Çocukluğuma dair anılar kendine özgü bir iç görü ile yaşadığım ve paylaştığım zamana anlam katıyor. Biliyorum ki gerilerde kalan çocuk gülüşler çıkarsız bir senfoni. Koşmanın, gülmenin ve Lunapark'ın büyüsü...Yüreğime asılmış bulanık çizgiler ve gözlerimin arkasında dopdolu bir noktaya ulaşmış özlem ıslaklığı... Adeta bir rüyanın sisi gibi dağılıyor boşluğa.
Annem acısını on beş gün sonra derin bir uykudan uyandığında unutmuş teyzemlerin anlatımına göre. Hamileliğinin son evresinde bavulunu tam da hazırlamak üzereyken sancısı tutar, Maltepede ki şirin evimizde.
Anlatılanlar hayalimde romansı bir tat bırakıyor aslında bu doğuşa dair;
Karanlıktan planlanmadan ısmarlanmıştık dünyanın biricikliğine. Hastaneye yetişemeden ebenin yardımıyla ivedilikle omuş her şey. Birden hayata kısa keskin hıçkırıklarla merhaba demenin heyecanı sarmış ortalığı. İkizler geliyordu. İkiz kardeşimden sonra ben de özgürlüğümü ilan etmişim. Sonuçları hesaplayamamış olabilirim ama dönüşte okşamış olmalıyım o güzel başını canım ikizimin. İnsan böyle anlarda anlam yüklerdi karındaşına. Doğumdan sonra ince gözyaşları on beş gün annemin komaya girmesiyle akmıştı endişeli yüreklere. Sanrılı günler bir süre sonra geride kalmıştı. Zaman düşünebiliyor mu bilmiyorum...
Sadece sözler yetersiz kalır birbirlerine her daim kentlenmiş ikiz kalpler için. İlk sözcüklerde aramızda oluşturulan lakaplar; Tinde ve Nenno gibi. Aile'nin en kıyak küçükleri olarak ablamların bizleri paylaşımlarında ikinci anne oldukları eşsiz sevgi. Evin Ajanda Tinde ve Nennosunun her türlü tamirat işlerinde kendilerini usta görmeleri ise ayrı bir detay. Gaz sobasının arkasına geçip kömür karası suratların bilmiş telaşı görülmeye değermiş doğrusu. Bilmeden içilen gazlar, düğünlerde annemden habersiz çekilen poz poz resimler, bale sevdası, her 23 Nisanda okulun gözdesi ikizlerin hazırlanışı v.s. Aynı yumurta ikizleriyiz biz. Tıp dilinde sonradan doğan büyük olur. 5 dakika büyüğüm anlayacağınız. Fotoğraflarda hep net, keskin bakan Reyhana göre masum ifadeliymişim aslında. Yaramazlıkların gölgesinde kalmanın sırrı bu olsa gerek. Nedense olayları sakinleştiren , yorumlarında hak verilen karakter olarak şanslı olmam o masum ifademin zaferidir diyebilirim. Bazen fevri davranan Reyhana gönül koyulurdu. Bu tedirginliği yok etmek benim için ise çok kolaydı. Böylece eski lüksümüze geri döner, bir sonra ki yapılacakları planlardık yine." Bugün pazar ikizler azar" sözünü ablamlar boşuna zikretmiyorlardı. Yıllarımı özgürce haykırdığım bir gökyüzü canım ikizim.
Annemin çehresinde koruyucu şefkatli dinginliği keşfediyor olurdunuz. Onu üzmüş olduğu şeylere sergilediği sessiz olgunluğunun farkındaydım. Koruyucumun sevgi bolluğunda soluklanmak; melek gibi gülümseyişiyle kül rengi sarı saçlarına sinen güven kokusu ile büyümek. Kalp kırıklıklarımızda, birbirimize küstüğümüzde gözyaşları içinde tekrar kucaklaşmayı öğreten annem ve büyüdükçe artan yalnızlık... Hatalar karşısında çaresizliğe düşmemek ve de yanlış anlaşılmak. Çocuk olmak her şeyi affediyor ya! ne güzeldi.
