Aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Nisan 2020 Cumartesi

ÖYKÜ




POŞETTEKİ MİRAS

 

Hüseyin, Erzurum’un Aşkale köyünde doğmuştu. Babası vefat etmeden önce Kemeraltı’da Ehram dokumacılığı yapardı. Üç kız kardeşin en küçüğüydü. Aralarında tek okuyandı. İlkokul ilk, 1950’lerde eğitime geçmişti köylerinde. “Erzurum’a kış yakışır” derdi anası. “Yağan kar, bedeni üşütse de anıları taze tutar, her günü başka bir şekilde kurar” derdi. Bazen ağrıyan bacağını ovuşturarak evlerinin zemininde yemek pişirirken, tahta pabucunun taşlıktaki ahenkli sesiyle koşturup durur; büyümeye başlamış oğlunu okul dönüşleri türküleriyle karşılardı. Kışın soğuğu, ellerini yıkamaya bile üşendiriyordu her defasında. Hem sitemle hem de özveriyle sıcak maşrapayı uzatıyordu o an ana yüreği. Kömür ya da patates almaya kilere girdiklerinde, haylazlık bu ya, anasının beline bağladığı kuşağın bağını çözüp, kaçardı. Koloni şeklinde yaşanılan köy evlerinde, zaman olması gerektiği gibi samimi ve menfaatsizdi. Kadınlar ortaklaşa iş görürler; kimi kez tanrı misafiri ocaklarında demlenen çayların muhabbetiyle günü öldürürlerdi. Bahar aylarında evlerine kışlık tüketilecek el makarnası, çorbalık; yufka gibi yiyecekleri kuruturlar, birlikte makarna keserlerdi. Erzurum’un uğunduğu yüreklerde, evlere dair sohbetlerde, yol izlerinde, kar kokusunda, kapıyı döven ayazında, ezgilerinde, tutsak olunmuş bir mutluluk, ortaklık hakimdi. Anasının geceleri kısık ve yorgun çıkan sesi, evin direği diye seslendiği oğlunun yüzüne ağırbaşlı bir ifade yerleştirirdi. Karşıda tüten bacaların, derinden duyulan trenin düdüğü ve kocaman gülüşlü ablalarının; sıvaları dökülmüş duvarların, yanan odun sobasının sıcaklığında onda yarattığı bir iç çekiş, hüzün vardı. 15 yaşındaydı. Babasının vefatından sonra, ailesine bir şekilde maddi olarak katkıda bulunması kaçınılmaz olmuştu. Okul çıkışları bir çorbacıda iş buldu. Lokantanın sahibi, uzun boylu, bir asker gibi dimdik, kara bıyıklı babacan bir adamdı. Konuştuğu zaman bıyıkları oynuyor, yüzü kırışıyor, parlak gözleri hüzünle karşılıyordu içeri girenleri. Siyasi olaylarda tek oğlu hapse atılmıştı. Yaşama sıkıntısının insanlara kin yüklediğinin farkında olunan bir zamandı. Halkın özgürlüğünü, mutluluğunu sağlayacak arayışlar, üniversite gençliğinin çıkmaz yollarıydı kimi kez. Halk sokaklarda, ortak yaşanılan mekanlarda huzursuzdu.  Bir akşam dükkana iki polis gelmişti. Polislerden biri sürekli ellerini ovuşturup, bir şeyler mırıldanıyordu. Karşı masada; suskun, çorbasına kilitlenmiş gözleriyle kıpırdamadan duran gence dik dik bakıyordu. Annesi Hanife abla, arkada, mutfakta bulaşık yıkardı. Hukuk bölümünde okuyan evladı için gece gündüz çalışıp didinirdi. Etraftakilerin dükkandaki gerginliğe karşı kayıtsız, sanki görmüyormuş gibi olağan tutumları tuhaftı. Lokantanın sahibi Fikret amca – Mahvoldu delikanlı! diye ekledi. Ertesi akşam işe gittiğinde Fikret amcanın başını kaldırmadan –tutukladılar onu- deyişi, Hüseyin’in saf ve çocuksu yüreği ustasına acımıştı. Bulaşıkçı Hanife ablanın nemli gözlerinde de hep çaresiz bir bekleyiş olacaktı.

