Ruh etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ruh etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ekim 2020 Cuma

DENEME


                                                          GÖNÜL İSTERKİ...

 


                                 
     Bazen gönülden gider cümleler, bazense gönül koyar. Bir de can-ı gönülden davranır sevdiklerimiz... Kendi bahçenize sınır çizmişsinizdir aslında. Boşluklar açılır, yerlerini çokluklar doldurur. Seçerken yoksullaştırdığınız iç sesinize kalabalık karışmıştır. Yaşanılan her şey, hiç olanı göndermiştir can-ı gönülden. Ya geniş gönüllülere ne demeli? Onlar hoşgörülükleriyle kazanmışlardır ruhları. Kaldı ki rahat tutumları mutsuz eder eş, dost, akrabayı. Ancak kul köle olunmak şartıyla  esirgemezler kendilerini. İyilik yapmaya devam ettikçe başarılı olursunuz çooooookkk rahat yüreklerinde. Niçin mi? Aldırmadıkları tekil davranışlarında ölümsüzdürler de ondan. Gelgelelim ayran gönüllülere nazaran masumdurlar da! Gerçi zorla olmaz  bu işler de. Keyiflerinin kahyası olduklarından, duyguları istatistiksel olarak inişli çıkışlıdır. Tutsak değillerdir ne gelene ne de gidene. Diğer hevesleri keşfetmeye meyillidirler kaybolmamak için.

   Gözyaşlarını sizin için tüketen insanlar vardır. İşte bu kişilere gönülden borçlusunuzdur. Sizinle bütünleşen, sizi büyüten bağlılıklarından söz ediyorum.  Doymuş beyinlerinden, komşusu açken tok olmayanlardan hani. Kucaklayıcı, olanaklarını seferber etmiş yakınlıklardan; biz olmaya isteklilerden... Yalnız, öyle olur olmaz gönlünü bir hiç uğruna kaptıranlara üzülmüyor değiliz. Aşırıya kaçmışlardır ister istemez. Hayalleri ise sonsuz... Gözlerini yummuş, kendi üzerlerine kapanmışlardır. Yokluk, ayrılık biçilmiş kaftandır hüzünlerine. Durgun cennetlerini ulaşılmaz çabalarına ortak etmişlerdir.

                                                                Mevlana:

             
                             "Hadi yaramı sarmaya merhemin yok, yalandan da olsa gönül alamaz mısın" demiş.


      Gönül zarif olmalı. Beğenilmek, kabul görmek; kısacası gönül okşanmak ister. Çoğu kez kırgınlıklar onarılmaz hal almıştır. Fazlalıkları gönülden çıkarmanın yollarını arar durursunuz.  Bir hışımla içeri girenleri hatır gönül tanımadan kovmaktır dileğiniz. Ve siz dağınık, meşgulken, bir gönül rahatlığına ihtiyaç vardır.
                                                 


        
            
            

 

 


18 Nisan 2020 Cumartesi

ÖYKÜ




POŞETTEKİ MİRAS

 

