renkleriyle bütünüm. Yan komşu Enver amca da geçen kış öldü zaten. Şimdi sevimsiz üst komşusu evi almış, iskele kuruldu, inşaat halinde. Tepemde ki ışığı söndürdüm. Gün batımına saklamayı yeğliyorum gözyaşlarımı. Yan inşaattan kedilerin koşuşturmaları, öksüz sesleri yankılanıyor. Köşedeki sarman kedi, siyah kediye hayalet görmüş gibi bakıyor. İşte hayalet kedi ritmik hareketlerle ışığın olduğu başka bir eve doğru yöneldi. Birazdan diğerleri de karmakarışık mırıltılarını alıp, sevimli patileriyle koşarak; insanın içine dokunan yalnızlıklarıyla karanlık fısıltılarda kaybolacaklar. Aniden çıkan rüzgar balkonun gölgelik storlarını havalandırıyor. Arada eşim, sürgülü kapıyı açıp -içeriye gel, üşüteceksin- diyor. Hiç bakmıyorum o yana. O da aldırmıyormuş gibi tekrar kapıyı hızla inleterek  kapatıyor. Ardından kör gibi bakışıksız, donuk...kalakalmışım. Öfkesiyle sürekli mücadele eden ama berrak bir kalbi var aslında. Şimdi zaman kederli bir iyimserliği ağırlıyor yüreğimde. Burukluk sanrıları... Yine de bir kılavuz gerek içime. -Sigara yakmalı- diyorum. Hiç de beceremiyorum içime çekmeyi. Üstelik Can da sigarayı bırakmışken, gözleri benim üstümde. Daha çakmağı bile biraz uğraştıktan sonra yakıyorum. Sahi beceriksiz miyim? Düşündüm, düşündüm, düşündüm...
"Affetmek; menekşenin kendisini ezen topuğa bıraktığı kokusudur."diyor Mark Twain. Bağışlanmaların o geniş dünyasında zamanın yıprattıklarını geri almaktır yaşamla dengeyi sağlayan. Başımı kaldırıyor ve tavana bakıyorum. Işıklı gölgeler uzanmış yatıyor. Uykuya sürüklüyor gözbebeklerimi. Gölgeler içinden kara sinekler de yolunu buluyor. Hatıralara dağılıyorum. Sevdiklerimizle birlikte tadına varılan anlar... Kim böylesine biriktirmiş sevgileri! Şanslıyım.

Dipte büyüyen kırgınlıkların susan mendilime söz geçirmesini diliyorum. Usuldan tenime ilişen soğuk iyi geliyor bedenime. Karşımdaki sokak lambasının titrek ışığına gülümsüyorum. Sanki her yer ateş rengi. Sonbaharın kızıllığı balkon camından süzülerek zihnimi giderek uyuşturuyor. Mühürlü bir ıssızlık hakim oluyor geceye. İçeride bir çocuk sesi... Neye bağırdığı anlaşılmıyor. Belli ki televizyonu açık unutup çoktan yatmış bizim ki.  İçerinin sıcaklığı  daha kapının eşiğinde karşılıyor beni. Anlatmaktan çok anlaşılmayı bekleyen duygularımı süzdüm yaşanılanlardan bu akşam. Daha paylaşmak için hangi dokunuşlara ihtiyacım var diye düşünerek derin bir uykuya daldım.

                                                                                                                   Beyhan Özer

5 Ekim 2019 Cumartesi

DENEME


HAYATA ÇIKIŞ

                                       
                                                                                                  İnsanoğlunun yüreği 
                                                                                                 hiç kimsenin 
                                                                                                 içine sızamadığı koskoca bir ıssızlık 
                                                                                                 değil midir?
                                                                                                                      Gustave Flaubert




                          Bazen yaşanan anlar sözcüklerin arasına yerleşmiştir. Cımbızla çekip almak 
istersiniz özlemlerinizi. Rüzgarın söz dinlememesi... Yağmur gibi kısa anlara sığıştırılan o ıslaklık... Bir bakışın esintisinde; yakınsız, telaşsız seyreden gözler gibi paylaşanı çoktur aslında sözü olanın. 

"Acımı alıp kayın ağaçlarının altındaki köklerin üstüne sereceğim."

diyor Virginia Woolf - Dalgalar romanında...
ve şöyle devam ediyor:

"Önce yoklayacağım, sonra parmaklarımın arasına alacağım. Beni bulamayacaklar."

Acıların gölgesinde şifadır kelimeler. Yitik bir zamanın dilidir kalp incinmeleri. Herkes kendi patikasına teslim... Yaşamın seyrelttiklerini görünür kılar içinin ayazına sığınan yaz güneşleri.  Kaybedilenleri zaman olgunlaştırıyor her seferinde. Böylelikle anlar gün geçtikçe film şeritleri şeklinde bir görünüp bir yok oluyor hafızalarda. Aslında yad ettiklerimiz zamansızlaşıyor kısa kısa ama devamlı hiç bitmeyen yolculuklar gibi.

Frederich Hölderlin'nin- Ruh Huzuru şiirinin ilk mısralarını okuyorum...

"İyi bir şeydir insanın uzaktan bakabilmesi hayata; 

Ve anlayabilmesi hayatın kendini nasıl  algıladığını,   

Ayakta kalabilmenin atıldıktan sonra tehlikenin kollarına,

Fırtınalarda ve rüzgarlarda yolunu bulmuş birisidir."

Kendini yeniden görmek ve tanımak... Vazgeçtiklerimiz ya da yaşayamadıklarımız neydi? Gören göz ne ile temas ediyorsa sahip çıkar aslında. Kabullenilen neyse orada kalmışızdır. Tümüyle ruhun görselleştirdiği iç çekim yaşamın iniş-çıkışları arasında yozlaşmaya inat var olabilir.  Dinlenilen bir melodi ne denli yüreğimize dokunuyorsa; ilk dokunuş kadar tümleyici olamaz belki de. Tekrar tekrar uzanabilirsin her dinleyişte duymak istediklerini. Seyrediş, aldırmazlık öylesine senden gittiğinde duyumsarsın kaçıp gidenleri. Tekdüze kavrayışların boyunu aştığında çekimser kalabilirsin algılarında. Zamanın kesip biçtikleriyle  ya da tatlanmış, yer etmiş sabahlara kavuşmak olsa gerek yarım bırakılanlar.
                                  
