Anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Nisan 2020 Cumartesi

ÖYKÜ




POŞETTEKİ MİRAS

 

Hüseyin, Erzurum’un Aşkale köyünde doğmuştu. Babası vefat etmeden önce Kemeraltı’da Ehram dokumacılığı yapardı. Üç kız kardeşin en küçüğüydü. Aralarında tek okuyandı. İlkokul ilk, 1950’lerde eğitime geçmişti köylerinde. “Erzurum’a kış yakışır” derdi anası. “Yağan kar, bedeni üşütse de anıları taze tutar, her günü başka bir şekilde kurar” derdi. Bazen ağrıyan bacağını ovuşturarak evlerinin zemininde yemek pişirirken, tahta pabucunun taşlıktaki ahenkli sesiyle koşturup durur; büyümeye başlamış oğlunu okul dönüşleri türküleriyle karşılardı. Kışın soğuğu, ellerini yıkamaya bile üşendiriyordu her defasında. Hem sitemle hem de özveriyle sıcak maşrapayı uzatıyordu o an ana yüreği. Kömür ya da patates almaya kilere girdiklerinde, haylazlık bu ya, anasının beline bağladığı kuşağın bağını çözüp, kaçardı. Koloni şeklinde yaşanılan köy evlerinde, zaman olması gerektiği gibi samimi ve menfaatsizdi. Kadınlar ortaklaşa iş görürler; kimi kez tanrı misafiri ocaklarında demlenen çayların muhabbetiyle günü öldürürlerdi. Bahar aylarında evlerine kışlık tüketilecek el makarnası, çorbalık; yufka gibi yiyecekleri kuruturlar, birlikte makarna keserlerdi. Erzurum’un uğunduğu yüreklerde, evlere dair sohbetlerde, yol izlerinde, kar kokusunda, kapıyı döven ayazında, ezgilerinde, tutsak olunmuş bir mutluluk, ortaklık hakimdi. Anasının geceleri kısık ve yorgun çıkan sesi, evin direği diye seslendiği oğlunun yüzüne ağırbaşlı bir ifade yerleştirirdi. Karşıda tüten bacaların, derinden duyulan trenin düdüğü ve kocaman gülüşlü ablalarının; sıvaları dökülmüş duvarların, yanan odun sobasının sıcaklığında onda yarattığı bir iç çekiş, hüzün vardı. 15 yaşındaydı. Babasının vefatından sonra, ailesine bir şekilde maddi olarak katkıda bulunması kaçınılmaz olmuştu. Okul çıkışları bir çorbacıda iş buldu. Lokantanın sahibi, uzun boylu, bir asker gibi dimdik, kara bıyıklı babacan bir adamdı. Konuştuğu zaman bıyıkları oynuyor, yüzü kırışıyor, parlak gözleri hüzünle karşılıyordu içeri girenleri. Siyasi olaylarda tek oğlu hapse atılmıştı. Yaşama sıkıntısının insanlara kin yüklediğinin farkında olunan bir zamandı. Halkın özgürlüğünü, mutluluğunu sağlayacak arayışlar, üniversite gençliğinin çıkmaz yollarıydı kimi kez. Halk sokaklarda, ortak yaşanılan mekanlarda huzursuzdu.  Bir akşam dükkana iki polis gelmişti. Polislerden biri sürekli ellerini ovuşturup, bir şeyler mırıldanıyordu. Karşı masada; suskun, çorbasına kilitlenmiş gözleriyle kıpırdamadan duran gence dik dik bakıyordu. Annesi Hanife abla, arkada, mutfakta bulaşık yıkardı. Hukuk bölümünde okuyan evladı için gece gündüz çalışıp didinirdi. Etraftakilerin dükkandaki gerginliğe karşı kayıtsız, sanki görmüyormuş gibi olağan tutumları tuhaftı. Lokantanın sahibi Fikret amca – Mahvoldu delikanlı! diye ekledi. Ertesi akşam işe gittiğinde Fikret amcanın başını kaldırmadan –tutukladılar onu- deyişi, Hüseyin’in saf ve çocuksu yüreği ustasına acımıştı. Bulaşıkçı Hanife ablanın nemli gözlerinde de hep çaresiz bir bekleyiş olacaktı.