Hüseyin, Erzurum’un Aşkale köyünde doğmuştu. Babası vefat etmeden önce Kemeraltı’da Ehram dokumacılığı yapardı. Üç kız kardeşin en küçüğüydü. Aralarında tek okuyandı. İlkokul ilk, 1950’lerde eğitime geçmişti köylerinde. “Erzurum’a kış yakışır” derdi anası. “Yağan kar, bedeni üşütse de anıları taze tutar, her günü başka bir şekilde kurar” derdi. Bazen ağrıyan bacağını ovuşturarak evlerinin zemininde yemek pişirirken, tahta pabucunun taşlıktaki ahenkli sesiyle koşturup durur; büyümeye başlamış oğlunu okul dönüşleri türküleriyle karşılardı. Kışın soğuğu, ellerini yıkamaya bile üşendiriyordu her defasında. Hem sitemle hem de özveriyle sıcak maşrapayı uzatıyordu o an ana yüreği. Kömür ya da patates almaya kilere girdiklerinde, haylazlık bu ya, anasının beline bağladığı kuşağın bağını çözüp, kaçardı. Koloni şeklinde yaşanılan köy evlerinde, zaman olması gerektiği gibi samimi ve menfaatsizdi. Kadınlar ortaklaşa iş görürler; kimi kez tanrı misafiri ocaklarında demlenen çayların muhabbetiyle günü öldürürlerdi. Bahar aylarında evlerine kışlık tüketilecek el makarnası, çorbalık; yufka gibi yiyecekleri kuruturlar, birlikte makarna keserlerdi. Erzurum’un uğunduğu yüreklerde, evlere dair sohbetlerde, yol izlerinde, kar kokusunda, kapıyı döven ayazında, ezgilerinde, tutsak olunmuş bir mutluluk, ortaklık hakimdi. Anasının geceleri kısık ve yorgun çıkan sesi, evin direği diye seslendiği oğlunun yüzüne ağırbaşlı bir ifade yerleştirirdi. Karşıda tüten bacaların, derinden duyulan trenin düdüğü ve kocaman gülüşlü ablalarının; sıvaları dökülmüş duvarların, yanan odun sobasının sıcaklığında onda yarattığı bir iç çekiş, hüzün vardı. 15 yaşındaydı. Babasının vefatından sonra, ailesine bir şekilde maddi olarak katkıda bulunması kaçınılmaz olmuştu. Okul çıkışları bir çorbacıda iş buldu. Lokantanın sahibi, uzun boylu, bir asker gibi dimdik, kara bıyıklı babacan bir adamdı. Konuştuğu zaman bıyıkları oynuyor, yüzü kırışıyor, parlak gözleri hüzünle karşılıyordu içeri girenleri. Siyasi olaylarda tek oğlu hapse atılmıştı. Yaşama sıkıntısının insanlara kin yüklediğinin farkında olunan bir zamandı. Halkın özgürlüğünü, mutluluğunu sağlayacak arayışlar, üniversite gençliğinin çıkmaz yollarıydı kimi kez. Halk sokaklarda, ortak yaşanılan mekanlarda huzursuzdu.  Bir akşam dükkana iki polis gelmişti. Polislerden biri sürekli ellerini ovuşturup, bir şeyler mırıldanıyordu. Karşı masada; suskun, çorbasına kilitlenmiş gözleriyle kıpırdamadan duran gence dik dik bakıyordu. Annesi Hanife abla, arkada, mutfakta bulaşık yıkardı. Hukuk bölümünde okuyan evladı için gece gündüz çalışıp didinirdi. Etraftakilerin dükkandaki gerginliğe karşı kayıtsız, sanki görmüyormuş gibi olağan tutumları tuhaftı. Lokantanın sahibi Fikret amca – Mahvoldu delikanlı! diye ekledi. Ertesi akşam işe gittiğinde Fikret amcanın başını kaldırmadan –tutukladılar onu- deyişi, Hüseyin’in saf ve çocuksu yüreği ustasına acımıştı. Bulaşıkçı Hanife ablanın nemli gözlerinde de hep çaresiz bir bekleyiş olacaktı.

 


