Sessizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sessizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Nisan 2020 Cumartesi

ÖYKÜ




YALNIZLIK GÖĞÜ

 

İçeriden yaşanmadıkça her şey parıldar, uçuşur; asildir mateminde acılar… Pişmanlıkların gülümsediği ıssızlıklar sızmıştır bir yerlerde. Hasarlıydı tüm yalınlıklar anıların o soluksuz düşlerinde. Bugün, dünden kaçırıyor sanki sevinçleri… Öylesine duru, aydınlıktı ki geride kalan. Umutsuzluğumu destekleyen dudaklarım bir soytarı şimdi. Eylemsizim. İtiraflarım beşik gibi… Günün birinde bağışlamak eğiliminde olan vicdanımsa, şiddetle kınıyor yaşananları.

 


Babam, usul usul içine çekmekte zifiri karanlıkta tüttürdüğü sigara dumanını... Sigaranın ucundaki ateş, hissiz donuk bakan gözlerini belli belirsiz aydınlatmakta. Zaman zaman rüzgârın sesi, vicdan azabıyla odaya doluveriyor. Sonra kömür sobasının is kokusu nefesimi tüketiyor. Minderin üzerinde uyuya kalmış minik kardeşim. Işığı yakıyorum. Kardeşimin kıvırcık saçlarına, tombul kollarına dokunuyorum. Dudaklarına yerleşen minik tebessümü hayranlıkla seyrediyorum. Ceylanı odasına yatırıp elinde sımsıkı tuttuğu bez oyuncağı Ayşe’sini usulca alıyorum. Annem olsa yanına yatar, saçını okşar, sarılırdı. O hepimizi mutlu ederdi. Babamı bile! Sanki gökten bir yıldız kaymış, bir ömür boyu tutacağım dilekler son bulmuştu. Tam kırk gün olmuş annemi kaybedeli… Sokak ortasında yere yığılıp kalmıştı. “Kalp krizi” demişti doktor. İyi birisi olmak yorucu, yıpratıcıydı. İçeri geçiyorum tekrar. Pencere pervazından dışarının telaşı sızıyor sessiz düşlere… Pencereden dönerken kanepeye takılıyor gözüm. Bir noktada kilitlenmiş gözleriyle tavanı seyre dalmış babamın kızarmış, şiş suratına dalıyorum. İfadesiz bir gülümsemeyle “iyi geceler” diyor. Antrede ıslak çamaşırların nemi başımı döndürüyor. Hızlı davranmam gerek. Bu gece Nuran’ın yerine nöbetçiyim hastanede. Evden çıkıp sessizliği arkamda bırakıyorum. Yağmur ince ince atıştırmaya başladı bile. Ayakkabılarıma gözüm ilişiyor. Tıpkı çocukluğumda olduğu gibi tekinin kenarı yine açılmış. Küçükken yağmur yağdığında, okul yolunda kırmızı çizmelerimle su birikintilerine bata çıka yürürdüm. Çoraplarıma karışan ıslaklığın o muzip dili; seni çok özledim!

Gecenin ortasında bir köpek havlıyor. Acı ve boğuk… Duvar dibine sinmiş bir sarhoşun nağmeleriyle; karşıdan beni süzen tinercinin nefesini içine çekerek gelişinden irkiliyorum. Adımlarımı kontrol edemeyip, sendeliyorum. O sırada ayağımı taşa vurmuşum, canım yanıyor. Birden bir apartmanın giriş katının açık penceresinden kahkaha sesleri dağılıyor boşluğa. Ne çok ses var sessizliğimde!

Nihayet hastanenin acil kapısına ulaşıyorum. Genç bir kızın ardından feryatlar kopuyor. Ambulansın canlı ışıkları ile tezat halinde sönüp giden hayatlar… Ve öyle dertli dertli dudaklarımın arasından dökülüyor matem. “Allah rahmet eylesin” diyorum. Sulu gözlü hemşirenin tekiyim. Oysa söz vermiştim Asım Doktora… Duygusallığımı bir yana bırakacak, yormayacaktım kalbimi. Duygularımı ve hayallerimi sadeleştirmeliydim. Ama yaşam inatla, ruhumun en hassas yanına, alay edercesine endişe yerleştiriyor.