 


Son yıllarda meydana gelen gençlik hareketlerinin şiddete dönüşmesi, köyün yaşlılarını da tedirgin ediyordu. Özellikle Atatürk Üniversitesi’nin bu olaylarda yer alması, ailelerin endişesini bir kat daha arttırmıştı. Çevrede konuşulan Marksist akımlar, köyleri bile anarşi kargaşasına sürüklemişti. Zavallı Hüseyin de çorbacıya gelen eylemcileri ilk başta yadırgasa da anlamaya çalışıyor; aralarındaki başkaldırıya saygı duyuyor, kendini yakın hissediyordu fikirlerine. Bu tavrını gündemi takip etmesine, çok gazete ve eline geçen kitapları okumasına bağlıyordu elbette. Kişiliğine bir an önce olgun bir adam havası vermekti amacı. Belki de yaşına heyecanlı ispatlar gerekiyordu. Kulağında kalmış melodiler, kırık dökük sesiyle; o gece evin yolunda eşlik ediyordu yalnızlığına.  Ağaçlardan ıslak betonlara sanki sonsuz bir iç sıkıntısı düşüyordu. Yağmurdan başka ses yoktu.  Aklınıza takılan karmaşık fikirler, bazen  yapayalnız dağılır boşluğa. Yürümekten ve düşünmekten ya da  değişen ve değişmeyenle gidilen yollardı korkular. Sığınışlarla örülü dünyasında, kesik kesik üfleyişlerle ilerlerken, mahcup dudaklarını büzerek evin yolunu tutmuştu yine. Kimsecikler yoktu sokakta. Kız Sami’nin (market) köşesinden döndüğünde aniden irkildi. Maskeli iki kişi telaşla ellerinde afiş, sessizce kayboldular karanlıkta. Birden siren sesi duyuldu. O anda bu durum, karşı kaldırımdan geçen bozacının da dikkatini çekmiş, arabasını çekmişti sağa. Bozacının soğuktan kızarmış yüzü, acı duyuyormuş gibi gerilmişti. Dişlerini sıktı ve polislere bir küfür salladı. Kaçan iki kişiyi yakalamamışlardı ama gariban adamı, tutumundan dolayı şüpheli görüp polis otosuna tıkmışlardı. Oysa herkes tanırdı onu. Çolaktı. Ufak tefek bir adamdı. Kaç defa –içimden geldi- diyerek ısmarlamıştır bozasından öğrencilere. Onun da bir karın ağrısı vardı herhalde… Günleri ve geceleri esir alan sokak çatışmaları, sloganlar; savrulan hayatları beraberinde getiriyordu. Sanki gerçekler söz sağanağında gitgide kayboluyor, dile getirilmeyenler sır olarak etrafta dolaşıyordu. Anası ve iki ablasına, daha kolay daha yaşanılır bir hayat sunmak isterdi. Arkasında yetişmesi gereken yolun direnişi, genç yaşına rağmen güçlüydü ona göre.


Akşamları, sedirin üzerinde ablalarının el işi yaptıkları yünlerin rengarenk ipliklerine dalar, ıhlamurun rehavet veren baygın kokusunda yumuşaklık sarardı bedenini. Evin bu doğal hali, derisine kazınmıştı. Yorgun düştüğünde anasının elleri saçlarında gezinirken; sabun kokusu bir bahar esintisi gibi burnunu ele geçirirdi. Bir de gözlerindeki teselli… O anlarda gevşek ve belirsiz düşlere dalardı.

 


Günler böyle akıp gidiyordu. Hüseyin’in düşünceleri, görüp tanık olduklarıyla coşkundu.. Tarih bölümünde okuyan bir arkadaşının ondan yardım istemesiyle başlamıştı her şey… İlk defa kendini önemli görmüştü.


-Hayatı daha net bir şekilde düzene sokmak gerek. Devrimin yaşattıklarına katlanmak, razı olmak.- diyordu arkadaşı. Terlemiş yüzünden süzülen her bir damla; sert yağlı saçlarının ona kattığı isyankarlıkla bütünleşiyor gibiydi. Vakur bir edayla sakalını çekiştirerek, derin derin iç çekiyor, bir yandan da süzüyordu Hüseyin’i.