 


Son yıllarda meydana gelen gençlik hareketlerinin şiddete dönüşmesi, köyün yaşlılarını da tedirgin ediyordu. Özellikle Atatürk Üniversitesi’nin bu olaylarda yer alması, ailelerin endişesini bir kat daha arttırmıştı. Çevrede konuşulan Marksist akımlar, köyleri bile anarşi kargaşasına sürüklemişti. Zavallı Hüseyin de çorbacıya gelen eylemcileri ilk başta yadırgasa da anlamaya çalışıyor; aralarındaki başkaldırıya saygı duyuyor, kendini yakın hissediyordu fikirlerine. Bu tavrını gündemi takip etmesine, çok gazete ve eline geçen kitapları okumasına bağlıyordu elbette. Kişiliğine bir an önce olgun bir adam havası vermekti amacı. Belki de yaşına heyecanlı ispatlar gerekiyordu. Kulağında kalmış melodiler, kırık dökük sesiyle; o gece evin yolunda eşlik ediyordu yalnızlığına.  Ağaçlardan ıslak betonlara sanki sonsuz bir iç sıkıntısı düşüyordu. Yağmurdan başka ses yoktu.  Aklınıza takılan karmaşık fikirler, bazen  yapayalnız dağılır boşluğa. Yürümekten ve düşünmekten ya da  değişen ve değişmeyenle gidilen yollardı korkular. Sığınışlarla örülü dünyasında, kesik kesik üfleyişlerle ilerlerken, mahcup dudaklarını büzerek evin yolunu tutmuştu yine. Kimsecikler yoktu sokakta. Kız Sami’nin (market) köşesinden döndüğünde aniden irkildi. Maskeli iki kişi telaşla ellerinde afiş, sessizce kayboldular karanlıkta. Birden siren sesi duyuldu. O anda bu durum, karşı kaldırımdan geçen bozacının da dikkatini çekmiş, arabasını çekmişti sağa. Bozacının soğuktan kızarmış yüzü, acı duyuyormuş gibi gerilmişti. Dişlerini sıktı ve polislere bir küfür salladı. Kaçan iki kişiyi yakalamamışlardı ama gariban adamı, tutumundan dolayı şüpheli görüp polis otosuna tıkmışlardı. Oysa herkes tanırdı onu. Çolaktı. Ufak tefek bir adamdı. Kaç defa –içimden geldi- diyerek ısmarlamıştır bozasından öğrencilere. Onun da bir karın ağrısı vardı herhalde… Günleri ve geceleri esir alan sokak çatışmaları, sloganlar; savrulan hayatları beraberinde getiriyordu. Sanki gerçekler söz sağanağında gitgide kayboluyor, dile getirilmeyenler sır olarak etrafta dolaşıyordu. Anası ve iki ablasına, daha kolay daha yaşanılır bir hayat sunmak isterdi. Arkasında yetişmesi gereken yolun direnişi, genç yaşına rağmen güçlüydü ona göre.


Akşamları, sedirin üzerinde ablalarının el işi yaptıkları yünlerin rengarenk ipliklerine dalar, ıhlamurun rehavet veren baygın kokusunda yumuşaklık sarardı bedenini. Evin bu doğal hali, derisine kazınmıştı. Yorgun düştüğünde anasının elleri saçlarında gezinirken; sabun kokusu bir bahar esintisi gibi burnunu ele geçirirdi. Bir de gözlerindeki teselli… O anlarda gevşek ve belirsiz düşlere dalardı.

 


Günler böyle akıp gidiyordu. Hüseyin’in düşünceleri, görüp tanık olduklarıyla coşkundu.. Tarih bölümünde okuyan bir arkadaşının ondan yardım istemesiyle başlamıştı her şey… İlk defa kendini önemli görmüştü.


-Hayatı daha net bir şekilde düzene sokmak gerek. Devrimin yaşattıklarına katlanmak, razı olmak.- diyordu arkadaşı. Terlemiş yüzünden süzülen her bir damla; sert yağlı saçlarının ona kattığı isyankarlıkla bütünleşiyor gibiydi. Vakur bir edayla sakalını çekiştirerek, derin derin iç çekiyor, bir yandan da süzüyordu Hüseyin’i.