                                                                                                       Beyhan Özer

          
                         

                                                                                               



1 Ekim 2019 Salı

ANLATI




SEVMİYORUM Kİ...

Sabah olur olmaz yazlık evinden İstanbul'a hareket için yola çıktın. Kendini otobüsün koltuğuna attığında yorgunluğun yavaşlamıştı sanki. Sabah güneşi otobüsün yıpranmış perdesini bağrına basar gibiydi. Kısa mesafe de olsa yolculuklarında içinde yaşattığın gülüş sanki sonsuz bir özgürlük...Günler bilirsin hüzünle çıkmıştın bu yollara. İçin iyileşemezdi bir müddet. Ah pencereler! Kaç kez serinletti dışarıya baktığında düşlediklerini. Umutsuzluğun solar giderdi susuşlarda. Geri dönüşlerde bunalır, her türlü silkelerdin üzüldüğün ne varsa. 

Yan koltukta eli şiş karnında gezinip duran genç bir kadının aralıksız, yüksek sesle anlamadığın bir dilde telefon görüşmesine kulak verdin. Bu kez pencere kenarı ona aitti. Çirkin, genç ve mutlu bir kadındı. Bir süre yol aldıktan sonra Jandarma kimlik kontrolü için durdurduğunda kapattı telefonunu isteksizce. Ölçüsüzlüğünün farkına varmış olacak -kusura bakmayın kız kardeşimle konuşuyordum- demişti. Özbekistanlıydı. Bu yol bitmez demiştin içinden. Tek isteğin bir an önce susmasıydı. Kitabını okumalıydın. Otobüs Silivride kısa bir mola verince -çok acıktım sandviç alayım- derken aceleciliğinden telefonunu yere düşürdü. Yere almak için uzandığında acımıştın. Ah sesini duyduğunda ise hamile olduğunu anladın. Yardım için hamle yaptığında güçlü bir tebessümle teşekkür etmişti. Geri döndüğünde tekrar ivedilikle sandviçini koltuğun üstüne fırlatmış, -sigara içmeye gidiyorum- demişti. Yadırgadın. Ancak bir o kadar da şaşırtıcı olan, döndüğünde gururla bu bebeği arkadaşı için doğuracağını söylemesiydi. Titremiştin. Yaşamı çeşitli yönleriyle kavrayan iki dünya arasında katıydı. Sarsılmadan çabaladığı savurgan sözlerini; kah güldün kah cesur buldun. Ellerini karnına götürdüğünde -"SEVMİYORUM Kİ!" yalnız kıpırdandığında bir tuhaf oluyorum o kadar- dedi. Çaresiz ve bağımsızdı sanki. Vefat eden ilk eşinden üç çocuğuna memlekette kızkardeşi bakıyormuş. Tekirdağ'da otelleri olan bir ailenin yanında resepsiyonistmiş. Tekrar evlendiğini, eşinin Bağcılarda pastaneleri olduğunu da eklemişti. Rastgele konuşmalarında sigara içişinin asla taşıyıcı anne olmasıyla alakası olmadığının ısrarla altını çizmişti. Bedeli vardır, demiştin. Vaat ettikleri neyse geçerli sebeplerinin olabileceğini, hakkı olduğunu da dile getirmiştin. Bu fedakarlık sadece arkadaş uğruna yapılamazdı sanki.  Kaldı ki arkadaşı bile değildi belki de. Gözlerini kaçırmıştı. Anne-bebek bütünleşmesini red edişi savunduğu ne varsa çürütüyordu. Ismarlama bebek diye kahkaha atışını ise kaldıramamıştın. Bana Allah veriyor, ben de paylaşıyorum demişti de... İşte bu birkaç sözcükle ruhunu apaçık takdim etmekteydi. Eserinin inşasını tamamlayıp gitmek, özgürlüğüne kavuşmak elbette. Bu düşünceyle kan yüreğine sıçrıyor. Azize gibi göremiyordun davranışını. Bağımsız olmak yeterli değil. Korktuklarınla da efendi olamazsın. 11, 14, 6 yaşlarında ki çocuklarının teyzelerinin yanında güvende olduklarını ses tonuna yerleştirdiği rahatlıkla sunmuştu. İstanbula gezmeye gittiğini söyledi. Arkasında çabuk bırakıyordu besbelli herşeyi. Herşey gelip geçerken de kararsız değildi ruhu. Önceden çizilmiş bir rotaydı yolu. 

Dudaklarında mırıldandığın sevgi, bağlılık mahkumdu sende. Güzeldi de!

Herkes yerini seçer hikayesinde. Kesinlikler yaratmak , başlayan sevinçleri yakalayabilmek... Tükenmeden yaşamak ,hayatı geldiği gibi kabullenmek bu hikayeden sana kalan.

Otogara vardığında vedalaşmadan inmişti çabucacık. Yabancılaşmıştı birden. Oysa yol boyunca tüm yaşamını neredeyse özetlemişti. İnanmak istemedin anlattığı çoğu şeye. Düşündürücüydü. Hayat görünmeyen derinliğinde nice yaşantılar barındırıyordu. Tanık etmek istemiş, hafiflemişti. Onun için bir imkansıza tutunmaktı belki de. Otobüste dalgınlıkla unuttuğun hırkanı dönüp almaya giderken; kızın koca bir valizle, yine elinde telefonu gülerek ilerlediğini gördün. Sadece gezmeye geldiğini, ertesi günü döneceğini söylemişti oysa ki... Anlamsızlık ve boşluk duygularını sana yükleyerek hızlıca gidişini seyretmiştin. Olmadığı biri gibi davranarak vicdanını rahatlatmıştı herhalde.

Sana ne olmadığını hatırlatmıştı aslında . Hafızana yerleşen "SEVMİYORUM Kİ!" sözlerinde  derin bir gülüşle kalakalmştın.