Son yıllarda meydana gelen gençlik hareketlerinin şiddete dönüşmesi, köyün yaşlılarını da tedirgin ediyordu. Özellikle Atatürk Üniversitesi’nin bu olaylarda yer alması, ailelerin endişesini bir kat daha arttırmıştı. Çevrede konuşulan Marksist akımlar, köyleri bile anarşi kargaşasına sürüklemişti. Zavallı Hüseyin de çorbacıya gelen eylemcileri ilk başta yadırgasa da anlamaya çalışıyor; aralarındaki başkaldırıya saygı duyuyor, kendini yakın hissediyordu fikirlerine. Bu tavrını gündemi takip etmesine, çok gazete ve eline geçen kitapları okumasına bağlıyordu elbette. Kişiliğine bir an önce olgun bir adam havası vermekti amacı. Belki de yaşına heyecanlı ispatlar gerekiyordu. Kulağında kalmış melodiler, kırık dökük sesiyle; o gece evin yolunda eşlik ediyordu yalnızlığına.  Ağaçlardan ıslak betonlara sanki sonsuz bir iç sıkıntısı düşüyordu. Yağmurdan başka ses yoktu.  Aklınıza takılan karmaşık fikirler, bazen  yapayalnız dağılır boşluğa. Yürümekten ve düşünmekten ya da  değişen ve değişmeyenle gidilen yollardı korkular. Sığınışlarla örülü dünyasında, kesik kesik üfleyişlerle ilerlerken, mahcup dudaklarını büzerek evin yolunu tutmuştu yine. Kimsecikler yoktu sokakta. Kız Sami’nin (market) köşesinden döndüğünde aniden irkildi. Maskeli iki kişi telaşla ellerinde afiş, sessizce kayboldular karanlıkta. Birden siren sesi duyuldu. O anda bu durum, karşı kaldırımdan geçen bozacının da dikkatini çekmiş, arabasını çekmişti sağa. Bozacının soğuktan kızarmış yüzü, acı duyuyormuş gibi gerilmişti. Dişlerini sıktı ve polislere bir küfür salladı. Kaçan iki kişiyi yakalamamışlardı ama gariban adamı, tutumundan dolayı şüpheli görüp polis otosuna tıkmışlardı. Oysa herkes tanırdı onu. Çolaktı. Ufak tefek bir adamdı. Kaç defa –içimden geldi- diyerek ısmarlamıştır bozasından öğrencilere. Onun da bir karın ağrısı vardı herhalde… Günleri ve geceleri esir alan sokak çatışmaları, sloganlar; savrulan hayatları beraberinde getiriyordu. Sanki gerçekler söz sağanağında gitgide kayboluyor, dile getirilmeyenler sır olarak etrafta dolaşıyordu. Anası ve iki ablasına, daha kolay daha yaşanılır bir hayat sunmak isterdi. Arkasında yetişmesi gereken yolun direnişi, genç yaşına rağmen güçlüydü ona göre.


Akşamları, sedirin üzerinde ablalarının el işi yaptıkları yünlerin rengarenk ipliklerine dalar, ıhlamurun rehavet veren baygın kokusunda yumuşaklık sarardı bedenini. Evin bu doğal hali, derisine kazınmıştı. Yorgun düştüğünde anasının elleri saçlarında gezinirken; sabun kokusu bir bahar esintisi gibi burnunu ele geçirirdi. Bir de gözlerindeki teselli… O anlarda gevşek ve belirsiz düşlere dalardı.

 


Günler böyle akıp gidiyordu. Hüseyin’in düşünceleri, görüp tanık olduklarıyla coşkundu.. Tarih bölümünde okuyan bir arkadaşının ondan yardım istemesiyle başlamıştı her şey… İlk defa kendini önemli görmüştü.


-Hayatı daha net bir şekilde düzene sokmak gerek. Devrimin yaşattıklarına katlanmak, razı olmak.- diyordu arkadaşı. Terlemiş yüzünden süzülen her bir damla; sert yağlı saçlarının ona kattığı isyankarlıkla bütünleşiyor gibiydi. Vakur bir edayla sakalını çekiştirerek, derin derin iç çekiyor, bir yandan da süzüyordu Hüseyin’i.


 Böylesine bir misyonu hafızasına katması; zor ama alıştığı sıkıcı hayatını kısa da olsa unutturacaktı. Sadece bir öğrenci,  garson değil; her yerde ve her zaman kendisi olabileceği bir kimliğe bürünecekti. Tek kaygısı verdikleri görevi başaramamak, yarım bırakmaktı. Bir yerlere tutunma isteği içinde, gireceği tehlikelerle baş edebilirdi artık. Aynaya baktığı zaman, erkeksi, kararlı ve büyümüş olduğunu görebiliyordu. Yeni bir sürecin başlangıcıydı. Afiş asmak, bildiri dağıtmak. Bu kadardı işte… Ancak bir müddet sonra; şehir içindeki protesto ve eylemlere de katılacaktı. Oysa hayat namuzsuzca bir kavga gibi içine çekmekteydi onu. Sokak sokak koştukları bir gece; ansızın tek başına dona kalmıştı sokak lambasına yapışmış uçurtmanın önünde. Tıpkı babasının yaptığına benziyordu. Rüzgar, deli coşkunluğuna izin vermişti uçurtmanın. Şehrin anarşisinden kopup, gecenin uykusuzluğunda, ölgün ışığa dolanmış, karşılamıştı yalnızlığını. Birden tenhalaşan yüreği irkildi. Ve bir silah sesi duyuldu. Dilinden kopan çığlıkla aptallaşmış; elleri usul usul yayılan kana bulaşmıştı. Omuzunda buz gibi bir ürperti…  Yere yığılıvermişti. Anası ve iki ablası, o an; sanki dev bir projeksiyonla gözlerinin önüne yansır gibi oldu. Diğer her şey küçülmüştü. Dehşet soluduğu suçlu nefesi çaresizdi. Pişmanlığının yanı sıra, bir yerlere tutunmaktı içindeki ezginliği aslında. Polisler, ruhsatsız tabanca da bulmuşlardı üzerinde. Yaptıkları onu uçurumun kıyısına getirmişti. Sonrasında garip vurgulu, yabancı tınılı, soğuk sözlerin sarmaladığı hapishane günleri… Tam on yıl hapis yatacaktı. Anası üzüntüden felç geçirmiş, kız kardeşleri de onu suçlamışlardı cezaevi ziyaretlerinde. Ne yazık ki nice sonra, ne görüşe gelmişlerdi ne de yazılan mektuplara cevap verilmişti.