 Böylesine bir misyonu hafızasına katması; zor ama alıştığı sıkıcı hayatını kısa da olsa unutturacaktı. Sadece bir öğrenci,  garson değil; her yerde ve her zaman kendisi olabileceği bir kimliğe bürünecekti. Tek kaygısı verdikleri görevi başaramamak, yarım bırakmaktı. Bir yerlere tutunma isteği içinde, gireceği tehlikelerle baş edebilirdi artık. Aynaya baktığı zaman, erkeksi, kararlı ve büyümüş olduğunu görebiliyordu. Yeni bir sürecin başlangıcıydı. Afiş asmak, bildiri dağıtmak. Bu kadardı işte… Ancak bir müddet sonra; şehir içindeki protesto ve eylemlere de katılacaktı. Oysa hayat namuzsuzca bir kavga gibi içine çekmekteydi onu. Sokak sokak koştukları bir gece; ansızın tek başına dona kalmıştı sokak lambasına yapışmış uçurtmanın önünde. Tıpkı babasının yaptığına benziyordu. Rüzgar, deli coşkunluğuna izin vermişti uçurtmanın. Şehrin anarşisinden kopup, gecenin uykusuzluğunda, ölgün ışığa dolanmış, karşılamıştı yalnızlığını. Birden tenhalaşan yüreği irkildi. Ve bir silah sesi duyuldu. Dilinden kopan çığlıkla aptallaşmış; elleri usul usul yayılan kana bulaşmıştı. Omuzunda buz gibi bir ürperti…  Yere yığılıvermişti. Anası ve iki ablası, o an; sanki dev bir projeksiyonla gözlerinin önüne yansır gibi oldu. Diğer her şey küçülmüştü. Dehşet soluduğu suçlu nefesi çaresizdi. Pişmanlığının yanı sıra, bir yerlere tutunmaktı içindeki ezginliği aslında. Polisler, ruhsatsız tabanca da bulmuşlardı üzerinde. Yaptıkları onu uçurumun kıyısına getirmişti. Sonrasında garip vurgulu, yabancı tınılı, soğuk sözlerin sarmaladığı hapishane günleri… Tam on yıl hapis yatacaktı. Anası üzüntüden felç geçirmiş, kız kardeşleri de onu suçlamışlardı cezaevi ziyaretlerinde. Ne yazık ki nice sonra, ne görüşe gelmişlerdi ne de yazılan mektuplara cevap verilmişti.

 

Yolun bittiği yerde; hayattan, insandan umudu kesen pürüzlü duvarlar örülecekti dünyasına. Ama olan olmuştu. Gençliği bastırılmış ve sessizleşmişti. Güneş gri bir perdenin ardında yastaydı şimdi. Kimi kez, Doğu’nun türküleriyle, dilsizleştikleri anları paylaşırlardı. Kavuşamadıklarıyla, geride bıraktıklarıyla bütünleşen içli türkülerdi mırıldandıkları. Tahliye olduğunda; cezaevinde kader birliği yaptığı arkadaşıyla İstanbul’a göç ettiler. Hayata yeniden karışıp, geçmeyeceği sandığı buhranlı hapishane günlerini geride bırakmaktı amacı. Bütün belirsizliklere rağmen, çok şey öğrenmişti geçen on yılda. Arkadaşı Osman’ın tek odalı evinde, akşamları pencerenin önündeki gaz lambasının ışığında gözlerini yumar; dudaklarının köşesinden sarkmış sigaranın dumanıyla hatıralara karışırdı. Yer yatağının nemli döşeğinde, tutuk tutuk gülümserken; -herkesi dinle ama kimseye aldanma- diye nasihat verirdi kendi kendine. Tavsiye üzerine börekçide iş de bulmuştu. Adımları küçük bir çocuğun çekingenliğinde, bazen hoyrat bazen de huysuzdu. Tarifsiz bir şekilde toplamıştı kendini. Ancak, baştan sona her şeyi, ailesi olmadan yaşamak ve o gücü bulmak yüzeysel bir varoluştu ona göre. İçinde yaşatmaya çalıştığı çilekeş anasının vefat haberi sarsmıştı onu. İçine kapanmıştı. Yaptığı işten keyif almıyordu ama para biriktirmeye başlamıştı bile.  Kırışmış önlüğüyle masadan masaya koştururken, müşterilerin iştahla yedikleri börekler midesini bulandırır; kurnaz bakışlı dükkan sahibinin dumana karışmış ter kokusuyla tuhaf bir baş dönmesi yaşardı. Bazen de çevresindeki onca harekete rağmen, uyuşuk adımlarına söz geçiremez olurdu. Arkadaşının kız kardeşiyle kısa bir tanışıklıktan sonra evlenmiş; bir süre sonra kadın, karşı komşunun Almanya’da ki oğluyla kayıplara karışmıştı. Arkadaşı, mahcup ve öfkeliydi kız kardeşine. Tıpkı bitkiler gibiydi tutunmaya çabaladığı hayat; zorlandıkça daha da sertleşiyordu. Sesi sese ulaştıran her bir yüz, yabancıydı artık. Yaşadıklarında belirleyici bir iz aramıyor, sadece çalışıyordu ırgat gibi. Memleketine döneceği günlerin hasretiyle, ablalarının güvenini tekrar kazanmak hayaliyle kefil olmuştu kendisine.  Bir sabah, dükkanın kepenklerini açarken bayılmıştı. Dudaklarının arasından sızan köpükler, nefes almasını zorlaştırmış; bilincini kısa bir anlığına yitirmesine yol açmıştı. Ekşimsi küflü bir tat vardı ağzında ayıldığında. Başında Osman’ın buruşmuş, telaşlı yüzü belirmişti. Peşinden söylenerek salona giren patronunun suratına, -en çalışkan elemanının bu hali-, ister istemez bencil bir ifade yerleştirmişti.