Annemizi kaybettiğimiz gün, kardeşim yine düşüp bayılmıştı mezarlıkta. Hemen Nuran’ı aramış, onu çalıştığım hastaneye götürmüştük. Kardeşimin kalbi ve iç organları ters tarafta (Situs İnversus Totalis). Bu gibi acil durumlarda bir endişe hâkim elbette. Şimdi daha sakin, ortalığı velveleye vermeden evin reisi rolünü üstlenmeliydim. İstikrarsız bir babayla nereye kadar yürünebilir? Ancak onu gittikçe boğan; hiçbir yere, hiçbir şeye tutunamayışı, ailesine olan duyarsızlığını da aşikâr ediyordu. Bazen ona “sevmeyi unutan adam” diye seslenirdim içimden. Karşımda duran insanın sadece bedenini, cismini görüyordum. Oysa o bir köşede sızar, iyice küçülen bedenini bile unuturdu. Annemi anlamaya çalışırdım. Nafile. Dua ve çocukları ona güç katardı. Bilirim. Tutkulu bir kabullenişti onu esir alan. Kül rengi saçlarını geriye atıp, gamzeleri tebessümle ortaya çıktığında; elini beline koyup yapılacak rutin işlerin başına geçmiş olurdu. Görev insanıydı benim annem. Bir zamanlar sevmişlerdi birbirlerini. Ne tuhaf! Babamın sevmiş olması… Belki de bir aile travmasıydı onu içine döndüren. Annemin sır gibi sakladığı buydu. Öğrenemedim. Hissettiğim en kötü şey de bu merak… Herkes bir yalanın içindeydi. Birbirlerini seven insanların sıradışı tutkuları vardır. Ancak seyrettiğim şey, kendinden kaçan, başkasını çağıran bir ilgisizlikti. Anneminse, güne başladığında, radyoda çalan müziğine kendi mırıltısıyla katılarak; fırında pişen böreğinin yanmamasına özen gösteren iyimser hali, sevgi dolu inceliği neşe saçardı bizlere. Bu gece de çocuk görüşlü anılarım, çok saf yaşlarla dağılıyor uykumun derinliğine.

 