 Böylesine bir misyonu hafızasına katması; zor ama alıştığı sıkıcı hayatını kısa da olsa unutturacaktı. Sadece bir öğrenci,  garson değil; her yerde ve her zaman kendisi olabileceği bir kimliğe bürünecekti. Tek kaygısı verdikleri görevi başaramamak, yarım bırakmaktı. Bir yerlere tutunma isteği içinde, gireceği tehlikelerle baş edebilirdi artık. Aynaya baktığı zaman, erkeksi, kararlı ve büyümüş olduğunu görebiliyordu. Yeni bir sürecin başlangıcıydı. Afiş asmak, bildiri dağıtmak. Bu kadardı işte… Ancak bir müddet sonra; şehir içindeki protesto ve eylemlere de katılacaktı. Oysa hayat namuzsuzca bir kavga gibi içine çekmekteydi onu. Sokak sokak koştukları bir gece; ansızın tek başına dona kalmıştı sokak lambasına yapışmış uçurtmanın önünde. Tıpkı babasının yaptığına benziyordu. Rüzgar, deli coşkunluğuna izin vermişti uçurtmanın. Şehrin anarşisinden kopup, gecenin uykusuzluğunda, ölgün ışığa dolanmış, karşılamıştı yalnızlığını. Birden tenhalaşan yüreği irkildi. Ve bir silah sesi duyuldu. Dilinden kopan çığlıkla aptallaşmış; elleri usul usul yayılan kana bulaşmıştı. Omuzunda buz gibi bir ürperti…  Yere yığılıvermişti. Anası ve iki ablası, o an; sanki dev bir projeksiyonla gözlerinin önüne yansır gibi oldu. Diğer her şey küçülmüştü. Dehşet soluduğu suçlu nefesi çaresizdi. Pişmanlığının yanı sıra, bir yerlere tutunmaktı içindeki ezginliği aslında. Polisler, ruhsatsız tabanca da bulmuşlardı üzerinde. Yaptıkları onu uçurumun kıyısına getirmişti. Sonrasında garip vurgulu, yabancı tınılı, soğuk sözlerin sarmaladığı hapishane günleri… Tam on yıl hapis yatacaktı. Anası üzüntüden felç geçirmiş, kız kardeşleri de onu suçlamışlardı cezaevi ziyaretlerinde. Ne yazık ki nice sonra, ne görüşe gelmişlerdi ne de yazılan mektuplara cevap verilmişti.

 

Yolun bittiği yerde; hayattan, insandan umudu kesen pürüzlü duvarlar örülecekti dünyasına. Ama olan olmuştu. Gençliği bastırılmış ve sessizleşmişti. Güneş gri bir perdenin ardında yastaydı şimdi. Kimi kez, Doğu’nun türküleriyle, dilsizleştikleri anları paylaşırlardı. Kavuşamadıklarıyla, geride bıraktıklarıyla bütünleşen içli türkülerdi mırıldandıkları. Tahliye olduğunda; cezaevinde kader birliği yaptığı arkadaşıyla İstanbul’a göç ettiler. Hayata yeniden karışıp, geçmeyeceği sandığı buhranlı hapishane günlerini geride bırakmaktı amacı. Bütün belirsizliklere rağmen, çok şey öğrenmişti geçen on yılda. Arkadaşı Osman’ın tek odalı evinde, akşamları pencerenin önündeki gaz lambasının ışığında gözlerini yumar; dudaklarının köşesinden sarkmış sigaranın dumanıyla hatıralara karışırdı. Yer yatağının nemli döşeğinde, tutuk tutuk gülümserken; -herkesi dinle ama kimseye aldanma- diye nasihat verirdi kendi kendine. Tavsiye üzerine börekçide iş de bulmuştu. Adımları küçük bir çocuğun çekingenliğinde, bazen hoyrat bazen de huysuzdu. Tarifsiz bir şekilde toplamıştı kendini. Ancak, baştan sona her şeyi, ailesi olmadan yaşamak ve o gücü bulmak yüzeysel bir varoluştu ona göre. İçinde yaşatmaya çalıştığı çilekeş anasının vefat haberi sarsmıştı onu. İçine kapanmıştı. Yaptığı işten keyif almıyordu ama para biriktirmeye başlamıştı bile.  Kırışmış önlüğüyle masadan masaya koştururken, müşterilerin iştahla yedikleri börekler midesini bulandırır; kurnaz bakışlı dükkan sahibinin dumana karışmış ter kokusuyla tuhaf bir baş dönmesi yaşardı. Bazen de çevresindeki onca harekete rağmen, uyuşuk adımlarına söz geçiremez olurdu. Arkadaşının kız kardeşiyle kısa bir tanışıklıktan sonra evlenmiş; bir süre sonra kadın, karşı komşunun Almanya’da ki oğluyla kayıplara karışmıştı. Arkadaşı, mahcup ve öfkeliydi kız kardeşine. Tıpkı bitkiler gibiydi tutunmaya çabaladığı hayat; zorlandıkça daha da sertleşiyordu. Sesi sese ulaştıran her bir yüz, yabancıydı artık. Yaşadıklarında belirleyici bir iz aramıyor, sadece çalışıyordu ırgat gibi. Memleketine döneceği günlerin hasretiyle, ablalarının güvenini tekrar kazanmak hayaliyle kefil olmuştu kendisine.  Bir sabah, dükkanın kepenklerini açarken bayılmıştı. Dudaklarının arasından sızan köpükler, nefes almasını zorlaştırmış; bilincini kısa bir anlığına yitirmesine yol açmıştı. Ekşimsi küflü bir tat vardı ağzında ayıldığında. Başında Osman’ın buruşmuş, telaşlı yüzü belirmişti. Peşinden söylenerek salona giren patronunun suratına, -en çalışkan elemanının bu hali-, ister istemez bencil bir ifade yerleştirmişti.