 

Yolun bittiği yerde; hayattan, insandan umudu kesen pürüzlü duvarlar örülecekti dünyasına. Ama olan olmuştu. Gençliği bastırılmış ve sessizleşmişti. Güneş gri bir perdenin ardında yastaydı şimdi. Kimi kez, Doğu’nun türküleriyle, dilsizleştikleri anları paylaşırlardı. Kavuşamadıklarıyla, geride bıraktıklarıyla bütünleşen içli türkülerdi mırıldandıkları. Tahliye olduğunda; cezaevinde kader birliği yaptığı arkadaşıyla İstanbul’a göç ettiler. Hayata yeniden karışıp, geçmeyeceği sandığı buhranlı hapishane günlerini geride bırakmaktı amacı. Bütün belirsizliklere rağmen, çok şey öğrenmişti geçen on yılda. Arkadaşı Osman’ın tek odalı evinde, akşamları pencerenin önündeki gaz lambasının ışığında gözlerini yumar; dudaklarının köşesinden sarkmış sigaranın dumanıyla hatıralara karışırdı. Yer yatağının nemli döşeğinde, tutuk tutuk gülümserken; -herkesi dinle ama kimseye aldanma- diye nasihat verirdi kendi kendine. Tavsiye üzerine börekçide iş de bulmuştu. Adımları küçük bir çocuğun çekingenliğinde, bazen hoyrat bazen de huysuzdu. Tarifsiz bir şekilde toplamıştı kendini. Ancak, baştan sona her şeyi, ailesi olmadan yaşamak ve o gücü bulmak yüzeysel bir varoluştu ona göre. İçinde yaşatmaya çalıştığı çilekeş anasının vefat haberi sarsmıştı onu. İçine kapanmıştı. Yaptığı işten keyif almıyordu ama para biriktirmeye başlamıştı bile.  Kırışmış önlüğüyle masadan masaya koştururken, müşterilerin iştahla yedikleri börekler midesini bulandırır; kurnaz bakışlı dükkan sahibinin dumana karışmış ter kokusuyla tuhaf bir baş dönmesi yaşardı. Bazen de çevresindeki onca harekete rağmen, uyuşuk adımlarına söz geçiremez olurdu. Arkadaşının kız kardeşiyle kısa bir tanışıklıktan sonra evlenmiş; bir süre sonra kadın, karşı komşunun Almanya’da ki oğluyla kayıplara karışmıştı. Arkadaşı, mahcup ve öfkeliydi kız kardeşine. Tıpkı bitkiler gibiydi tutunmaya çabaladığı hayat; zorlandıkça daha da sertleşiyordu. Sesi sese ulaştıran her bir yüz, yabancıydı artık. Yaşadıklarında belirleyici bir iz aramıyor, sadece çalışıyordu ırgat gibi. Memleketine döneceği günlerin hasretiyle, ablalarının güvenini tekrar kazanmak hayaliyle kefil olmuştu kendisine.  Bir sabah, dükkanın kepenklerini açarken bayılmıştı. Dudaklarının arasından sızan köpükler, nefes almasını zorlaştırmış; bilincini kısa bir anlığına yitirmesine yol açmıştı. Ekşimsi küflü bir tat vardı ağzında ayıldığında. Başında Osman’ın buruşmuş, telaşlı yüzü belirmişti. Peşinden söylenerek salona giren patronunun suratına, -en çalışkan elemanının bu hali-, ister istemez bencil bir ifade yerleştirmişti.