 



Doktor, sara krizi geçirdiğini söylediler. Temporal Lob Epilepsi, ilaçla tedaviye rağmen nöbetlerle kendini gösteriyordu. Son dönemde giderek ağırlaşan ve felce doğru ilerleyen komplikasyonlar nedeniyle ağır stres altındaydı. Düzenli bir bakıma ihtiyacı vardı. Oysa, Beyoğlun’da ahşap bir binanın rutubetli havasında oturuyordu. Büyük bir ihtimalle, tutuklu olduğu yıllarda başına aldığı darbeler hastalığına sebep olmuştu. Sonunda börekçi salonuna da gidemez oldu. İşini kaybetmişti. Çok sevdiği arkadaşı, yeni evlendiği karısının ısrarı üzerine bağlarını kopartmıştı onunla. Kiracı olduğu evden de atılınca sokaklarda dilenci olarak yaşam savaşı vermeye başladı. Çevredekilerin, onu tanıyanların verdiği yemekle karnını doyurup, para toplamaya başladı.  Bir yandan da tanıdığı bir esnaf aracılığıyla topladığı paraları bankaya yatırtıyordu. Yaş ilerse de; parklarda, camilerin avlularında ya da yazın okul bahçelerinde yatıp kalkıyordu. Yağlı, düğümlenmiş beyaz saçlarının arasında gezinen parmakları; anasının dokunuşlarını anımsatmıştı uzandığı bankta. Ellerini öylesine güçlü sürtmüştü ki saçlarına; biçareliğine inat, anılarda yaşamaya devam ediyordu var gücüyle. İhtiyatla doğrulup yattığı yerden, sırtına yerleşmiş kamburuna homurdanarak söylenmişti. Geçirdiği ataklar da sıklaşmıştı. Sessiz, boyun eğen bir gülümsemeyle önünden geçmekte olan insanlara hikayeler yazıyordu içinden. Kimi zaman sıcak bir çayın içine bir damla gözyaşı dökülür, birden dalgınlaşıveren gözleriyle yaşayamadıklarını hayal ederdi. Çoğu kez hayal ettikleri abartı gelir, düşüncelerinden kaçmaya çabalar ve gerisin geriye yüreğine çarpardı hissettikleri. Titreyen elleri, cebine doldurduğu sigara izmaritleriyle baş edemiyordu artık. Toz, gözyaşı; sözleşmiş gibi nefesini, gözbebeklerini esir almışlardı. Ve bazı sabahlar, yanda ki bankta, ondan çaldıkları kuru ekmekleri tıka basa ağzına sokuşturan tinerci çocuklara acıyla bakardı. Korkardı onlardan. Evsizler, kendilerini her şeyden korumak zorunda kalırlar. Köpekten, insanlardan, soğuktan aynı zamanda. Sırf bu yüzden yerini değiştirip, korunaklı ve güvenli  bulduğu otogara sığınmıştı. Kış bastırmış, mavi gök pusulamıştı. Kar ve soğuk sınıyordu yaşlı, hasta bedenini. Bir ara tuvalete gitmek için yerinden kalktı. Dalgındı. O an, geri geri manevra yapan otobüsü fark edememiş, otobüsün altında sürüklenmişti. Kimse görmemiş, sesi bile çıkmamıştı. Üzerinde sadece üşümemek için giydiği poşet vardı. Ardında bir de miras bırakmıştı. Bankada yüklü bir para birikmişti. Avukat aracılığıyla ablaları ve enişteleri veraset ilamı alarak biriktirdiği ne varsa çektiler bankadan. Kimsesiz sevgisiz bir anda ölüm yakalamıştı onu. Gitmek istememişti herkes gibi. Hayata biriktirdiği paralarla sefalet içinde veda etmişti. Ertesi gün ” Poşetli Dede” dramı üçüncü sayfa haberlerindeydi.  Memleketine getirmişlerdi cenazesini. Kara kışı, beyaz düşlerle ve kar kokusunu da içine çekerek uğurlamıştı belki de…

 

                                                                                                                           Beyhan Özer

 


ÖYKÜ




YALNIZLIK GÖĞÜ

 

İçeriden yaşanmadıkça her şey parıldar, uçuşur; asildir mateminde acılar… Pişmanlıkların gülümsediği ıssızlıklar sızmıştır bir yerlerde. Hasarlıydı tüm yalınlıklar anıların o soluksuz düşlerinde. Bugün, dünden kaçırıyor sanki sevinçleri… Öylesine duru, aydınlıktı ki geride kalan. Umutsuzluğumu destekleyen dudaklarım bir soytarı şimdi. Eylemsizim. İtiraflarım beşik gibi… Günün birinde bağışlamak eğiliminde olan vicdanımsa, şiddetle kınıyor yaşananları.