 



Doktor, sara krizi geçirdiğini söylediler. Temporal Lob Epilepsi, ilaçla tedaviye rağmen nöbetlerle kendini gösteriyordu. Son dönemde giderek ağırlaşan ve felce doğru ilerleyen komplikasyonlar nedeniyle ağır stres altındaydı. Düzenli bir bakıma ihtiyacı vardı. Oysa, Beyoğlun’da ahşap bir binanın rutubetli havasında oturuyordu. Büyük bir ihtimalle, tutuklu olduğu yıllarda başına aldığı darbeler hastalığına sebep olmuştu. Sonunda börekçi salonuna da gidemez oldu. İşini kaybetmişti. Çok sevdiği arkadaşı, yeni evlendiği karısının ısrarı üzerine bağlarını kopartmıştı onunla. Kiracı olduğu evden de atılınca sokaklarda dilenci olarak yaşam savaşı vermeye başladı. Çevredekilerin, onu tanıyanların verdiği yemekle karnını doyurup, para toplamaya başladı.  Bir yandan da tanıdığı bir esnaf aracılığıyla topladığı paraları bankaya yatırtıyordu. Yaş ilerse de; parklarda, camilerin avlularında ya da yazın okul bahçelerinde yatıp kalkıyordu. Yağlı, düğümlenmiş beyaz saçlarının arasında gezinen parmakları; anasının dokunuşlarını anımsatmıştı uzandığı bankta. Ellerini öylesine güçlü sürtmüştü ki saçlarına; biçareliğine inat, anılarda yaşamaya devam ediyordu var gücüyle. İhtiyatla doğrulup yattığı yerden, sırtına yerleşmiş kamburuna homurdanarak söylenmişti. Geçirdiği ataklar da sıklaşmıştı. Sessiz, boyun eğen bir gülümsemeyle önünden geçmekte olan insanlara hikayeler yazıyordu içinden. Kimi zaman sıcak bir çayın içine bir damla gözyaşı dökülür, birden dalgınlaşıveren gözleriyle yaşayamadıklarını hayal ederdi. Çoğu kez hayal ettikleri abartı gelir, düşüncelerinden kaçmaya çabalar ve gerisin geriye yüreğine çarpardı hissettikleri. Titreyen elleri, cebine doldurduğu sigara izmaritleriyle baş edemiyordu artık. Toz, gözyaşı; sözleşmiş gibi nefesini, gözbebeklerini esir almışlardı. Ve bazı sabahlar, yanda ki bankta, ondan çaldıkları kuru ekmekleri tıka basa ağzına sokuşturan tinerci çocuklara acıyla bakardı. Korkardı onlardan. Evsizler, kendilerini her şeyden korumak zorunda kalırlar. Köpekten, insanlardan, soğuktan aynı zamanda. Sırf bu yüzden yerini değiştirip, korunaklı ve güvenli  bulduğu otogara sığınmıştı. Kış bastırmış, mavi gök pusulamıştı. Kar ve soğuk sınıyordu yaşlı, hasta bedenini. Bir ara tuvalete gitmek için yerinden kalktı. Dalgındı. O an, geri geri manevra yapan otobüsü fark edememiş, otobüsün altında sürüklenmişti. Kimse görmemiş, sesi bile çıkmamıştı. Üzerinde sadece üşümemek için giydiği poşet vardı. Ardında bir de miras bırakmıştı. Bankada yüklü bir para birikmişti. Avukat aracılığıyla ablaları ve enişteleri veraset ilamı alarak biriktirdiği ne varsa çektiler bankadan. Kimsesiz sevgisiz bir anda ölüm yakalamıştı onu. Gitmek istememişti herkes gibi. Hayata biriktirdiği paralarla sefalet içinde veda etmişti. Ertesi gün ” Poşetli Dede” dramı üçüncü sayfa haberlerindeydi.  Memleketine getirmişlerdi cenazesini. Kara kışı, beyaz düşlerle ve kar kokusunu da içine çekerek uğurlamıştı belki de…