Hastanenin acil kapısından içeri girdiğimde beyaz koridorların ağırbaşlılığı içine çekiyor beni. Beyaz ve parlak ışık, her yere giriyor engel dinlemeden. Kayıt bölümünde çalışan Hatice’nin masasının altından kitap okuyuşuna saygı duyarak işimin başına dönüyorum. Acil tıka basa dolu. Korkuyla umudun kesiştiği yer burası… Sıska, kamburu çıkmış, beyaz yüzlü bir adam; kaygılı, kısa sözlerle yanındaki kadına bir şeyler anlatıyor. Koşturup duran taze doktorun bezgin, asık suratı, en köşede yatan hastayla uzun süredir baş etmeye çalıştığının işareti. Doksan yaşlarında demans hastası olan dede, düşüp kalçasını kırmış. Bir yandan serumunu çıkarmaya uğraşıyor, diğer yandan küfürler yağdırarak onu tutmaya çalışan oğlunun ellerini tırmalıyordu. Doktorun yüzü, diğer hemşireyi azarlamaya başlamasıyla pancar gibi kızarmıştı. Yaşlı adamın titreyen ellerini, tebessümle avuçlarımın arasına alıyorum. Sersemleşmiş suratı sanki beni görmüyor; böğürüyor, tepiniyor, kalkmak için çaba sarf ediyordu. Pencereyi açıyorum. Hava alsın istiyorum. Birden iyice küçülmüş ela gözleri, dışarının soğuk karanlığına dalıp gidiyor. Bundan istifade şırıngayı arkadaşımdan alıp, serumun içine ağır ağır yediriyorum. Yüzü gözü birbirine karışmış, mahcup oğlunun zorlukla yutkunması içimi büküyor. Hemşire odasından çıkarken, birinin homurdanışına kulak kesiliyorum. Rafet amca, güvenlik odasından bir hışımla çıkmış, paspasını sımsıkı tuttuğu elleri korkudan terlemiş, teni bembeyaz. İşini titizlikle yapan bir emekçi o… “Tam bir işkence!” diyordu, içerden gelen kahkaha seslerini bastırmak istercesine, adımlarını bir ileri bir geri atarak: “Bu kadar da olmaz! Bir de alay ediyorlar. Gençlerin kafası saçma şeylerle dolu” diye söylenirken, masanın altına koyulan oyuncak yılandan hiç de korkmadığını tekrarlayarak öfkesini dile getiriyordu. Kırılan çay bardaklarının telaşındaydı. Susuyor, sadece dinliyorum. Onun başka insanlara benzemediğini görmek içimi ferahlatıyor. Hava almak için kapının önüne çıkıyorum. Yağmur etkisini arttırmış. Annemin ördüğü yeşil şalıma sımsıkı sarılıyorum. Gözlerim doluveriyor hemen. Isıtan şalımın köklerinde sevgi vardı, özlem vardı. Birden karşı kaldırımdan gözleri dolu dolu gülerek gelen Asım Doktor, içimi bilindik bir telaşa bırakıyor. Dilim kuruyor. Su içmeliyim. Kasılıp gerilen bedenim bir kilitlenme yaşıyor adeta. Suçlu gibi başımı öne eğiyorum, biraz da pembeleşerek… “Ne var, ne yok Aydan Hemşire?” diyor.

“Hoş geldiniz hocam” dedim mi? Hatırlamıyorum.

Şifa dağıtan elleriyle omuzuma küçük bir dokunuşla “Kolay gelsin” diyor ve sol kulağında tuttuğu telefonundan gelen yanıtla “Ben de sevgilim” demesi, kendime getiriyor beni. Susturmayı başardığım kalbimi tekrar topluyor, işimin başına dönüyorum.

Şaşkın hallerimi bir sonraki yaşanacaklara emanet ediyorum. Dilimin ucuna takılan nice sıkıntının, burukluğun şanssız bir birleşimiyim. Anneme benziyorum. Hata yapmaktan korkmuyorum ama inanmadığım ve içten olmayan o kadar şey var ki! Yaşamayı becermenin dili özgürlük müydü? Evde beni bekleyen, ilgiye muhtaç, annesini daha küçük yaşta yitirmiş, masum bir kardeşim vardı; bir de günübirlik ilişkileri olan, âlemci, vurdumduymaz bir babam. Sarı saçlarımdan ben mi suçluydum?  Öyle demişti edebiyat öğretmenim ders arasında, bir zamanlar. Sarı kabarık saçlarımın iri bukleleri oldum olası ilgi çekmiştir. Benimle her temas kuran, saçlarıma dokunmadan yapamazdı. Beyaz tenim, dolgun iri kalçalarım ve kabarık saçlarım, insanda neşe yaratırdı. “Bir başka ışığın var senin” derlerdi hep. Anaç bir izlenim uyandıran ifadem, yaşıtlarımdan hep daha olgun ve güçlü göstermiştir beni. Sabah erken vakit hastaneden çıkıyorum. Gecenin karanlığı olduğu gibi duruyor. Birazdan karanlığın tonu açılacak, ışık çoğalacaktı. Hem yürüyor, hem de ‘akşam için ne pişirsem?’ diye düşünüyorum. Eve dönüş yolunda yemeklik bir şeyler almak için pazara uğruyorum. Pazar meydanında yumurta satan yaşlı teyzenin, dişsiz ağzını büzüp gözlerini kısarak benden sigara istemesi bir ritüeldi artık. Kolumu çimdikliyor, “Evlenmedin mi kız sen hâlâ?” diyor. Amansız bir gülme alıyor karşıdaki limon satan adamı. Yüzümde bir seğirme, dik dik bakıyorum adama… Eve bir hışım atıyorum kendimi. Üst komşu Nihal abla kardeşimin kahvaltısını yaptırmış. Mutlu oluyorum. Ancak demlenmiş çayı zehir gibi içen babamın “Paran var mı?” sözü midemi bulandırıyor. Ceylan’ın yeni aldığım kalemlere dalmış ifadesine bakıyor; cüzdanımda onun için ayırdığım parayı uzatıyorum kaygısız eline. Aklım çocukluğumda kalmış, derin hayallerle işleri yapıyorum. Bir ara aynada kendimle karşılaşıyorum. Korkuyorum. Gözaltlarım çökmüş. Aslında nöbet sonrası biraz uyku iyi gelirdi. Asım Doktor kendime zaman ayırmamın acımı azaltacağını da kulağıma fısıldamıştı. Sözleriyle beni yönlendirmesinin müdavimi olmuştum. Ona karşı özel bir irade gösterdiğim söylenemez. Aramızda sınırları olmayan çekingen bir dostluk var.

