POŞETTEKİ MİRAS
Hüseyin,
Erzurum’un Aşkale köyünde doğmuştu. Babası vefat etmeden önce Kemeraltı’da
Ehram dokumacılığı yapardı. Üç kız kardeşin en küçüğüydü. Aralarında tek
okuyandı. İlkokul ilk, 1950’lerde eğitime geçmişti köylerinde. “Erzurum’a kış
yakışır” derdi anası. “Yağan kar, bedeni üşütse de anıları taze tutar, her günü
başka bir şekilde kurar” derdi. Bazen ağrıyan bacağını ovuşturarak evlerinin zemininde
yemek pişirirken, tahta pabucunun taşlıktaki ahenkli sesiyle koşturup durur;
büyümeye başlamış oğlunu okul dönüşleri türküleriyle karşılardı. Kışın soğuğu,
ellerini yıkamaya bile üşendiriyordu her defasında. Hem sitemle hem de
özveriyle sıcak maşrapayı uzatıyordu o an ana yüreği. Kömür ya da patates
almaya kilere girdiklerinde, haylazlık bu ya, anasının beline bağladığı kuşağın
bağını çözüp, kaçardı. Koloni şeklinde yaşanılan köy evlerinde, zaman olması
gerektiği gibi samimi ve menfaatsizdi. Kadınlar ortaklaşa iş görürler; kimi kez
tanrı misafiri ocaklarında demlenen çayların muhabbetiyle günü öldürürlerdi.
Bahar aylarında evlerine kışlık tüketilecek el makarnası, çorbalık; yufka gibi
yiyecekleri kuruturlar, birlikte makarna keserlerdi. Erzurum’un uğunduğu
yüreklerde, evlere dair sohbetlerde, yol izlerinde, kar kokusunda, kapıyı döven
ayazında, ezgilerinde, tutsak olunmuş bir mutluluk, ortaklık hakimdi. Anasının
geceleri kısık ve yorgun çıkan sesi, evin direği diye seslendiği oğlunun yüzüne
ağırbaşlı bir ifade yerleştirirdi. Karşıda tüten bacaların, derinden duyulan trenin
düdüğü ve kocaman gülüşlü ablalarının; sıvaları dökülmüş duvarların, yanan odun
sobasının sıcaklığında onda yarattığı bir iç çekiş, hüzün vardı. 15 yaşındaydı.
Babasının vefatından sonra, ailesine bir şekilde maddi olarak katkıda bulunması
kaçınılmaz olmuştu. Okul çıkışları bir çorbacıda iş buldu. Lokantanın sahibi,
uzun boylu, bir asker gibi dimdik, kara bıyıklı babacan bir adamdı. Konuştuğu
zaman bıyıkları oynuyor, yüzü kırışıyor, parlak gözleri hüzünle karşılıyordu
içeri girenleri. Siyasi olaylarda tek oğlu hapse atılmıştı. Yaşama sıkıntısının
insanlara kin yüklediğinin farkında olunan bir zamandı. Halkın özgürlüğünü,
mutluluğunu sağlayacak arayışlar, üniversite gençliğinin çıkmaz yollarıydı kimi
kez. Halk sokaklarda, ortak yaşanılan mekanlarda huzursuzdu. Bir akşam dükkana iki polis gelmişti. Polislerden
biri sürekli ellerini ovuşturup, bir şeyler mırıldanıyordu. Karşı masada;
suskun, çorbasına kilitlenmiş gözleriyle kıpırdamadan duran gence dik dik
bakıyordu. Annesi Hanife abla, arkada, mutfakta bulaşık yıkardı. Hukuk
bölümünde okuyan evladı için gece gündüz çalışıp didinirdi. Etraftakilerin dükkandaki
gerginliğe karşı kayıtsız, sanki görmüyormuş gibi olağan tutumları tuhaftı.
Lokantanın sahibi Fikret amca – Mahvoldu delikanlı! diye ekledi. Ertesi akşam
işe gittiğinde Fikret amcanın başını kaldırmadan –tutukladılar onu- deyişi,
Hüseyin’in saf ve çocuksu yüreği ustasına acımıştı. Bulaşıkçı Hanife ablanın
nemli gözlerinde de hep çaresiz bir bekleyiş olacaktı.
Son
yıllarda meydana gelen gençlik hareketlerinin şiddete dönüşmesi, köyün
yaşlılarını da tedirgin ediyordu. Özellikle Atatürk Üniversitesi’nin bu
olaylarda yer alması, ailelerin endişesini bir kat daha arttırmıştı. Çevrede
konuşulan Marksist akımlar, köyleri bile anarşi kargaşasına sürüklemişti.