 

                                                                                                                           Beyhan Özer

 


21 Eylül 2019 Cumartesi

ANNEM YOK ÜTÜ VAR




        Çocukluğuma dair anılar kendine özgü bir iç görü ile yaşadığım ve paylaştığım zamana anlam katıyor. Biliyorum ki gerilerde kalan çocuk gülüşler çıkarsız bir senfoni. Koşmanın, gülmenin ve Lunapark'ın büyüsü...Yüreğime asılmış bulanık çizgiler ve gözlerimin arkasında dopdolu bir noktaya ulaşmış özlem ıslaklığı... Adeta bir rüyanın sisi gibi dağılıyor boşluğa.

Annem acısını on beş gün sonra derin bir uykudan uyandığında unutmuş teyzemlerin anlatımına göre. Hamileliğinin son evresinde bavulunu tam da hazırlamak üzereyken sancısı tutar, Maltepede ki şirin evimizde.

Anlatılanlar hayalimde romansı bir tat bırakıyor aslında bu doğuşa dair;

Karanlıktan planlanmadan ısmarlanmıştık dünyanın biricikliğine. Hastaneye yetişemeden ebenin yardımıyla ivedilikle omuş her şey. Birden hayata kısa keskin hıçkırıklarla merhaba demenin heyecanı sarmış ortalığı. İkizler geliyordu. İkiz kardeşimden sonra ben de özgürlüğümü ilan etmişim. Sonuçları hesaplayamamış olabilirim ama dönüşte okşamış olmalıyım o güzel başını canım ikizimin. İnsan böyle anlarda anlam yüklerdi karındaşına. Doğumdan sonra ince gözyaşları on beş gün annemin komaya girmesiyle akmıştı endişeli yüreklere. Sanrılı günler bir süre sonra geride kalmıştı. Zaman düşünebiliyor mu bilmiyorum...
Sadece sözler yetersiz kalır birbirlerine her daim kentlenmiş ikiz kalpler için. İlk sözcüklerde aramızda oluşturulan lakaplar; Tinde ve Nenno gibi. Aile'nin en kıyak küçükleri olarak ablamların bizleri paylaşımlarında ikinci anne oldukları eşsiz sevgi. Evin Ajanda Tinde ve Nennosunun her türlü tamirat işlerinde kendilerini usta görmeleri ise ayrı bir detay. Gaz sobasının arkasına geçip kömür karası suratların bilmiş telaşı görülmeye değermiş doğrusu. Bilmeden içilen gazlar, düğünlerde  annemden habersiz çekilen poz poz resimler, bale sevdası, her 23 Nisanda okulun gözdesi ikizlerin hazırlanışı v.s. Aynı yumurta ikizleriyiz biz. Tıp dilinde sonradan doğan büyük olur.  5 dakika büyüğüm anlayacağınız.  Fotoğraflarda hep net, keskin bakan Reyhana göre masum ifadeliymişim aslında. Yaramazlıkların gölgesinde kalmanın sırrı bu olsa gerek. Nedense olayları sakinleştiren , yorumlarında hak verilen karakter olarak şanslı olmam o masum ifademin zaferidir diyebilirim. Bazen fevri davranan Reyhana gönül koyulurdu. Bu tedirginliği yok etmek benim için ise çok kolaydı. Böylece eski lüksümüze geri döner, bir sonra ki yapılacakları planlardık yine." Bugün pazar ikizler azar" sözünü ablamlar boşuna zikretmiyorlardı. Yıllarımı özgürce haykırdığım bir gökyüzü canım ikizim.