 


Babam, usul usul içine çekmekte zifiri karanlıkta tüttürdüğü sigara dumanını... Sigaranın ucundaki ateş, hissiz donuk bakan gözlerini belli belirsiz aydınlatmakta. Zaman zaman rüzgârın sesi, vicdan azabıyla odaya doluveriyor. Sonra kömür sobasının is kokusu nefesimi tüketiyor. Minderin üzerinde uyuya kalmış minik kardeşim. Işığı yakıyorum. Kardeşimin kıvırcık saçlarına, tombul kollarına dokunuyorum. Dudaklarına yerleşen minik tebessümü hayranlıkla seyrediyorum. Ceylanı odasına yatırıp elinde sımsıkı tuttuğu bez oyuncağı Ayşe’sini usulca alıyorum. Annem olsa yanına yatar, saçını okşar, sarılırdı. O hepimizi mutlu ederdi. Babamı bile! Sanki gökten bir yıldız kaymış, bir ömür boyu tutacağım dilekler son bulmuştu. Tam kırk gün olmuş annemi kaybedeli… Sokak ortasında yere yığılıp kalmıştı. “Kalp krizi” demişti doktor. İyi birisi olmak yorucu, yıpratıcıydı. İçeri geçiyorum tekrar. Pencere pervazından dışarının telaşı sızıyor sessiz düşlere… Pencereden dönerken kanepeye takılıyor gözüm. Bir noktada kilitlenmiş gözleriyle tavanı seyre dalmış babamın kızarmış, şiş suratına dalıyorum. İfadesiz bir gülümsemeyle “iyi geceler” diyor. Antrede ıslak çamaşırların nemi başımı döndürüyor. Hızlı davranmam gerek. Bu gece Nuran’ın yerine nöbetçiyim hastanede. Evden çıkıp sessizliği arkamda bırakıyorum. Yağmur ince ince atıştırmaya başladı bile. Ayakkabılarıma gözüm ilişiyor. Tıpkı çocukluğumda olduğu gibi tekinin kenarı yine açılmış. Küçükken yağmur yağdığında, okul yolunda kırmızı çizmelerimle su birikintilerine bata çıka yürürdüm. Çoraplarıma karışan ıslaklığın o muzip dili; seni çok özledim!

Gecenin ortasında bir köpek havlıyor. Acı ve boğuk… Duvar dibine sinmiş bir sarhoşun nağmeleriyle; karşıdan beni süzen tinercinin nefesini içine çekerek gelişinden irkiliyorum. Adımlarımı kontrol edemeyip, sendeliyorum. O sırada ayağımı taşa vurmuşum, canım yanıyor. Birden bir apartmanın giriş katının açık penceresinden kahkaha sesleri dağılıyor boşluğa. Ne çok ses var sessizliğimde!

Nihayet hastanenin acil kapısına ulaşıyorum. Genç bir kızın ardından feryatlar kopuyor. Ambulansın canlı ışıkları ile tezat halinde sönüp giden hayatlar… Ve öyle dertli dertli dudaklarımın arasından dökülüyor matem. “Allah rahmet eylesin” diyorum. Sulu gözlü hemşirenin tekiyim. Oysa söz vermiştim Asım Doktora… Duygusallığımı bir yana bırakacak, yormayacaktım kalbimi. Duygularımı ve hayallerimi sadeleştirmeliydim. Ama yaşam inatla, ruhumun en hassas yanına, alay edercesine endişe yerleştiriyor.

Annemizi kaybettiğimiz gün, kardeşim yine düşüp bayılmıştı mezarlıkta. Hemen Nuran’ı aramış, onu çalıştığım hastaneye götürmüştük. Kardeşimin kalbi ve iç organları ters tarafta (Situs İnversus Totalis). Bu gibi acil durumlarda bir endişe hâkim elbette. Şimdi daha sakin, ortalığı velveleye vermeden evin reisi rolünü üstlenmeliydim. İstikrarsız bir babayla nereye kadar yürünebilir? Ancak onu gittikçe boğan; hiçbir yere, hiçbir şeye tutunamayışı, ailesine olan duyarsızlığını da aşikâr ediyordu. Bazen ona “sevmeyi unutan adam” diye seslenirdim içimden. Karşımda duran insanın sadece bedenini, cismini görüyordum. Oysa o bir köşede sızar, iyice küçülen bedenini bile unuturdu. Annemi anlamaya çalışırdım. Nafile. Dua ve çocukları ona güç katardı. Bilirim. Tutkulu bir kabullenişti onu esir alan. Kül rengi saçlarını geriye atıp, gamzeleri tebessümle ortaya çıktığında; elini beline koyup yapılacak rutin işlerin başına geçmiş olurdu. Görev insanıydı benim annem. Bir zamanlar sevmişlerdi birbirlerini. Ne tuhaf! Babamın sevmiş olması… Belki de bir aile travmasıydı onu içine döndüren. Annemin sır gibi sakladığı buydu. Öğrenemedim. Hissettiğim en kötü şey de bu merak… Herkes bir yalanın içindeydi. Birbirlerini seven insanların sıradışı tutkuları vardır. Ancak seyrettiğim şey, kendinden kaçan, başkasını çağıran bir ilgisizlikti. Anneminse, güne başladığında, radyoda çalan müziğine kendi mırıltısıyla katılarak; fırında pişen böreğinin yanmamasına özen gösteren iyimser hali, sevgi dolu inceliği neşe saçardı bizlere. Bu gece de çocuk görüşlü anılarım, çok saf yaşlarla dağılıyor uykumun derinliğine.