Zavallı Hüseyin de çorbacıya gelen eylemcileri ilk başta yadırgasa da anlamaya çalışıyor;
aralarındaki başkaldırıya saygı duyuyor, kendini yakın hissediyordu
fikirlerine. Bu tavrını gündemi takip etmesine, çok gazete ve eline geçen
kitapları okumasına bağlıyordu elbette. Kişiliğine bir an önce olgun bir adam havası
vermekti amacı. Belki de yaşına heyecanlı ispatlar gerekiyordu. Kulağında
kalmış melodiler, kırık dökük sesiyle; o gece evin yolunda eşlik ediyordu yalnızlığına.
Ağaçlardan ıslak betonlara sanki sonsuz
bir iç sıkıntısı düşüyordu. Yağmurdan başka ses yoktu. Aklınıza takılan karmaşık fikirler, bazen yapayalnız dağılır boşluğa. Yürümekten ve
düşünmekten ya da değişen ve
değişmeyenle gidilen yollardı korkular. Sığınışlarla örülü dünyasında, kesik
kesik üfleyişlerle ilerlerken, mahcup dudaklarını büzerek evin yolunu tutmuştu
yine. Kimsecikler yoktu sokakta. Kız Sami’nin (market) köşesinden döndüğünde
aniden irkildi. Maskeli iki kişi telaşla ellerinde afiş, sessizce kayboldular
karanlıkta. Birden siren sesi duyuldu. O anda bu durum, karşı kaldırımdan geçen
bozacının da dikkatini çekmiş, arabasını çekmişti sağa. Bozacının soğuktan
kızarmış yüzü, acı duyuyormuş gibi gerilmişti. Dişlerini sıktı ve polislere bir
küfür salladı. Kaçan iki kişiyi yakalamamışlardı ama gariban adamı, tutumundan
dolayı şüpheli görüp polis otosuna tıkmışlardı. Oysa herkes tanırdı onu.
Çolaktı. Ufak tefek bir adamdı. Kaç defa –içimden geldi- diyerek ısmarlamıştır
bozasından öğrencilere. Onun da bir karın ağrısı vardı herhalde… Günleri ve
geceleri esir alan sokak çatışmaları, sloganlar; savrulan hayatları beraberinde
getiriyordu. Sanki gerçekler söz sağanağında gitgide kayboluyor, dile getirilmeyenler
sır olarak etrafta dolaşıyordu. Anası ve iki ablasına, daha kolay daha
yaşanılır bir hayat sunmak isterdi. Arkasında yetişmesi gereken yolun direnişi,
genç yaşına rağmen güçlüydü ona göre.
Akşamları,
sedirin üzerinde ablalarının el işi yaptıkları yünlerin rengarenk ipliklerine
dalar, ıhlamurun rehavet veren baygın kokusunda yumuşaklık sarardı bedenini. Evin
bu doğal hali, derisine kazınmıştı. Yorgun düştüğünde anasının elleri
saçlarında gezinirken; sabun kokusu bir bahar esintisi gibi burnunu ele
geçirirdi. Bir de gözlerindeki teselli… O anlarda gevşek ve belirsiz düşlere
dalardı.
Günler
böyle akıp gidiyordu. Hüseyin’in düşünceleri, görüp tanık olduklarıyla
coşkundu.. Tarih bölümünde okuyan bir arkadaşının ondan yardım istemesiyle
başlamıştı her şey… İlk defa kendini önemli görmüştü.
-Hayatı
daha net bir şekilde düzene sokmak gerek. Devrimin yaşattıklarına katlanmak, razı
olmak.- diyordu arkadaşı. Terlemiş yüzünden süzülen her bir damla; sert yağlı
saçlarının ona kattığı isyankarlıkla bütünleşiyor gibiydi. Vakur bir edayla
sakalını çekiştirerek, derin derin iç çekiyor, bir yandan da süzüyordu
Hüseyin’i.
Böylesine bir misyonu hafızasına katması; zor
ama alıştığı sıkıcı hayatını kısa da olsa unutturacaktı. Sadece bir
öğrenci, garson değil; her yerde ve her
zaman kendisi olabileceği bir kimliğe bürünecekti. Tek kaygısı verdikleri
görevi başaramamak, yarım bırakmaktı. Bir yerlere tutunma isteği içinde,
gireceği tehlikelerle baş edebilirdi artık. Aynaya baktığı zaman, erkeksi,
kararlı ve büyümüş olduğunu görebiliyordu. Yeni bir sürecin başlangıcıydı. Afiş
asmak, bildiri dağıtmak. Bu kadardı işte… Ancak bir müddet sonra; şehir
içindeki protesto ve eylemlere de katılacaktı. Oysa hayat namuzsuzca bir kavga
gibi içine çekmekteydi onu. Sokak sokak koştukları bir gece; ansızın tek başına
dona kalmıştı sokak lambasına yapışmış uçurtmanın önünde. Tıpkı babasının
yaptığına benziyordu. Rüzgar, deli coşkunluğuna izin vermişti uçurtmanın. Şehrin
anarşisinden kopup, gecenin uykusuzluğunda, ölgün ışığa dolanmış, karşılamıştı
yalnızlığını. Birden tenhalaşan yüreği irkildi. Ve bir silah sesi duyuldu.