Annemin çehresinde koruyucu şefkatli dinginliği keşfediyor olurdunuz. Onu üzmüş olduğu şeylere sergilediği sessiz olgunluğunun farkındaydım. Koruyucumun sevgi bolluğunda soluklanmak; melek gibi gülümseyişiyle kül rengi sarı saçlarına sinen güven kokusu ile büyümek. Kalp kırıklıklarımızda, birbirimize küstüğümüzde gözyaşları içinde tekrar kucaklaşmayı öğreten annem ve büyüdükçe artan yalnızlık... Hatalar karşısında çaresizliğe düşmemek ve de yanlış anlaşılmak. Çocuk olmak her şeyi affediyor ya! ne güzeldi.

Fatih'de Köşesaray apartmanının o sıcacık dairesinde içilen çaylar; komşulara yapılan özel danslar, anne poğaçaları eşliğinde konuksever o evin kendine has kokusu nasıl unutulur? Çocukluğumun o bal tadı anıları...hiç eskitemediğim gönlümde demir atmış nice hikayeler biriktirmişim. Yazlık evimize gölge eden tombul elma ağacım, kumsalda ki nemli havlum, renkli boncuklarım ve bal rengi saçlarıyla el sallayarak gelen bahar gözlü annem nerede? Şimdi içimde çocuk sesler, bazen hevesle fısıldamakta ruhuma biz buradayız diye.  Altı yaşında geçirmiştim sarılık hastalığını. Haziran ayına denk gelmişti.  Çınarcıkta yazlık evimizdeydik. Annemin ısrarı sayesinde titiz bakımıyla hastane yerine evde tedaviyi uygun görmüştü doktorum. Yatak istirahati şarttı bu illette. Oysa dışarıda mevsimin en hararetli sıcağında tanıdığım tüm çocuklar denize girmekteydiler. Alınan mandolinimle vakit geçirmek zamanı susturmasa da öylesine ilgi görürdüm de ailemden, neredeyse hasta olduğuma şükrederdim. Gün boyu dinlenmiş bedenim gece olduğunda odada yanan yeşil ışığa hapsolur, içimden bildiğim masalları tekrar ederdim. Zerafetle ayrıldığım o odadan hep nefret etmiştim. Canımı daha fazla yakmasın diye rol yaptığımı anlamayan hemşire de beni öperek yollardı her defasında. Faytonun masalsı ferahlığı içinde masum düşlere dalar bazen gözyaşlarım tozlu yolda ilerlemekte olan faytoncunun dikkatini çekerdi. Bir umut arardım gözlerinde. Klinikte açık mavi döşemenin hıçkırığıma karışmış gölgesi melankolik mizacıma uyum sağlardı. Annemin her karşılanışımda ruj kokan teni mest ederdi beni. İkiz kardeşimle içilen buz gibi limonatanın hazzı, yenmeyen köftelerin onun yardımıyla buzdolabı arkasına atılması dayanışmanın en güzel örneği sayılabilirdi. Hafızamda yer etmiş güven veren dokunuşların sahibiydi ailem. Kimi kez o beyaz üniformanın sahibini sorguluyorum. Reşat Kaptan seni, yani babamı. Yıllar sonra annemin amansız hastalığının zorlu geçişlerinde fotoğraflar netleştiğinde; anne-baba aşkının hayal kırıklığına seyirci olmayı hazmedemediğimi görüyorum. Sen beyaz kahramanım...dev dalgaların, okyanusların dili, coşkusu. Sevgili canım babam, annemin hemen vefatından hemen sonra evlenmeni yadırgamıştım. Kırgındım. Küsmüştüm kahramanıma. Veda etmiştin bana. Tutunamamanın, seni kaybetmenin annemin aşkını bir çırpıda bitirişini anlayamamıştım işte. 