                                                             BEYHAN ÖZER

25 Eylül 2019 Çarşamba

SÖZDÜ ZAMAN


                                      ERKENDİ...

                                                                                         Umut uyanan bir insanın rüyasıdır.
                                                                                                                                    ARİSTO

                                 

                   
                                  

                                        Sana geç de olsa yazmayı seçiyorum. Ne dilim ne de elim vardı.

Kimdir seni dil kapılarında ayıplayan.... Anlamsızca yargılayan.

Gencecik bir sese tutunuyorum. Yaşamı ne olursa olsun onaran, onararak nefes almanın ne anlama geldiğini; gitmenin zenginleştirici onurunu düşünüyorum. Bakışlarım gülen gözlerinden geçiyor ve hiçbir şeyin öyle kolay kolay yitirilmeyeceğini anlatıyor. Sonra senden iki yaş büyük oğlumu düşünüyorum. Bir yanım acıyla titriyor. Öteki olmanın getirdiği rahatlık üzüntümün tesellisi mi? Ama yine de başkasının acısını görmenin burukluğu içimi sızlatıyor. Nasılsa herkes kendine göre seçiyor, kendiyle kıyaslayacak bir model seçiyor. Bilirim, tanırım bu acıyı. Annem de kanserdi. Avuntu zamanlarında geceden güne yansıyan suskunlukları...

Hayatının başında iken hastalığa dair atlattığın onca şey... İri cesur bakışlarınla, sakin tatlı ses tonunla tam da şımaracakken hayatla... Mücadele etmek zorundaydın. Hayatın ilk şafağında umudu kendi renginle bezedin. Diğer hastaların da dili oldun. Cesaretinden ödün vermeyen ciddi ama hep tebessüm eden, çiçek yüzünle sunmuştun o en zor anları. Haberi duyduğumda gazete manşetleri, sosyal medyada ki videolarına bakıp bakıp ağladım, herkes gibi. Anne olmanın büyüyen sessizliğinde, ben seninle daha bir olgunlaştım. Birkaç sevgisiz, öfke kokan, kendini bilmezlerin sözlerine aldırma. Ne çok özledik aslında böylesine inandığımız şeylerin üzerine gidip sevgiyi her gönüle yansıtmayı, yansıtanları... Nasıl arınımaz bunca umudun örüldüğü bir azmin hikayesi, bazı vicdansızlarda. Bir veda kouşmasına dönüyorum yüzümü. Annesini düşünüyorum sonra. Omuz omuzayız sanki. Tanımadığım bir insanı avutmak istiyorum. Ona içimde ki sesi açmak istiyorum. Duran zamanı geri getirmek istercesine avuçlarına dokunmak, acısını almak sanki var gücümle. Çıkarsız, hiç tanımadığımız bu sesi ve sesleri işiten herkes için bir kalp defteri açıldı şimdi.

Hayata mola verilmeyeceğini, çaresizliğe karşı yaşamın ne denli güçlü olduğunu, gülümsenebileceğini, dramatize edilmediğine tanık olduk. Neslican Tay başımıza gelebilecek tüm aksiliklerin canlı deneyimidir. Nefsimiz asi. Çünkü hemen unutuveriyoruz. Sevgi, masumiyet, duruluk... Her kopuşun, gidişin yitirdiklerimizin açtığı yaralar da bir gün iyileşir. Ama geri de kalanların duyarlı, aklı-salim açıklamalar yapmasını umuyoruz. Bu ne bir reklam ne de bir şovdur. Ateş elbette düştüğü yeri yakar. Ailesine sonsuz sabır versin. 

Dilerim o söylediklerinle, güçlü bilincinin enerjisiyle bize aktadığın; bunca tanımadığın, sana içten üzülen insanların, umut olduğun hastalar için dokunduğun Ana-Babalar adına ışığın hiç sönmesin. Huzurla uyu. Güzel Neslican.
                                                                       Beyhan Özer
                                 

24 Eylül 2019 Salı

DENEME

                                   
  HAKİKATLE DOLU BİR SES 
                                                                           
                                                                                        Her tanımlama bir sınırlamadır.
                                                                                                                          Andre Suares     
 
                                                                       


Kendine özgü bir derleme... Derlenen hikayeler emniyet hayali ile dahil oldukları hayatta sürekli kontol halindedirler. Teyit edilen yaşamlar bir takım formalitelerle güncellenmekte. Ritmik varyasyonlarla ilerleyen nice mutsuzluklar, mutlu gibi görünenler rollerine sadıktırlar. Sırf "yararsız gürültü" için yararlıdan çok daha fazlası gibi -mış- yapmalar başlar.

Bizi kimlerin önemsediğini bilmeyiz. Sadece ait olmak yeter. Benzer düşünmek mi? Yoksa soğuk bir değişim mi çabamız? Dayatmalar mı? Yoksa bağnazlık mı? Bazen de gereksiz bir savunma içerisinde oluşumuz mu bizi şeytanlaştıran? İnkarsa masumiyetten daha derin. Hepimiz insanız. Zayıfız. Derin güvensizliklerimiz var bu yüzden. Özensiz bir sözcüktür kimi zaman alabora olan. Boşluk dolduralım diyorum... Kuralları harfi harfine ezberlemektense belki de akışına bırakmalı. Fikirlerle dans edebilmek, beklentilerden uzaklaşabilmek aynı zamanda. Takip et. Biziz sınır. Burası yaşadığımız yer, burası kalbimiz. Yavaş yavaş. Öyle tepeden inme gibi değil. Yorgunuz aslında. Yolda bıraktıklarımız hep bizimle. Ama tekrarlar bir işe yaramaz ki... Eylem ve gerçek duygulardır aslolan.