Babam uzun bir süredir bir arkadaşıyla yine kayıplara karışmıştı. İçinden çıkılmaz gibi görünen kasvetli bir liste yapmıştım. Nefret ediyorum babamdan. Kardeşimi, halam hafta sonu için evine aldı. Evde sakin bir hafta geçireceğimi düşündüğüm bir anda, aniden çıkıp gelen Nuran’ın sürpriz davetine boyun eğiyorum nedense. Johann Strauss Orkestrası için iki bileti vardı, sevgilisiyle gidemeyince doğal olarak aklına ben gelmişim. Ara olduğunda ikimizin sigara telaşı dışarıya yöneltiyor bizi. Tekrar içeri girdiğimde müziğin okşayıcı etkisi, bedenimin asiliğini uysallaştırıyor. Sahne önündeki kocaman çiçek buketlerine göz gezdirirken; muzip bir bakışın bana baktığını hissediyorum. O anda ışıltılı bir ses yüzüme doğru eğiliyor. Evet. Her daim mahkûm olduğum o sevecen gözler… Salonun loşluğunda dengeleyemiyorum heyecanımı. Sanırım bu Asım Doktordu. Beni kibarca selamlarken “Artık hastaneden ayrılıyorum” da demişti. Taş kesiliyorum. Başımı iki yana bilinçsizce sallıyorum. Ah! Bakışlarına titreyerek maruz kalmama sinirleniyorum. Yanında biten sevgilisi, kimsenin bilmediği itiraflarla süzülüp geçiyor beynimden. Aradan iki gün geçmişti.

 