 



Doktor, sara krizi geçirdiğini söylediler. Temporal Lob Epilepsi, ilaçla tedaviye rağmen nöbetlerle kendini gösteriyordu. Son dönemde giderek ağırlaşan ve felce doğru ilerleyen komplikasyonlar nedeniyle ağır stres altındaydı. Düzenli bir bakıma ihtiyacı vardı. Oysa, Beyoğlun’da ahşap bir binanın rutubetli havasında oturuyordu. Büyük bir ihtimalle, tutuklu olduğu yıllarda başına aldığı darbeler hastalığına sebep olmuştu. Sonunda börekçi salonuna da gidemez oldu. İşini kaybetmişti. Çok sevdiği arkadaşı, yeni evlendiği karısının ısrarı üzerine bağlarını kopartmıştı onunla. Kiracı olduğu evden de atılınca sokaklarda dilenci olarak yaşam savaşı vermeye başladı. Çevredekilerin, onu tanıyanların verdiği yemekle karnını doyurup, para toplamaya başladı.  Bir yandan da tanıdığı bir esnaf aracılığıyla topladığı paraları bankaya yatırtıyordu. Yaş ilerse de; parklarda, camilerin avlularında ya da yazın okul bahçelerinde yatıp kalkıyordu. Yağlı, düğümlenmiş beyaz saçlarının arasında gezinen parmakları; anasının dokunuşlarını anımsatmıştı uzandığı bankta. Ellerini öylesine güçlü sürtmüştü ki saçlarına; biçareliğine inat, anılarda yaşamaya devam ediyordu var gücüyle. İhtiyatla doğrulup yattığı yerden, sırtına yerleşmiş kamburuna homurdanarak söylenmişti. Geçirdiği ataklar da sıklaşmıştı. Sessiz, boyun eğen bir gülümsemeyle önünden geçmekte olan insanlara hikayeler yazıyordu içinden. Kimi zaman sıcak bir çayın içine bir damla gözyaşı dökülür, birden dalgınlaşıveren gözleriyle yaşayamadıklarını hayal ederdi. Çoğu kez hayal ettikleri abartı gelir, düşüncelerinden kaçmaya çabalar ve gerisin geriye yüreğine çarpardı hissettikleri. Titreyen elleri, cebine doldurduğu sigara izmaritleriyle baş edemiyordu artık. Toz, gözyaşı; sözleşmiş gibi nefesini, gözbebeklerini esir almışlardı. Ve bazı sabahlar, yanda ki bankta, ondan çaldıkları kuru ekmekleri tıka basa ağzına sokuşturan tinerci çocuklara acıyla bakardı. Korkardı onlardan. Evsizler, kendilerini her şeyden korumak zorunda kalırlar. Köpekten, insanlardan, soğuktan aynı zamanda. Sırf bu yüzden yerini değiştirip, korunaklı ve güvenli  bulduğu otogara sığınmıştı. Kış bastırmış, mavi gök pusulamıştı. Kar ve soğuk sınıyordu yaşlı, hasta bedenini. Bir ara tuvalete gitmek için yerinden kalktı. Dalgındı. O an, geri geri manevra yapan otobüsü fark edememiş, otobüsün altında sürüklenmişti. Kimse görmemiş, sesi bile çıkmamıştı. Üzerinde sadece üşümemek için giydiği poşet vardı. Ardında bir de miras bırakmıştı. Bankada yüklü bir para birikmişti. Avukat aracılığıyla ablaları ve enişteleri veraset ilamı alarak biriktirdiği ne varsa çektiler bankadan. Kimsesiz sevgisiz bir anda ölüm yakalamıştı onu. Gitmek istememişti herkes gibi. Hayata biriktirdiği paralarla sefalet içinde veda etmişti. Ertesi gün ” Poşetli Dede” dramı üçüncü sayfa haberlerindeydi.  Memleketine getirmişlerdi cenazesini. Kara kışı, beyaz düşlerle ve kar kokusunu da içine çekerek uğurlamıştı belki de…