Dolayısıyla sessizleşiriz. Özendiriliriz belkilere. Nelerden korkmazsak mutlu olabiliriz diye bekleşiriz öylece. Neleri kutlayabileceğimize birileri karar verir sürekli. Yargılanabiliriz.  İşte bu yüzden "çocukluk" hududun diğer tarafında. Çünkü hala umut dolu. Israrla saf ve vaat dolu. Yetişkinlerde gelecek çoktan dolmuştur. İçimizde ki yabancı geniş zamandadır artık.  Ne zaman kasvet değerimizi küçültmeye başlarsa ; işte o zaman diğer taraftan gelen sese, yani çocuk geçmişimize yöneliriz. 

İşte sınırlanmayı kabul etmeyişimiz burada belirir. Ehlilleşmeyi sukunetle o bildik dünyadan isteriz. Öyle laf olsun diye değil özgür olmak için...Sevginin en saf hali lazım bize. Issız avlanışlar değil. Yürekten duyulan bir evet resmedebilir bilincin doğal halini. Güncel etiketlerdir kelimelerin arasına serpiştirilen. Peki ya hissedilenler? Kolayca söze dökemediklerimiz? Tatminsiz nefesler hafif bir ironiyle sızmakta. Bir şeyler soluyorlar orada olmayan. Ne kadar çok soru, ne kadar az yanıt! Aslında yaşamın aciliyeti var. Hafiflemek ve sadece görebilmek. 


ÖYKÜ

SÖZ TEDİRGİNDİ


                      İfadesi bir çok şeyi itiraf ediyordu. Doğuda öğretmen olmak; ne bölgenin şartlarına ne terör saldırılarına ne de öğrencilerin yoksul ifadelerine kaygılı yaklaşmaktır. Ne eğitimin can çekişmesine karşı duyulan inanç yeterlidir, ne de verilen mücadelenin bir bedeli vardır.

Batılı olarak Doğu'da çalışmak, Leyla'nın kalbiyle pek de zor değildi. Daima önceliği öğrenmek olan; heyecanlı yüzlerin solgun bakışlarında ne olursa olsun kıvılcım oluşturmayı amaç edinen gönüllü bir yürekti o... Orada çok hafif, kuşkulu, meraklıydı. Bazen de kendi içinde keşfetmeyi red ettiği sorulara nedense cevap bulamıyordu. Meslektaşlarının samimiyetine içten bir yakarıştı kimi zaman özlediği geçmişi. Anılar yumuşak renklere bürünür, yorulmak bilmeyen bedenini dinginleştirirdi. Sınıfın sobası yakılır, toz alınır, sabahın serin atmosferinde küçük ellerin yumrukları sıcacık ve yavaş yavaş çözülür; bir sonra ki ısıtma işlemine geçiş biraz sancılı olsa da dersle ilgili mimikler dilsiz ve sevecenlikle yorumlanırdı aralarında. 

Yürümekte olduğu yolun eve giden bildik suskunluğunda istemeden algılayabiliyordu diğer velilerin eğitime yansıyan insafsızca başkaldırılarını. O sessiz öfkeyi barındıran sözler çaresizliğin iniltisiydi. Bir patlama olduğunda ışığın tutuşturduğu sokak lambasının loş ibadetinde dua etmenin ayrıcalığını duyumsar, camların zangırtısıyla bir anda gözleri lojmanın nöbet tutan askerini arardı. Yine de oraya ait olamanın kutsallığını içine çekiyordu. Bazen iç içe geçmiş kış bulutlarının yığınlarından bembeyaz dev bir balon hayal eder, içine çocukları da alıp korunmayı düşlerdi. Zaman; yaşam hızını, insanların yaşam kalitesini söküp almaktaydı. Karşı yamaçta diğer köylerin düz toprak damlarında tabiatı kollayan, terörü lanetleyen nice savunmasız aileler titreyerek bekleşmekteydi...kim bilir? Bu kış kar alışılageldik manzarasını bol ikram ederken doğaya; Leyla öğretmenin bir şiir dinletisinde anlam kazanmıştı sanki.

Doğudan geliyorum
Dizi dağlar peşim sıra
Anam oturmuş ağlar
Gurbete gitmiştim  arda sıra 

Havayı temizleyen duyguların soluduğu ışıklı evlerin üzerine çöken pek çok mısra köylülerin zihnini ilahi söylenircesine kutsal kılmıştı. Endişeli dudaklardan ezberlenen her bir kıta, boğazlarda düğümlenen umut mırıldanışlarını söküp atmıştı o an. Doğunun bu ücra köyünde sabırla beklenilen okul ihtiyaçları giyim v.b. gereksinimler, yorgun düşmüş bu kayıp gönüllerde ki isteksizliği harekete geçirecek bir çığlıktı. Dinlemeyi bilen minicik kalplerin tanıklığında hissettiği tek şey sadakatsizlikti.  Ana-Babaların  acılı yürüyüşlerinde ürkeklik kuşaktan kuşağa  geçsede; yarını kucaklayacak onlara ışık olacak ılk bir dost hep olacaktı. Sadece unutulmuş olmanın yanında can bulacakları bir gölgeye sığınmaktı bu arayış. Sınıfta öğrencileri ona bir mektup yazmıştı hastalandığında. İçlerinden biri sözcü seçilerek yola çıktı. zayıf ama gözlerinin o güçlü pırıltısına yakışan çekingenlikle kapısını çalmıştı minicik eller. Çocuğun görüntüsünde onu altüst eden ve yüreğine ışık tutan bir şeyler vardı. Mektubu uzattığında hafifçe başını yana çevirmişti. Üzerine çöken yoksulluğu kederli bakışlarında saplanıp kalmıştı adeta. -ya iyileşemezseniz- demişti. Sesi, ölüme ve umutsuzluğa tanıktı sanki. Yaşamın masum yüzü hesapsızca sevgiyi dile getirmişti. Şimdi bulunduğu yerde mecburi göçler başlamış, terk edilen ya da edilmekte olan ne varsa karanlıkta kalmaktaydı. İstila edilen insani değerler yok edilmekteydi. Ölüm sokakların, hatta evlerin içine aniden giriyor, herkes güvenlik nedeniyle evlere hapsediliyordu. Bu korku labirentinin içine sıkışmış çocuk gözlerse; okullarını, sınıflarını kaybetmeyi hiç düşünmemişlerdi. Ne var ki birkaç idealist öğretmen direnmeyi inatla sürdürdü. Hüzün inkar edilemez acıları terk etmese de yeni umut yüzleri çizmişti çocukların hayallerinde. Gece orada yaşamı belki gelecekten çalmaktaydı. Sevgileri sözcüklerden sıyırdığı gibi küçük bedenlerin okşanan yüzlerinde sorgulayıcı birer düşünce bırakıyordu. Leyla dağlardan kar kokusunu her soluduğunda bütünleştiği bu halkla merhametini daha da yoğunlaştırıyordu. Hiç kuşkusuz kendini gözlediğinde yatıştırıcı geliyordu sahiplendiği sevgi. Dar penceresinden bakarken inanç kısırlaşmış şiddete söz geçiremiyordu ama karanlığı yaşamın çemberinde buruşturup atmaktaydı huzurla gene de. Daha anlatılacak bir sürü konu, kitapların kollarında nefret ağlarını savuşturacak nice sohbetler gerçekleştirecekti.