 


Hastanenin acil kapısından içeri girdiğimde beyaz koridorların ağırbaşlılığı içine çekiyor beni. Beyaz ve parlak ışık, her yere giriyor engel dinlemeden. Kayıt bölümünde çalışan Hatice’nin masasının altından kitap okuyuşuna saygı duyarak işimin başına dönüyorum. Acil tıka basa dolu. Korkuyla umudun kesiştiği yer burası… Sıska, kamburu çıkmış, beyaz yüzlü bir adam; kaygılı, kısa sözlerle yanındaki kadına bir şeyler anlatıyor. Koşturup duran taze doktorun bezgin, asık suratı, en köşede yatan hastayla uzun süredir baş etmeye çalıştığının işareti. Doksan yaşlarında demans hastası olan dede, düşüp kalçasını kırmış. Bir yandan serumunu çıkarmaya uğraşıyor, diğer yandan küfürler yağdırarak onu tutmaya çalışan oğlunun ellerini tırmalıyordu. Doktorun yüzü, diğer hemşireyi azarlamaya başlamasıyla pancar gibi kızarmıştı. Yaşlı adamın titreyen ellerini, tebessümle avuçlarımın arasına alıyorum. Sersemleşmiş suratı sanki beni görmüyor; böğürüyor, tepiniyor, kalkmak için çaba sarf ediyordu. Pencereyi açıyorum. Hava alsın istiyorum. Birden iyice küçülmüş ela gözleri, dışarının soğuk karanlığına dalıp gidiyor. Bundan istifade şırıngayı arkadaşımdan alıp, serumun içine ağır ağır yediriyorum. Yüzü gözü birbirine karışmış, mahcup oğlunun zorlukla yutkunması içimi büküyor. Hemşire odasından çıkarken, birinin homurdanışına kulak kesiliyorum. Rafet amca, güvenlik odasından bir hışımla çıkmış, paspasını sımsıkı tuttuğu elleri korkudan terlemiş, teni bembeyaz. İşini titizlikle yapan bir emekçi o… “Tam bir işkence!” diyordu, içerden gelen kahkaha seslerini bastırmak istercesine, adımlarını bir ileri bir geri atarak: “Bu kadar da olmaz! Bir de alay ediyorlar. Gençlerin kafası saçma şeylerle dolu” diye söylenirken, masanın altına koyulan oyuncak yılandan hiç de korkmadığını tekrarlayarak öfkesini dile getiriyordu. Kırılan çay bardaklarının telaşındaydı. Susuyor, sadece dinliyorum. Onun başka insanlara benzemediğini görmek içimi ferahlatıyor. Hava almak için kapının önüne çıkıyorum. Yağmur etkisini arttırmış. Annemin ördüğü yeşil şalıma sımsıkı sarılıyorum. Gözlerim doluveriyor hemen. Isıtan şalımın köklerinde sevgi vardı, özlem vardı. Birden karşı kaldırımdan gözleri dolu dolu gülerek gelen Asım Doktor, içimi bilindik bir telaşa bırakıyor. Dilim kuruyor. Su içmeliyim. Kasılıp gerilen bedenim bir kilitlenme yaşıyor adeta. Suçlu gibi başımı öne eğiyorum, biraz da pembeleşerek… “Ne var, ne yok Aydan Hemşire?” diyor.

“Hoş geldiniz hocam” dedim mi? Hatırlamıyorum.

Şifa dağıtan elleriyle omuzuma küçük bir dokunuşla “Kolay gelsin” diyor ve sol kulağında tuttuğu telefonundan gelen yanıtla “Ben de sevgilim” demesi, kendime getiriyor beni. Susturmayı başardığım kalbimi tekrar topluyor, işimin başına dönüyorum.