Babamın boş bakan gözlerinde içimi parçalara ayıran bir vahşilik var. Aceleci bir elin beceriksizce açtığı sodasını etrafa döke saça ilerlemesine takılıyorum. Yüzüne kazınan cümleler, başka cümleler kurmak ister gibi… Elinde tutuğu sodasıyla ve söyleyemediği cümleleriyle huzursuzdu. Gitmek istiyordu o da… Bir sahil kasabasına taşınmaktan bahsediyordu. “Nasıl istersen.” diyorum, çekmeceden çıkardığım fotoğraflara iç geçiriyorum. Geçen sene Ankara’daki hemşirelik kongresinde topluca çekilmiş bir resim… İşte resmin üzerine gözyaşlarım damlıyor. Tükenmeyen, yarım kalmış yaşanmışlıklardayım hâlâ. Akşamın donuk ışığı ile aydınlattığı salonun tempo tutuğu tek şeyse, hızlı atan kalbim. Seçtiğimiz şeylerden ayrıldığımızda, tutunacak boşluklar çoğalır. Tümüyle doldurulamayan duygular geçmişe karışır, yara izi olarak kalır. Gözyaşlarımı silip, hayallerden uzaklaşıp, içinde bulunduğum güne dönüyorum. Sıkıntıyla babamı yokluyorum. Gözlerinin altındaki çizgiler onu sahici yapan tek şeydi. Sıfırı tüketmişti. Dağınık duran geçmişinden, kaybettiği pazarlardan, sessizliğe büründüğü özlemlerinden… Sakin, kararlı sözleriyle etkiliyor ilk kez beni. Konuşurken sık sık ovuşturduğu ellerini, ellerime veriyor. “Seni çok incittim” diyor. Yarı açık pencereden boş vermiş rüzgârın uğultusu, kaygıyla ruhuma akıyor şimdi. Daha da önemlisi avuçlarının içine aldığı ellerim, hasret kalmış baba sıcaklığına. Meğer günah çıkartmak istemiş o dokunuş. Yanı başımda içini dökmek isteyen bir adam var. Baba-kız ilişkisine gerekli olmayan, gölgede kalan, tutarsız bakışlar var. Ölümden bahsediyor.  Daha bir ciddileşiyor. Çok hasta… Ağzım kuruyor. Bu mağrur itiraflar bana hâlâ yukarıdan bakıyor gibi. Hızlıca nefes alıp vererek, rahatlamaya çalışıyorum. Tedavi sürecini reddediyor. Kurcalanmadan, yıpranmadan rahat ölmek istiyor. Saygı duymalıymışım. “Tek başına mı karar veriyorsun? Ya biz?” diyemedim. Tartışmanın yararı yoktu. Ölürken bile bencildi. Yatak odasına doğru yöneliyor. Peşinden gidiyorum. Bütün ağırlığıyla ayaklarını sürüyerek yaklaşıyor hedefine. Dolabının çekmecesini sert bir şekilde çekip, kazakların altından çıkardığı zarfı uzatıyor. Süzülmüş yüzüne takındığı ifade, sararmış gözbebeklerini ele veriyor. Yukarı kalkık burnu, tıpkı mavi gözleri gibi ısrarcı ve inatçıydı. Bu bir meydan okumaydı. Mümkünse sabah, hastaneye gittiğimde okumamı rica ediyor. Zaten şimdi okumaya cesaretim yok. Hüzün dolu bir gülüşle, hayal kırıklığımı saklamak kendimden… Belki de hiç sıkıntı duymadan farklı yönlere savrulmamız yerinde olacaktı. Bir babanın güçlü varlığına kaç kez daha ihtiyacım olacak? Soğuk, geç kalınmış sözcükler içimi bir örümcek ağı gibi sarıyor. Acımıştım ona. Kısa bir yakınlaşma ve ölümün vedasıyla uzun uzun ağlıyorum o gece.

 


Hastanede öğle yemeği molasında çıkarıp mektubu masanın üzerine koyuyorum. Kilitli dünyasıyla tanışmaya az kalmıştı. Umutsuz ve kontrollüyüm. Yan masada Asım Doktor için veda yemeği konuşuluyor. Hayat sürekli haksızlık yapıyordu bana. Dudaklarımı ısırıyorum. Yine korkularımı sabitleyerek, ‘cesaret’ diyorum içimden... Bizlerle istenildiği gibi ilişkiler kuramadığından dem vuruyordu. Kendini ihanetle damgaladıktan sonra, asla söze dökemediği ihmalkârlığı dile geliyordu kelimelerinde. Yapamadıklarına odaklanmış, evli ve çocuklu hayatını kabullenememiş; baba olmanın sorumluluğu altında ezildiğini ileri sürerek büyük bir soru işaretiyle de yazıya finalini koymuştu. Ona uymayan bir yaşam için harcamıştı ömrünü. Bir pişmanlık, bir yudum sevgi arıyor bakışlarım cümlelerinde. Yanılmamışım. Vicdanımla muhasebemde direniyor, elimi boğazıma götürüp zorlukla yutkunuyorum. Düşündürdükleri, kalbimi hurdaya dönüştürmüştü. Bana ne olmadığını yine hatırlatmıştı. Bu saatten sonra kimse toplayamaz gönlümü. Çok güzel parçaladın. Tebrikler baba…

 

 