Geçen gün yardım malzemelerini okulun deposuna taşımışlardı. Hala kapalı ve açılmamış kutulardaydı aklı. Bu duyguyla heyecanlanarak ani bir hareketle evden çıktığında, kara bir çift göz nizamiyenin önünde belirdi. Pusuya yatmış dikkatli çevik asker uyarmıştı. dikkatli olsundu... Cebinde kalan son parasını da bir öğrencinin kardeşi için harcamıştı. Elbette biraz yürüyebilirdi. Neyse ki bir askeri devriye aracı yardımına koşmuştu. Minibüsün arkasında iki erin yanık türküsüne kulak kabarttığında korkuyu arkasına almış, yaslandığı bu güvene minnettar kalmıştı. Bir çığlık bedenine iyice yapışmış aniden sarsılmayla kupkuru dudaklarından fırlayan boğuk ses yankılanmıştı. Askeri araç hain bir mayına hedef olmuştu. Dehşetin hızında kalbi göğsünün altında son bir kez haykırmıştı. Neden? Yüzlerde buruk bir yazgı... Benzer olmaktan tedirgin bakışlar hakimdi. Ağıtların zamana hissedilir iz bırakan isyanında çirkin terör aşinaydı bu köye. Fakat Leyla öğretmenin de zengin gönlünü, hayallerini ezmiş, tüketmişti. Acıyı tanımayı, onunla baş edememeyi öğreten sisteme herkesi cevabı vardı şimdi. Ya çocuklar... Onlara sinsi tuzağı açıklamak çok zordu. Sözcükleri acılaştıran ne varsa silkinmeliydi Doğu'nun çaresiz sesiyle. Güvenli bir el, berrak bir bakış olmalıydı çocuk gülüşlerin peşinde. Ve sona eren hayatların sevdiklerine neler yaşattığını, adil olmadığını düşündürten vahşiliğe teslim edilmeyen yürekler sitem dokluydu. Hayaller ve inançlar yitip gittikçe gelecek kaygılı görünmekteydi. Tam da böylesine bir ihanetin pençesine düşmüşken; Leyla öğretmen gibi idealist duruşların bu adaletsizliğe itirazları vardı. vicdanın çekip gitmesine izin vermeyerek can sıkıcı düzeni yine, yeniden sahiplenip huzura kavuşturmaktı onların amacı.

                                                                 BEYHAN ÖZER

 



                                                                     

22 Eylül 2019 Pazar



OKUMAK... 







Sözcüklerin yumuşattığı içimi genişleten bir manzaraysa kitap; düşünecek, düşlenebilecek okumaya dair ne çok kitap var. Zihin bir şölense eğer, içinde her şeyin olduğu bir bahçeye davet   edilmek sanki okumayı tarif ediyor... Orada yansımak ve kendini bulmak.
  
                                                                    Beyhan Özer

21 Eylül 2019 Cumartesi

ANNEM YOK ÜTÜ VAR




        Çocukluğuma dair anılar kendine özgü bir iç görü ile yaşadığım ve paylaştığım zamana anlam katıyor. Biliyorum ki gerilerde kalan çocuk gülüşler çıkarsız bir senfoni. Koşmanın, gülmenin ve Lunapark'ın büyüsü...Yüreğime asılmış bulanık çizgiler ve gözlerimin arkasında dopdolu bir noktaya ulaşmış özlem ıslaklığı... Adeta bir rüyanın sisi gibi dağılıyor boşluğa.

Annem acısını on beş gün sonra derin bir uykudan uyandığında unutmuş teyzemlerin anlatımına göre. Hamileliğinin son evresinde bavulunu tam da hazırlamak üzereyken sancısı tutar, Maltepede ki şirin evimizde.

Anlatılanlar hayalimde romansı bir tat bırakıyor aslında bu doğuşa dair;