 

                                                                                                                           Beyhan Özer

 


12 Ocak 2020 Pazar

Durum Anlatısı







KAÇAMAK

Elini seyrek beyaz saçlarına daldırıyor muzipçe gülerek. Her zaman olduğu gibi ağzından çıkan o alışılmış iki kelime… Olmazsa olmazı… İç çekmesi, oflamaları; yapamadıklarına direnen bir dildi sadece. –Yazlığa mı gitsek?- diye soruyor. Yüzüne bakıyorum. Rengi değişsin, mutlu olsun istiyorum. Hazırım, hazırım elbet. Yazlık ev için pek de niyetim olmadığını söylersem, ne der? –Televizyonu da İstanbul’a getirdik. Her yer kazılmıştı ve kimse yoktur şimdi orada- diyorum. İçimde ufak bir isteksizlik. Dışarıda heyecanlı, ılık bir sonbahar havası. Derken arabada bulduk kendimizi. Fazla düşünmeden hızlıca yola çıkmıştık. Tam müziğimizi açıp havamızı bulacaktık ki bizim oğlan yine para istiyordu. Bir kez daha tetikte kalbim. Sağıma dönüp, sıkılan ifadesine, avuçlarının itiraf ettiği terleyişine söz bulamıyorum.  O böyle savaşırken derinlerde bir yerde; biriktirdiği enerjisini her an patlatabilir. İzin vermeyeceğim tabii. Peşi sıra savurduğu cici cümlelerine hak vermiyor değilim. Ne duymayı umuyorsunuz biliyorum.  Artık bir yere gitmenin anlamı kalmamıştı. Yanıldınız. İçini boşaltmıştı bir kere. Nostalji radyoyu açıyor, kendimi bırakıveriyorum oturduğum yerde müziğin ritmine. –Yavaş, yanda arabalar var diye ikaz ediyor. Biraz bozuluyorum. Arsızım. Bedenimi kontrol altına alıyorum sadece. Ellerim hala dans ediyor.  Sanmayın ki hayal kırıklığı yaşıyorum. Bütün beklentilerimi erteliyorum. Feda edişim anlamlı. Dokunaklı bir parça şimdi fonda. -Değişmiş bu dünya. Bu şarkıya sığmak öyle yürek ister-, diyorum. Arada konuşuyorum içimden. Şoförüm, kaptanım hünerlim… Hiç gitmediği, bilmediği sokaklardan tertemiz çıkar; kaybolmaz. İyi, basit, hilesiz, o yarım sesimle gaz veriyorum arada bir. Ey ruhundaki sessizlik! Sen artık daha nereye kaçacaksın? Asma suratını, der gibi bakıyorum ona. Bak telefonun çaldı. Açar açmaz fırça atıyor digitürkten arayan müşteri temsilcisine. Karşı tarafın ezbere hızlı konuşması delirtiyor üstelik. Ne onu anlayabiliyor ne de derdini anlatabiliyor. Zıplıyor direksiyonu kullanırken adeta.  Telefonu kapattığında, bir iki cici cümle daha çıkıyor dudaklarının arasından.