12 Ocak 2020 Pazar

Durum Anlatısı







KAÇAMAK

Elini seyrek beyaz saçlarına daldırıyor muzipçe gülerek. Her zaman olduğu gibi ağzından çıkan o alışılmış iki kelime… Olmazsa olmazı… İç çekmesi, oflamaları; yapamadıklarına direnen bir dildi sadece. –Yazlığa mı gitsek?- diye soruyor. Yüzüne bakıyorum. Rengi değişsin, mutlu olsun istiyorum. Hazırım, hazırım elbet. Yazlık ev için pek de niyetim olmadığını söylersem, ne der? –Televizyonu da İstanbul’a getirdik. Her yer kazılmıştı ve kimse yoktur şimdi orada- diyorum. İçimde ufak bir isteksizlik. Dışarıda heyecanlı, ılık bir sonbahar havası. Derken arabada bulduk kendimizi. Fazla düşünmeden hızlıca yola çıkmıştık. Tam müziğimizi açıp havamızı bulacaktık ki bizim oğlan yine para istiyordu. Bir kez daha tetikte kalbim. Sağıma dönüp, sıkılan ifadesine, avuçlarının itiraf ettiği terleyişine söz bulamıyorum.  O böyle savaşırken derinlerde bir yerde; biriktirdiği enerjisini her an patlatabilir. İzin vermeyeceğim tabii. Peşi sıra savurduğu cici cümlelerine hak vermiyor değilim. Ne duymayı umuyorsunuz biliyorum.  Artık bir yere gitmenin anlamı kalmamıştı. Yanıldınız. İçini boşaltmıştı bir kere. Nostalji radyoyu açıyor, kendimi bırakıveriyorum oturduğum yerde müziğin ritmine. –Yavaş, yanda arabalar var diye ikaz ediyor. Biraz bozuluyorum. Arsızım. Bedenimi kontrol altına alıyorum sadece. Ellerim hala dans ediyor.  Sanmayın ki hayal kırıklığı yaşıyorum. Bütün beklentilerimi erteliyorum. Feda edişim anlamlı. Dokunaklı bir parça şimdi fonda. -Değişmiş bu dünya. Bu şarkıya sığmak öyle yürek ister-, diyorum. Arada konuşuyorum içimden. Şoförüm, kaptanım hünerlim… Hiç gitmediği, bilmediği sokaklardan tertemiz çıkar; kaybolmaz. İyi, basit, hilesiz, o yarım sesimle gaz veriyorum arada bir. Ey ruhundaki sessizlik! Sen artık daha nereye kaçacaksın? Asma suratını, der gibi bakıyorum ona. Bak telefonun çaldı. Açar açmaz fırça atıyor digitürkten arayan müşteri temsilcisine. Karşı tarafın ezbere hızlı konuşması delirtiyor üstelik. Ne onu anlayabiliyor ne de derdini anlatabiliyor. Zıplıyor direksiyonu kullanırken adeta.  Telefonu kapattığında, bir iki cici cümle daha çıkıyor dudaklarının arasından.