Dilinden kopan çığlıkla aptallaşmış; elleri usul usul yayılan kana bulaşmıştı. Omuzunda
buz gibi bir ürperti… Yere yığılıvermişti.
Anası ve iki ablası, o an; sanki dev bir projeksiyonla gözlerinin önüne yansır
gibi oldu. Diğer her şey küçülmüştü. Dehşet soluduğu suçlu nefesi çaresizdi.
Pişmanlığının yanı sıra, bir yerlere tutunmaktı içindeki ezginliği aslında.
Polisler, ruhsatsız tabanca da bulmuşlardı üzerinde. Yaptıkları onu uçurumun
kıyısına getirmişti. Sonrasında garip vurgulu, yabancı tınılı, soğuk sözlerin
sarmaladığı hapishane günleri… Tam on yıl hapis yatacaktı. Anası üzüntüden felç
geçirmiş, kız kardeşleri de onu suçlamışlardı cezaevi ziyaretlerinde. Ne yazık
ki nice sonra, ne görüşe gelmişlerdi ne de yazılan mektuplara cevap verilmişti.
Yolun bittiği yerde; hayattan, insandan umudu
kesen pürüzlü duvarlar örülecekti dünyasına. Ama olan olmuştu. Gençliği
bastırılmış ve sessizleşmişti. Güneş gri bir perdenin ardında yastaydı şimdi.
Kimi kez, Doğu’nun türküleriyle, dilsizleştikleri anları paylaşırlardı. Kavuşamadıklarıyla,
geride bıraktıklarıyla bütünleşen içli türkülerdi mırıldandıkları. Tahliye
olduğunda; cezaevinde kader birliği yaptığı arkadaşıyla İstanbul’a göç ettiler.
Hayata yeniden karışıp, geçmeyeceği sandığı buhranlı hapishane günlerini geride
bırakmaktı amacı. Bütün belirsizliklere rağmen, çok şey öğrenmişti geçen on
yılda. Arkadaşı Osman’ın tek odalı evinde, akşamları pencerenin önündeki gaz
lambasının ışığında gözlerini yumar; dudaklarının köşesinden sarkmış sigaranın
dumanıyla hatıralara karışırdı. Yer yatağının nemli döşeğinde, tutuk tutuk
gülümserken; -herkesi dinle ama kimseye aldanma- diye nasihat verirdi kendi
kendine. Tavsiye üzerine börekçide iş de bulmuştu. Adımları küçük bir çocuğun
çekingenliğinde, bazen hoyrat bazen de huysuzdu. Tarifsiz bir şekilde
toplamıştı kendini. Ancak, baştan sona her şeyi, ailesi olmadan yaşamak ve o
gücü bulmak yüzeysel bir varoluştu ona göre. İçinde yaşatmaya çalıştığı çilekeş
anasının vefat haberi sarsmıştı onu. İçine kapanmıştı. Yaptığı işten keyif
almıyordu ama para biriktirmeye başlamıştı bile. Kırışmış önlüğüyle masadan masaya koştururken,
müşterilerin iştahla yedikleri börekler midesini bulandırır; kurnaz bakışlı
dükkan sahibinin dumana karışmış ter kokusuyla tuhaf bir baş dönmesi yaşardı.
Bazen de çevresindeki onca harekete rağmen, uyuşuk adımlarına söz geçiremez
olurdu. Arkadaşının kız kardeşiyle kısa bir tanışıklıktan sonra evlenmiş; bir
süre sonra kadın, karşı komşunun Almanya’da ki oğluyla kayıplara karışmıştı.
Arkadaşı, mahcup ve öfkeliydi kız kardeşine. Tıpkı bitkiler gibiydi tutunmaya
çabaladığı hayat; zorlandıkça daha da sertleşiyordu. Sesi sese ulaştıran her
bir yüz, yabancıydı artık. Yaşadıklarında belirleyici bir iz aramıyor, sadece
çalışıyordu ırgat gibi. Memleketine döneceği günlerin hasretiyle, ablalarının
güvenini tekrar kazanmak hayaliyle kefil olmuştu kendisine. Bir sabah, dükkanın kepenklerini açarken
bayılmıştı. Dudaklarının arasından sızan köpükler, nefes almasını zorlaştırmış;
bilincini kısa bir anlığına yitirmesine yol açmıştı. Ekşimsi küflü bir tat
vardı ağzında ayıldığında. Başında Osman’ın buruşmuş, telaşlı yüzü belirmişti.
Peşinden söylenerek salona giren patronunun suratına, -en çalışkan elemanının
bu hali-, ister istemez bencil bir ifade yerleştirmişti.
Beyhan Özer