Şaşkın hallerimi bir sonraki yaşanacaklara emanet ediyorum. Dilimin ucuna takılan nice sıkıntının, burukluğun şanssız bir birleşimiyim. Anneme benziyorum. Hata yapmaktan korkmuyorum ama inanmadığım ve içten olmayan o kadar şey var ki! Yaşamayı becermenin dili özgürlük müydü? Evde beni bekleyen, ilgiye muhtaç, annesini daha küçük yaşta yitirmiş, masum bir kardeşim vardı; bir de günübirlik ilişkileri olan, âlemci, vurdumduymaz bir babam. Sarı saçlarımdan ben mi suçluydum?  Öyle demişti edebiyat öğretmenim ders arasında, bir zamanlar. Sarı kabarık saçlarımın iri bukleleri oldum olası ilgi çekmiştir. Benimle her temas kuran, saçlarıma dokunmadan yapamazdı. Beyaz tenim, dolgun iri kalçalarım ve kabarık saçlarım, insanda neşe yaratırdı. “Bir başka ışığın var senin” derlerdi hep. Anaç bir izlenim uyandıran ifadem, yaşıtlarımdan hep daha olgun ve güçlü göstermiştir beni. Sabah erken vakit hastaneden çıkıyorum. Gecenin karanlığı olduğu gibi duruyor. Birazdan karanlığın tonu açılacak, ışık çoğalacaktı. Hem yürüyor, hem de ‘akşam için ne pişirsem?’ diye düşünüyorum. Eve dönüş yolunda yemeklik bir şeyler almak için pazara uğruyorum. Pazar meydanında yumurta satan yaşlı teyzenin, dişsiz ağzını büzüp gözlerini kısarak benden sigara istemesi bir ritüeldi artık. Kolumu çimdikliyor, “Evlenmedin mi kız sen hâlâ?” diyor. Amansız bir gülme alıyor karşıdaki limon satan adamı. Yüzümde bir seğirme, dik dik bakıyorum adama… Eve bir hışım atıyorum kendimi. Üst komşu Nihal abla kardeşimin kahvaltısını yaptırmış. Mutlu oluyorum. Ancak demlenmiş çayı zehir gibi içen babamın “Paran var mı?” sözü midemi bulandırıyor. Ceylan’ın yeni aldığım kalemlere dalmış ifadesine bakıyor; cüzdanımda onun için ayırdığım parayı uzatıyorum kaygısız eline. Aklım çocukluğumda kalmış, derin hayallerle işleri yapıyorum. Bir ara aynada kendimle karşılaşıyorum. Korkuyorum. Gözaltlarım çökmüş. Aslında nöbet sonrası biraz uyku iyi gelirdi. Asım Doktor kendime zaman ayırmamın acımı azaltacağını da kulağıma fısıldamıştı. Sözleriyle beni yönlendirmesinin müdavimi olmuştum. Ona karşı özel bir irade gösterdiğim söylenemez. Aramızda sınırları olmayan çekingen bir dostluk var.

Babam uzun bir süredir bir arkadaşıyla yine kayıplara karışmıştı. İçinden çıkılmaz gibi görünen kasvetli bir liste yapmıştım. Nefret ediyorum babamdan. Kardeşimi, halam hafta sonu için evine aldı. Evde sakin bir hafta geçireceğimi düşündüğüm bir anda, aniden çıkıp gelen Nuran’ın sürpriz davetine boyun eğiyorum nedense. Johann Strauss Orkestrası için iki bileti vardı, sevgilisiyle gidemeyince doğal olarak aklına ben gelmişim. Ara olduğunda ikimizin sigara telaşı dışarıya yöneltiyor bizi. Tekrar içeri girdiğimde müziğin okşayıcı etkisi, bedenimin asiliğini uysallaştırıyor. Sahne önündeki kocaman çiçek buketlerine göz gezdirirken; muzip bir bakışın bana baktığını hissediyorum. O anda ışıltılı bir ses yüzüme doğru eğiliyor. Evet. Her daim mahkûm olduğum o sevecen gözler… Salonun loşluğunda dengeleyemiyorum heyecanımı. Sanırım bu Asım Doktordu. Beni kibarca selamlarken “Artık hastaneden ayrılıyorum” da demişti. Taş kesiliyorum. Başımı iki yana bilinçsizce sallıyorum. Ah! Bakışlarına titreyerek maruz kalmama sinirleniyorum. Yanında biten sevgilisi, kimsenin bilmediği itiraflarla süzülüp geçiyor beynimden. Aradan iki gün geçmişti.