–Bak buradan geçmiştik- diyor. -Hı aaa ne zaman- diyerek suratım bin bir şekil alıyor. –Hani yemek yemiştik şu lokantada- aşina tepkilerime sert bir düğüm atar gibi – Ah sen ah!- diyor. Arada arabayı durdurup, fotoğraf makinasını çıkarıp, harika anlar yakalıyor. Kurşun asker gibi seyrediyorum. Bazen ben de cep telefonumdan aynısını yapmaya çalışıyorum. O da ne ters çekmişim. Yere düşürüyorum telefonu. İstifimi bozmuyor, göz ucuyla süzüyorum, gördü mü diye. Yarım ağızla yandan yandan gülüyor. Yolu yarılarken yazlığa değil de Kıyıköy diye tavlamıştım zaten. Oh çok şükür. Kıkırdıyorum. Radyo çekmiyordu artık. Telefonu kabloya bağlıyor, en sevdiğim popüler şarkıları çalarak mest ediyorum; keyfim ve kahyasını… Kah resimler kah videolar çekip paylaşıyorum sosyal medyada. Ve Kıyıköydeyiz.  Daha önce kaldığımız otele değil de; daha salaş , hatta oldukça salaş bile diyemiyorum, dilim varmıyor bir motelde kalmaya karar veriyoruz. Motel ve restoranın  aynı yerde olması cazip geldi. Tam bir hafta sonu kaçamağı. Eşyaları odaya bırakıyoruz. Küçük el çantam patlayacak gibi, tıklım tıklım. Ah benim gereksiz aldığım onca kıyafet, ıvır zıvırlarım. Gel de çıldırtma adamı. Kremlerim, makyaj çantam, saç bantlarım, tokalarım v.s. Biz kadınların yedekleme ya da adına ne derseniz güzel, bakımlı hissettiğimiz her şey o çantalara güvenle sıkıştırılır. Yani şu Kıyıköy’de de hangisi lazım oldu acaba?


Bir an önce içilecek rakının gırtlağımızdan akıp geçmesini istiyoruz. Onunla başbaşa gitiğimiz her tatil beni çoookk mutlu ediyor. Şöyle karşılıklı kadeh tokuşturmanın neşesi içindeyim. Oturduğumuz masa camının altında ve duvarlara yazılan maniler, notlar, sevgiliye şiirler, memnuniyetler hoşumuza gidiyor. Okuyup, eğleniyoruz. Tecrübesiz ama güler yüzlü garsonla muhabbete dalıyoruz.


-Nerelisin sen, Özbek misin?
-Evet abi
-Adın ne?
-Ali benim adım abi
-Burada Ali diyorlardır sana Asıl adın ne?
-Ulu asıl adım abi
-Ama Ali diyorlar
-Ulu’nun sonunda “ğ” var değil mi?
-Evet abi.
Biraz da sırıtarak,
-İlk söyleyen sensin diyor.
-Benim kardeşimin adı da Batuğ ama bizde sonundaki “ğ” yi kullanmıyoruz.
-Doğrudur abi
diyor.


Tam bir salaş balıkçı görüntüsü dışında, her şey bu kadar mı lezzetsiz olurdu. Mezelerin ikisini şimdiden gönderdik. Tattıkça hüsrana uğruyoruz. Masa camının altına eleştiri yazısı mı yazsam, diye düşünmedim değil. Ha bir de, müziğin sesini kıstırıyoruz, tekrar avaz avaz kendiliğinden açılıyor ses. Bol rakı, biraz peynir, bir meze ile geceyi sonlandırıyoruz. Önemli olan temizlik dediğim odamıza çekiliyoruz. Odadan daha geniş mavi badanalı buz gibi bir banyo… içinde türlü fantezi düşlenebilirdi ama kapıyı açtığınızda anında vazgeçilebilecek serinlikte. Neyse içinde kaybolduğum o yatak, sabahın ezan vaktiyle yerimden sıçratıyor. Kıpır kıpırım. Gıcırdayan yatakla, fenalık basıyor. Kirli beyaz dantelli perdeyi aralıyorum. Deniz görünüyor, hava puslu. Uyumayı deniyorum. Yanımda püf diyen soluğuyla gıdıklanıyorum.  Nefesi boynumda. Camı da açamıyorum.  Can’ım –üşürüz kapat der. Başımı kaldırıp diğer yatağa geçsem, üstelik orası daha geniş. Nedense gece bu yatağa sığışmak istemişiz. Üşüdük herhalde. Soğuktur orası. Bir adım ötesine cesaretim yok. Bütün  eşyalarımı; kıyafetlerimi, makyaj malzemelerimi saçmışım bir güzel. Kafam iyi olmuş anlaşılan akşam. Aniden göz göze geliyoruz. Sıvışalım buradan diyoruz. Hooop atlıyorum üstünden. Odanın kapısını çekip dışarı çıktığımızda mahcuptum sanki. Ne de olsa aşk yuvasından fırlamıştık.