Karanlıktan planlanmadan ısmarlanmıştık dünyanın biricikliğine. Hastaneye yetişemeden ebenin yardımıyla ivedilikle omuş her şey. Birden hayata kısa keskin hıçkırıklarla merhaba demenin heyecanı sarmış ortalığı. İkizler geliyordu. İkiz kardeşimden sonra ben de özgürlüğümü ilan etmişim. Sonuçları hesaplayamamış olabilirim ama dönüşte okşamış olmalıyım o güzel başını canım ikizimin. İnsan böyle anlarda anlam yüklerdi karındaşına. Doğumdan sonra ince gözyaşları on beş gün annemin komaya girmesiyle akmıştı endişeli yüreklere. Sanrılı günler bir süre sonra geride kalmıştı. Zaman düşünebiliyor mu bilmiyorum...
Sadece sözler yetersiz kalır birbirlerine her daim kentlenmiş ikiz kalpler için. İlk sözcüklerde aramızda oluşturulan lakaplar; Tinde ve Nenno gibi. Aile'nin en kıyak küçükleri olarak ablamların bizleri paylaşımlarında ikinci anne oldukları eşsiz sevgi. Evin Ajanda Tinde ve Nennosunun her türlü tamirat işlerinde kendilerini usta görmeleri ise ayrı bir detay. Gaz sobasının arkasına geçip kömür karası suratların bilmiş telaşı görülmeye değermiş doğrusu. Bilmeden içilen gazlar, düğünlerde  annemden habersiz çekilen poz poz resimler, bale sevdası, her 23 Nisanda okulun gözdesi ikizlerin hazırlanışı v.s. Aynı yumurta ikizleriyiz biz. Tıp dilinde sonradan doğan büyük olur.  5 dakika büyüğüm anlayacağınız.  Fotoğraflarda hep net, keskin bakan Reyhana göre masum ifadeliymişim aslında. Yaramazlıkların gölgesinde kalmanın sırrı bu olsa gerek. Nedense olayları sakinleştiren , yorumlarında hak verilen karakter olarak şanslı olmam o masum ifademin zaferidir diyebilirim. Bazen fevri davranan Reyhana gönül koyulurdu. Bu tedirginliği yok etmek benim için ise çok kolaydı. Böylece eski lüksümüze geri döner, bir sonra ki yapılacakları planlardık yine." Bugün pazar ikizler azar" sözünü ablamlar boşuna zikretmiyorlardı. Yıllarımı özgürce haykırdığım bir gökyüzü canım ikizim.

Annemin çehresinde koruyucu şefkatli dinginliği keşfediyor olurdunuz. Onu üzmüş olduğu şeylere sergilediği sessiz olgunluğunun farkındaydım. Koruyucumun sevgi bolluğunda soluklanmak; melek gibi gülümseyişiyle kül rengi sarı saçlarına sinen güven kokusu ile büyümek. Kalp kırıklıklarımızda, birbirimize küstüğümüzde gözyaşları içinde tekrar kucaklaşmayı öğreten annem ve büyüdükçe artan yalnızlık... Hatalar karşısında çaresizliğe düşmemek ve de yanlış anlaşılmak. Çocuk olmak her şeyi affediyor ya! ne güzeldi.

Fatih'de Köşesaray apartmanının o sıcacık dairesinde içilen çaylar; komşulara yapılan özel danslar, anne poğaçaları eşliğinde konuksever o evin kendine has kokusu nasıl unutulur? Çocukluğumun o bal tadı anıları...hiç eskitemediğim gönlümde demir atmış nice hikayeler biriktirmişim. Yazlık evimize gölge eden tombul elma ağacım, kumsalda ki nemli havlum, renkli boncuklarım ve bal rengi saçlarıyla el sallayarak gelen bahar gözlü annem nerede? Şimdi içimde çocuk sesler, bazen hevesle fısıldamakta ruhuma biz buradayız diye.  Altı yaşında geçirmiştim sarılık hastalığını. Haziran ayına denk gelmişti.  Çınarcıkta yazlık evimizdeydik. Annemin ısrarı sayesinde titiz bakımıyla hastane yerine evde tedaviyi uygun görmüştü doktorum. Yatak istirahati şarttı bu illette. Oysa dışarıda mevsimin en hararetli sıcağında tanıdığım tüm çocuklar denize girmekteydiler. Alınan mandolinimle vakit geçirmek zamanı susturmasa da öylesine ilgi görürdüm de ailemden, neredeyse hasta olduğuma şükrederdim. Gün boyu dinlenmiş bedenim gece olduğunda odada yanan yeşil ışığa hapsolur, içimden bildiğim masalları tekrar ederdim. Zerafetle ayrıldığım o odadan hep nefret etmiştim. Canımı daha fazla yakmasın diye rol yaptığımı anlamayan hemşire de beni öperek yollardı her defasında. Faytonun masalsı ferahlığı içinde masum düşlere dalar bazen gözyaşlarım tozlu yolda ilerlemekte olan faytoncunun dikkatini çekerdi. Bir umut arardım gözlerinde. Klinikte açık mavi döşemenin hıçkırığıma karışmış gölgesi melankolik mizacıma uyum sağlardı. Annemin her karşılanışımda ruj kokan teni mest ederdi beni. İkiz kardeşimle içilen buz gibi limonatanın hazzı, yenmeyen köftelerin onun yardımıyla buzdolabı arkasına atılması dayanışmanın en güzel örneği sayılabilirdi. Hafızamda yer etmiş güven veren dokunuşların sahibiydi ailem. Kimi kez o beyaz üniformanın sahibini sorguluyorum. Reşat Kaptan seni, yani babamı. Yıllar sonra annemin amansız hastalığının zorlu geçişlerinde fotoğraflar netleştiğinde; anne-baba aşkının hayal kırıklığına seyirci olmayı hazmedemediğimi görüyorum. Sen beyaz kahramanım...dev dalgaların, okyanusların dili, coşkusu. Sevgili canım babam, annemin hemen vefatından hemen sonra evlenmeni yadırgamıştım. Kırgındım. Küsmüştüm kahramanıma. Veda etmiştin bana. Tutunamamanın, seni kaybetmenin annemin aşkını bir çırpıda bitirişini anlayamamıştım işte. 