 


Babamın boş bakan gözlerinde içimi parçalara ayıran bir vahşilik var. Aceleci bir elin beceriksizce açtığı sodasını etrafa döke saça ilerlemesine takılıyorum. Yüzüne kazınan cümleler, başka cümleler kurmak ister gibi… Elinde tutuğu sodasıyla ve söyleyemediği cümleleriyle huzursuzdu. Gitmek istiyordu o da… Bir sahil kasabasına taşınmaktan bahsediyordu. “Nasıl istersen.” diyorum, çekmeceden çıkardığım fotoğraflara iç geçiriyorum. Geçen sene Ankara’daki hemşirelik kongresinde topluca çekilmiş bir resim… İşte resmin üzerine gözyaşlarım damlıyor. Tükenmeyen, yarım kalmış yaşanmışlıklardayım hâlâ. Akşamın donuk ışığı ile aydınlattığı salonun tempo tutuğu tek şeyse, hızlı atan kalbim. Seçtiğimiz şeylerden ayrıldığımızda, tutunacak boşluklar çoğalır. Tümüyle doldurulamayan duygular geçmişe karışır, yara izi olarak kalır. Gözyaşlarımı silip, hayallerden uzaklaşıp, içinde bulunduğum güne dönüyorum. Sıkıntıyla babamı yokluyorum. Gözlerinin altındaki çizgiler onu sahici yapan tek şeydi. Sıfırı tüketmişti. Dağınık duran geçmişinden, kaybettiği pazarlardan, sessizliğe büründüğü özlemlerinden… Sakin, kararlı sözleriyle etkiliyor ilk kez beni. Konuşurken sık sık ovuşturduğu ellerini, ellerime veriyor. “Seni çok incittim” diyor. Yarı açık pencereden boş vermiş rüzgârın uğultusu, kaygıyla ruhuma akıyor şimdi. Daha da önemlisi avuçlarının içine aldığı ellerim, hasret kalmış baba sıcaklığına. Meğer günah çıkartmak istemiş o dokunuş. Yanı başımda içini dökmek isteyen bir adam var. Baba-kız ilişkisine gerekli olmayan, gölgede kalan, tutarsız bakışlar var. Ölümden bahsediyor.  Daha bir ciddileşiyor. Çok hasta… Ağzım kuruyor. Bu mağrur itiraflar bana hâlâ yukarıdan bakıyor gibi. Hızlıca nefes alıp vererek, rahatlamaya çalışıyorum. Tedavi sürecini reddediyor. Kurcalanmadan, yıpranmadan rahat ölmek istiyor. Saygı duymalıymışım. “Tek başına mı karar veriyorsun? Ya biz?” diyemedim. Tartışmanın yararı yoktu. Ölürken bile bencildi. Yatak odasına doğru yöneliyor. Peşinden gidiyorum. Bütün ağırlığıyla ayaklarını sürüyerek yaklaşıyor hedefine. Dolabının çekmecesini sert bir şekilde çekip, kazakların altından çıkardığı zarfı uzatıyor. Süzülmüş yüzüne takındığı ifade, sararmış gözbebeklerini ele veriyor. Yukarı kalkık burnu, tıpkı mavi gözleri gibi ısrarcı ve inatçıydı. Bu bir meydan okumaydı. Mümkünse sabah, hastaneye gittiğimde okumamı rica ediyor. Zaten şimdi okumaya cesaretim yok. Hüzün dolu bir gülüşle, hayal kırıklığımı saklamak kendimden… Belki de hiç sıkıntı duymadan farklı yönlere savrulmamız yerinde olacaktı. Bir babanın güçlü varlığına kaç kez daha ihtiyacım olacak? Soğuk, geç kalınmış sözcükler içimi bir örümcek ağı gibi sarıyor. Acımıştım ona. Kısa bir yakınlaşma ve ölümün vedasıyla uzun uzun ağlıyorum o gece.

 


Hastanede öğle yemeği molasında çıkarıp mektubu masanın üzerine koyuyorum. Kilitli dünyasıyla tanışmaya az kalmıştı. Umutsuz ve kontrollüyüm. Yan masada Asım Doktor için veda yemeği konuşuluyor. Hayat sürekli haksızlık yapıyordu bana. Dudaklarımı ısırıyorum. Yine korkularımı sabitleyerek, ‘cesaret’ diyorum içimden... Bizlerle istenildiği gibi ilişkiler kuramadığından dem vuruyordu. Kendini ihanetle damgaladıktan sonra, asla söze dökemediği ihmalkârlığı dile geliyordu kelimelerinde. Yapamadıklarına odaklanmış, evli ve çocuklu hayatını kabullenememiş; baba olmanın sorumluluğu altında ezildiğini ileri sürerek büyük bir soru işaretiyle de yazıya finalini koymuştu. Ona uymayan bir yaşam için harcamıştı ömrünü. Bir pişmanlık, bir yudum sevgi arıyor bakışlarım cümlelerinde. Yanılmamışım. Vicdanımla muhasebemde direniyor, elimi boğazıma götürüp zorlukla yutkunuyorum. Düşündürdükleri, kalbimi hurdaya dönüştürmüştü. Bana ne olmadığını yine hatırlatmıştı. Bu saatten sonra kimse toplayamaz gönlümü. Çok güzel parçaladın. Tebrikler baba…