–Bak buradan geçmiştik- diyor. -Hı aaa ne zaman- diyerek suratım bin bir şekil alıyor. –Hani yemek yemiştik şu lokantada- aşina tepkilerime sert bir düğüm atar gibi – Ah sen ah!- diyor. Arada arabayı durdurup, fotoğraf makinasını çıkarıp, harika anlar yakalıyor. Kurşun asker gibi seyrediyorum. Bazen ben de cep telefonumdan aynısını yapmaya çalışıyorum. O da ne ters çekmişim. Yere düşürüyorum telefonu. İstifimi bozmuyor, göz ucuyla süzüyorum, gördü mü diye. Yarım ağızla yandan yandan gülüyor. Yolu yarılarken yazlığa değil de Kıyıköy diye tavlamıştım zaten. Oh çok şükür. Kıkırdıyorum. Radyo çekmiyordu artık. Telefonu kabloya bağlıyor, en sevdiğim popüler şarkıları çalarak mest ediyorum; keyfim ve kahyasını… Kah resimler kah videolar çekip paylaşıyorum sosyal medyada. Ve Kıyıköydeyiz.  Daha önce kaldığımız otele değil de; daha salaş , hatta oldukça salaş bile diyemiyorum, dilim varmıyor bir motelde kalmaya karar veriyoruz. Motel ve restoranın  aynı yerde olması cazip geldi. Tam bir hafta sonu kaçamağı. Eşyaları odaya bırakıyoruz. Küçük el çantam patlayacak gibi, tıklım tıklım. Ah benim gereksiz aldığım onca kıyafet, ıvır zıvırlarım. Gel de çıldırtma adamı. Kremlerim, makyaj çantam, saç bantlarım, tokalarım v.s. Biz kadınların yedekleme ya da adına ne derseniz güzel, bakımlı hissettiğimiz her şey o çantalara güvenle sıkıştırılır. Yani şu Kıyıköy’de de hangisi lazım oldu acaba?


Bir an önce içilecek rakının gırtlağımızdan akıp geçmesini istiyoruz. Onunla başbaşa gitiğimiz her tatil beni çoookk mutlu ediyor. Şöyle karşılıklı kadeh tokuşturmanın neşesi içindeyim. Oturduğumuz masa camının altında ve duvarlara yazılan maniler, notlar, sevgiliye şiirler, memnuniyetler hoşumuza gidiyor. Okuyup, eğleniyoruz. Tecrübesiz ama güler yüzlü garsonla muhabbete dalıyoruz.


-Nerelisin sen, Özbek misin?
-Evet abi
-Adın ne?
-Ali benim adım abi
-Burada Ali diyorlardır sana Asıl adın ne?
-Ulu asıl adım abi
-Ama Ali diyorlar
-Ulu’nun sonunda “ğ” var değil mi?
-Evet abi.
Biraz da sırıtarak,
-İlk söyleyen sensin diyor.
-Benim kardeşimin adı da Batuğ ama bizde sonundaki “ğ” yi kullanmıyoruz.
-Doğrudur abi
diyor.


Tam bir salaş balıkçı görüntüsü dışında, her şey bu kadar mı lezzetsiz olurdu. Mezelerin ikisini şimdiden gönderdik. Tattıkça hüsrana uğruyoruz. Masa camının altına eleştiri yazısı mı yazsam, diye düşünmedim değil. Ha bir de, müziğin sesini kıstırıyoruz, tekrar avaz avaz kendiliğinden açılıyor ses. Bol rakı, biraz peynir, bir meze ile geceyi sonlandırıyoruz. Önemli olan temizlik dediğim odamıza çekiliyoruz. Odadan daha geniş mavi badanalı buz gibi bir banyo… içinde türlü fantezi düşlenebilirdi ama kapıyı açtığınızda anında vazgeçilebilecek serinlikte. Neyse içinde kaybolduğum o yatak, sabahın ezan vaktiyle yerimden sıçratıyor. Kıpır kıpırım. Gıcırdayan yatakla, fenalık basıyor. Kirli beyaz dantelli perdeyi aralıyorum. Deniz görünüyor, hava puslu. Uyumayı deniyorum. Yanımda püf diyen soluğuyla gıdıklanıyorum.  Nefesi boynumda. Camı da açamıyorum.  Can’ım –üşürüz kapat der. Başımı kaldırıp diğer yatağa geçsem, üstelik orası daha geniş. Nedense gece bu yatağa sığışmak istemişiz. Üşüdük herhalde. Soğuktur orası. Bir adım ötesine cesaretim yok. Bütün  eşyalarımı; kıyafetlerimi, makyaj malzemelerimi saçmışım bir güzel. Kafam iyi olmuş anlaşılan akşam. Aniden göz göze geliyoruz. Sıvışalım buradan diyoruz. Hooop atlıyorum üstünden. Odanın kapısını çekip dışarı çıktığımızda mahcuptum sanki. Ne de olsa aşk yuvasından fırlamıştık.