Uçarcasına bir yaratılışın öyle eksiksiz öyle artıksız, soğuk çehrelerin, zavallıların çabası bu dünya. Ucuz bir barış salık verir içinizde. Belki daha iyidir kavgalar, kabullenişler. İsimsiz bir yabancılık ya da çocuksu bir korku yapışmıştır izinsizce. Tıpkı annemin ölümü gibi bir bulut kaplamıştır bahar havasını. Evlilik çocuk derken zaman çarkında çıplaksınızdır. Onun gözleri kapandığında içimde ki çocuk birden büyüdü. Zamanın içine büründüğünüzde fotoğraflar hafızaya akmaya devam eder sanki. Sıcacık gaz sobasının ısıttığı oturma odasının kapalı balkona açılan kapısından nemli çamaşır kokusu karışır düşlerime. Sobada titreşen alevlerin dansı gümbür gümbür sesi mayışmış bedenime huzur salardı. Bazı geceler odada ki sükunet bozacının haykırışı ile birdenbire bozulduğunda annem bu durumu yararına kullanarak bizi masum bir korkuyla yatağa yatırırdı. Yatağın içinde sokaktan geçen bozacının -Bozaaaa- diyen sesi her yükseldiğinde Reyhanla birbirimize terleyene kadar sarılır hemen uyumaya çalışırdık. Ah ergenlik dönmelerimiz... O yıllarda evlerde paralel telefonlar vardı. Biri yatak odasında diğeri de yatak odasında. Annem uyumadan önce diğer odada ki paralel telefonun fişi çekilir, belli belirsiz işitilen horlama sesiyle harekete geçilirdi.  Telefonun üstüne babam kilit koydurmuştu uzun sefere çıkmadan. Ne hainlik! Tabii çözümü bulundu. Yalnız olan çatallara olmuştu. Bu yüzden hemen hemen tüm çatallar eğriydi. Reyhanın sabaha kadar erkek arkadaşıyla konuşması uykusuz kalmama sebep olsa da ; bir yıl sonra aynı şeyleri ben ona yaşatmıştım. Nedense onu hep geriden takip etmiştim.

Bize özel kahvaltı sohbetleri bazen annemin şiirleri ile coşardı. Böyle anlarda bahar gözlerinde ki yaşlara engel olamazdı. Biriktirdiği yaşlar göz pınarlarından sızarken hala anne tebessümünü korurdu. Bir de elinde sımsıkı tuttuğu genç kızlığında yazılmış olan şiir defteri bulunur; omzunun üstünden pencereye bakarken içli cümlelerin havasına girer, duygu yüklü sesi mısralarını tamamlayamaz gittikçe yavaşlardı. Gözleri kah uzaklara kah çay bardağına dalar, kızaran gözlerini kırpıştırırdı. Eliyle düşen yaşlarını zerafetle siler, annesini özlediğini dile getirirdi. Etkilenirdik özleminden. Çünkü anneler ölmezdi, ölemezdi bize göre. Allah sıralı ölüm versin dediğinde ise bembeyaz tenine, o şefkatli kollarına atılırdık.

Sonsuz bir aylaklık, şımarıklıktı çocukluk. Ya şimdi? Annem yok ütü var... İsyankar bir tavır, nedensiz bir kaçış bu. Sorumluluklarımın çaresiz savunucusu, sonsuz inat belki de.

Yalan söyleyen dillerde, sıkılmış suratlarda, sevgi dilenişlerinde soruyorum dalgaların üzerinde seken martılara? Kaptan babamın gemisini, annemin beyaz tayyörlü melek halini...Ya da Cerrahpaşa hastanesinde uzak yol kaptanı biricik aşkı Reşat Kaptanı hemşireler ve doktorlara ilan edişini... Kül rengi sarı saçlarının, boynundaki gül kurusu eşarbının ruj kokusuyla bütünleşmiş perisi "seni çok özlüyorum." Kimi kez o attığın kahkahaları başka seslerde buluyor kimi zaman bir yürüyüşün peşine takılıp adımlarını sana benzetiyor ardından uzun uzun seyrediyorum.

                                                       Beyhan Özer

SON DURAK




      

  SON DURAK


Bu adamın berrak aklı insanı dehşete düşürürdü. Ruhun en mahrem güvenine sığınmışken çekip alırdı seni ötelerden. Fakat insanda bir şeyler değişir; ulaşılmazı kendine telkin ettiğinde korkardın yapacaklarından.

Dün gece düşünde yine onu gördün. Avuçlarında biriktirdiğin sıcaklığını sıradan hayallere teslim ettiğinde gitmeliydin aslında. İradene sevecenliğini hapsettiğinde yargılamalıydın belki de... Müdavimi olduğun Arı Bar'ın sohbetinde içilen, içildikçe konuşulan; sanatın ve sanatçının düşünerek koyulaştığı akşamlarda bir araya gelinen dostlar... Havasında soluduğun sigara, alkol zamanla gözlerini ağırlaştırırken  sahte gecelerin içinde duran suskunlukları atardın içine. En gerçek gözyaşlarının zindeliğinde topluca söylenen şarkıların okşayıcı sözlerine kapılıp gitmek yorardı seni. Çok uzaklardaydın. Sanki geç kalmıştın keskin şarap, rakı, bira kokan buruk tatların gölgesinde varolmaya yeniden.

Neden peki?
Bir şeyi anlamıyordun.
Öfke...
Öfkeyle cinselliği,
Öfkeyle sevgiyi,
Öfkeyle örselenmiş iyiliğini.
Ne başkalarının bu yavan görüntüye tanık olmasını ne de süreklilik arz eden bu sallantıdan yorgun düşmeyi kendine itiraf edebiliyorsun. İyileştiremediğin bu hayat, kararlarını ertelemekte inatçıydı. Bir ara "sen bu zamanın içinde yaşamıyorsun, yüreklendir içini" diyebilmeyi geçiriyorsun kalbinden. Ama yine de gözlerin heyecanlı, şaşkın, korkularınsa tetikte.

Bir adama nazlı bir aşkla tutulmuştun. Karşı çıkılan sözlerin, dostların düşüncesinde ileri sürmüştün; sahip çıkmıştın yırtıcı bir kuş gibi ilişkine. Aklından önce, bahsedilen insafsız eleştirileri çıkarmış sonra da kollarını açmıştın belirsizliğe. Ansızın iç çekilen, dudaklardan geriye dönen alınganlıklardasın hala. Mutlu olmuştun elbette. Bambaşka hayallerin de oldu. Dokunaklı ıssızlığında heveslerini hoşnutsuzlukla karşılayan kişinin , gerisinde kalmayı da bildin. Ne var ki o bunları fark etmese de şefkatini hiçsizleştirmedin bedeninde. 

Oysa tamamen gitmeyi tercih ettiğin ikiyüzlülüğünde bir türlü arınamıyordun. Korkarım hüznünü ve şehvetini birleştirmiştin. Üzgün saatlerinde mırıldandığın şüphelerini "seni seviyorum" derken maskelemiştin donuk suratında. Annen'nin babana  yönelttiği hülyalı bakışlarında haz alışını, aşkına sahip çıkışını örnek almıştın hep. Alışkanlıklarını hesaba katmamıştın.