Uçarcasına bir yaratılışın öyle eksiksiz öyle artıksız, soğuk çehrelerin, zavallıların çabası bu dünya. Ucuz bir barış salık verir içinizde. Belki daha iyidir kavgalar, kabullenişler. İsimsiz bir yabancılık ya da çocuksu bir korku yapışmıştır izinsizce. Tıpkı annemin ölümü gibi bir bulut kaplamıştır bahar havasını. Evlilik çocuk derken zaman çarkında çıplaksınızdır. Onun gözleri kapandığında içimde ki çocuk birden büyüdü. Zamanın içine büründüğünüzde fotoğraflar hafızaya akmaya devam eder sanki. Sıcacık gaz sobasının ısıttığı oturma odasının kapalı balkona açılan kapısından nemli çamaşır kokusu karışır düşlerime. Sobada titreşen alevlerin dansı gümbür gümbür sesi mayışmış bedenime huzur salardı. Bazı geceler odada ki sükunet bozacının haykırışı ile birdenbire bozulduğunda annem bu durumu yararına kullanarak bizi masum bir korkuyla yatağa yatırırdı. Yatağın içinde sokaktan geçen bozacının -Bozaaaa- diyen sesi her yükseldiğinde Reyhanla birbirimize terleyene kadar sarılır hemen uyumaya çalışırdık. Ah ergenlik dönmelerimiz... O yıllarda evlerde paralel telefonlar vardı. Biri yatak odasında diğeri de yatak odasında. Annem uyumadan önce diğer odada ki paralel telefonun fişi çekilir, belli belirsiz işitilen horlama sesiyle harekete geçilirdi.  Telefonun üstüne babam kilit koydurmuştu uzun sefere çıkmadan. Ne hainlik! Tabii çözümü bulundu. Yalnız olan çatallara olmuştu. Bu yüzden hemen hemen tüm çatallar eğriydi. Reyhanın sabaha kadar erkek arkadaşıyla konuşması uykusuz kalmama sebep olsa da ; bir yıl sonra aynı şeyleri ben ona yaşatmıştım. Nedense onu hep geriden takip etmiştim.

Bize özel kahvaltı sohbetleri bazen annemin şiirleri ile coşardı. Böyle anlarda bahar gözlerinde ki yaşlara engel olamazdı. Biriktirdiği yaşlar göz pınarlarından sızarken hala anne tebessümünü korurdu. Bir de elinde sımsıkı tuttuğu genç kızlığında yazılmış olan şiir defteri bulunur; omzunun üstünden pencereye bakarken içli cümlelerin havasına girer, duygu yüklü sesi mısralarını tamamlayamaz gittikçe yavaşlardı. Gözleri kah uzaklara kah çay bardağına dalar, kızaran gözlerini kırpıştırırdı. Eliyle düşen yaşlarını zerafetle siler, annesini özlediğini dile getirirdi. Etkilenirdik özleminden. Çünkü anneler ölmezdi, ölemezdi bize göre. Allah sıralı ölüm versin dediğinde ise bembeyaz tenine, o şefkatli kollarına atılırdık.

Sonsuz bir aylaklık, şımarıklıktı çocukluk. Ya şimdi? Annem yok ütü var... İsyankar bir tavır, nedensiz bir kaçış bu. Sorumluluklarımın çaresiz savunucusu, sonsuz inat belki de.

Yalan söyleyen dillerde, sıkılmış suratlarda, sevgi dilenişlerinde soruyorum dalgaların üzerinde seken martılara? Kaptan babamın gemisini, annemin beyaz tayyörlü melek halini...Ya da Cerrahpaşa hastanesinde uzak yol kaptanı biricik aşkı Reşat Kaptanı hemşireler ve doktorlara ilan edişini... Kül rengi sarı saçlarının, boynundaki gül kurusu eşarbının ruj kokusuyla bütünleşmiş perisi "seni çok özlüyorum." Kimi kez o attığın kahkahaları başka seslerde buluyor kimi zaman bir yürüyüşün peşine takılıp adımlarını sana benzetiyor ardından uzun uzun seyrediyorum.

                                                       Beyhan Özer