-Yarından sonra ki gün-

diye cevap verebilmeyi, vazgeçebilmeyi sır gibi saklamaktasın vicdanında.

Zihninin savunucusu gönlünü yalanlarına ortak ediyorsun. Zarif bir elbise gibi vefalısın kötülüğe. Başka bir dilde söylüyorsun, anlatıyorsun beklediğin durgunluğu. Bir mektup yazmak istiyorsun düş kırıklıklarına. Başkalaşmak, hafızanı sıfırlamak, kusurlu olmak  istiyorsun.

Boşluklarında; zamanın kendine özgü kalabalıklığında nefes almak, uzaklaştıkça ışıklanmak... Senden gidildiğinde üşünmeyeceğini, o alevi keyifle söndürdüğünü haykırmak aralıksızca. Sonra kaderini melankolik bir sükunetle belki de zalimce söküp atmak hayattan.

İnsan bırakmaz sevdiğini 
Sevmek insanı bırakır.

Ödünç aldığın özgürlüğünü doğaçlarken yaşamda sana ait hiçbir şey yoktur bazen. Aşırı anıtlaştırdığın iyimser saygınlığında sustuğun ne varsa sövmektesin. Ama boyun eğmelerinin de bir bedeli vardı. Basmakalıp cümlelerde birleştirdiğin sızılarını lanetlemelisin. Görmenin keşfine çıkmalı, konuşmalısın duyumsadığın arzularınla. Yalın yakınışlarında son duraktasın. Sevgine doğruluk katmak senin elinde.

                                                                  Beyhan Özer

20 Eylül 2019 Cuma

BİR AVUÇ KÜL



    Bazı eksikliklerle geldi zaman. Bir isyanı bastırabilir mi vicdanlarımız... Sevgim acıyor. İçimizde hayatın kırık parçacıkları haklı bir hüzün yerleştiriyor ifadelere. Orada öylece durup; çökmüş, yıkıntı haline gelmiş yapıların siluetlerine kendi yaşantılarımızın aynasından bakıyoruz. Ayakta duran cehaletin içinde ki yıkıma mevsimsel duygu pazarlığında "isimler" takıyoruz adeta. "Bu  korkular başka korkularI tetikleyecek" gibilerinden... Tüm insanlığın seyrettiği karanlık bir terör dönemini hiçliğe kurban ediyoruz. Şekilsiz. biçimsiz kuklaların dünyasında, köksüz ve kimliksiz kalmışız.

2016 yılında yaşanmış talihsiz bir olaydan bahsetmek istiyorum. Şırnak'ın Cizre ilçesinden iki çocuklu bir Anne'nin çığlığına kulak veriyorum; 
"Bana bir avuç kül verdiler, al bu senin oğlun" dediler.
Orada yaşayanların gerçekliği ve sözcükleri geride kalanlara ne düşündürtüyor? Belki yaşanmamışlık belki de yaşananları, şimdiyi canlandırırken bizim resmi nasıl gördüğümüzle ilgili... Kesip biçtiğimiz  zamanda içimize kapanmış, diğerlerinden soyutlanmış geçici mutluluklarda nefes alıyoruz nasıl olsa. Barışı savunurken bile şehir savaşlarına ironi katarak esirleştirmekteyiz ruhları. Kudretlerine mecbur edilmişiz bir kere. Kitlesel katliamların acılığında, yasın üzerinden siyaset yapanların sınırsız güçlüğünde barınmaya çalışıyoruz hala. Gelecek nesillere bırakılan tek şeyse kalbi kırık insanlar. Özgürlüğün ekolojisi bize dayatılan gerçeklerin ütopyasında can çekişiyor.

Bir örnek de Silopi ilçesinden kamulaştırma kararı ile yıkımın başaladığı evler. Karşılaştıkları tüm zorluklara rağmen desteklenmeyen hatta kışkırtmalara maruz bırakılan aileler kendi mücadelelerinde de yalnızlar. Başarısızlığı, yılgınlığı direnmeden kabul etmek zorundalar ne yazık ki... Bölünmeleri engelleyemediğimiz gibi artık ölüleri için nöbet tutan yaşamlara başka bir boyuttan bakıyoruz sanki. "Çünkü o hikayede o toprağa basmıyoruz."Tek fark olanları seyrediyor ya da okuyoruz. Sonra ne mi oluyor? Balık hafıza moduna geçiyoruz.

Gökyüzü ağlıyor şimdi. Yerler ıslanıyor... Bir çocuğun tozdan zor nefes aldığı, buna rağmen dışarıda top oynamak istediğini okuyoru. Atılan havan toplarını, mermileri, havai fişek diye kandıran anaların çocuklarını VURDUNUZ!
Hayallerini çaldınız.
Yıkıcılar yapıcıların  kalbini vurdu.
Mahallelerde o kısık sesle söylenen türküleri de temizlediniz.
Hendeklerin, barikatların içinden seslendiniz masum çocuklara.

Duygu farklılığı ve vicdanın kayboluşu vahim. Kentlere de sıçrayan şiddetin ortak bir kadere sürüklenişinin coğrafyasındayız. Bizlere bu şiddeti layık görenlerin zihninde nasıl tarif edildiğimizse aşikar. İnsani değerlerin giderek düştüğü bu kimliksiz, kıymetsiz halimizle daraltılmaktayız. Vazgeçmeyi kabullenmeyen huzur adına dayatmacı, baskıcı tavırları sindiriyoruz içimize. Doğudan başlayan yıldırmaların şehirlere sürüklenen trajedisinde hiçbirimiz özgür değiliz. Gerçek bir barış için bu haksızlıktan vazgeçmek... Sevmek, sağlık, aşk için vazgeçin. Belki de sadece korkmuyormuş gibi. Bu kısa şimdiyi ya da hiçsizliği nefretten arındırmak için VAZGEÇİN.

                                                                                                                         BEYHAN ÖZER