Fatih'de Köşesaray apartmanının o sıcacık dairesinde içilen çaylar; komşulara yapılan özel danslar, anne poğaçaları eşliğinde konuksever o evin kendine has kokusu nasıl unutulur? Çocukluğumun o bal tadı anıları...hiç eskitemediğim gönlümde demir atmış nice hikayeler biriktirmişim. Yazlık evimize gölge eden tombul elma ağacım, kumsalda ki nemli havlum, renkli boncuklarım ve bal rengi saçlarıyla el sallayarak gelen bahar gözlü annem nerede? Şimdi içimde çocuk sesler, bazen hevesle fısıldamakta ruhuma biz buradayız diye. Altı yaşında geçirmiştim sarılık hastalığını. Haziran ayına denk gelmişti. Çınarcıkta yazlık evimizdeydik. Annemin ısrarı sayesinde titiz bakımıyla hastane yerine evde tedaviyi uygun görmüştü doktorum. Yatak istirahati şarttı bu illette. Oysa dışarıda mevsimin en hararetli sıcağında tanıdığım tüm çocuklar denize girmekteydiler. Alınan mandolinimle vakit geçirmek zamanı susturmasa da öylesine ilgi görürdüm de ailemden, neredeyse hasta olduğuma şükrederdim. Gün boyu dinlenmiş bedenim gece olduğunda odada yanan yeşil ışığa hapsolur, içimden bildiğim masalları tekrar ederdim. Zerafetle ayrıldığım o odadan hep nefret etmiştim. Canımı daha fazla yakmasın diye rol yaptığımı anlamayan hemşire de beni öperek yollardı her defasında. Faytonun masalsı ferahlığı içinde masum düşlere dalar bazen gözyaşlarım tozlu yolda ilerlemekte olan faytoncunun dikkatini çekerdi. Bir umut arardım gözlerinde. Klinikte açık mavi döşemenin hıçkırığıma karışmış gölgesi melankolik mizacıma uyum sağlardı. Annemin her karşılanışımda ruj kokan teni mest ederdi beni. İkiz kardeşimle içilen buz gibi limonatanın hazzı, yenmeyen köftelerin onun yardımıyla buzdolabı arkasına atılması dayanışmanın en güzel örneği sayılabilirdi. Hafızamda yer etmiş güven veren dokunuşların sahibiydi ailem. Kimi kez o beyaz üniformanın sahibini sorguluyorum. Reşat Kaptan seni, yani babamı. Yıllar sonra annemin amansız hastalığının zorlu geçişlerinde fotoğraflar netleştiğinde; anne-baba aşkının hayal kırıklığına seyirci olmayı hazmedemediğimi görüyorum. Sen beyaz kahramanım...dev dalgaların, okyanusların dili, coşkusu. Sevgili canım babam, annemin hemen vefatından hemen sonra evlenmeni yadırgamıştım. Kırgındım. Küsmüştüm kahramanıma. Veda etmiştin bana. Tutunamamanın, seni kaybetmenin annemin aşkını bir çırpıda bitirişini anlayamamıştım işte.
Uçarcasına bir yaratılışın öyle eksiksiz öyle artıksız, soğuk çehrelerin, zavallıların çabası bu dünya. Ucuz bir barış salık verir içinizde. Belki daha iyidir kavgalar, kabullenişler. İsimsiz bir yabancılık ya da çocuksu bir korku yapışmıştır izinsizce. Tıpkı annemin ölümü gibi bir bulut kaplamıştır bahar havasını. Evlilik çocuk derken zaman çarkında çıplaksınızdır. Onun gözleri kapandığında içimde ki çocuk birden büyüdü. Zamanın içine büründüğünüzde fotoğraflar hafızaya akmaya devam eder sanki. Sıcacık gaz sobasının ısıttığı oturma odasının kapalı balkona açılan kapısından nemli çamaşır kokusu karışır düşlerime. Sobada titreşen alevlerin dansı gümbür gümbür sesi mayışmış bedenime huzur salardı. Bazı geceler odada ki sükunet bozacının haykırışı ile birdenbire bozulduğunda annem bu durumu yararına kullanarak bizi masum bir korkuyla yatağa yatırırdı. Yatağın içinde sokaktan geçen bozacının -Bozaaaa- diyen sesi her yükseldiğinde Reyhanla birbirimize terleyene kadar sarılır hemen uyumaya çalışırdık. Ah ergenlik dönmelerimiz... O yıllarda evlerde paralel telefonlar vardı. Biri yatak odasında diğeri de yatak odasında. Annem uyumadan önce diğer odada ki paralel telefonun fişi çekilir, belli belirsiz işitilen horlama sesiyle harekete geçilirdi. Telefonun üstüne babam kilit koydurmuştu uzun sefere çıkmadan. Ne hainlik! Tabii çözümü bulundu. Yalnız olan çatallara olmuştu. Bu yüzden hemen hemen tüm çatallar eğriydi. Reyhanın sabaha kadar erkek arkadaşıyla konuşması uykusuz kalmama sebep olsa da ; bir yıl sonra aynı şeyleri ben ona yaşatmıştım. Nedense onu hep geriden takip etmiştim.
Bize özel kahvaltı sohbetleri bazen annemin şiirleri ile coşardı. Böyle anlarda bahar gözlerinde ki yaşlara engel olamazdı. Biriktirdiği yaşlar göz pınarlarından sızarken hala anne tebessümünü korurdu. Bir de elinde sımsıkı tuttuğu genç kızlığında yazılmış olan şiir defteri bulunur; omzunun üstünden pencereye bakarken içli cümlelerin havasına girer, duygu yüklü sesi mısralarını tamamlayamaz gittikçe yavaşlardı. Gözleri kah uzaklara kah çay bardağına dalar, kızaran gözlerini kırpıştırırdı. Eliyle düşen yaşlarını zerafetle siler, annesini özlediğini dile getirirdi. Etkilenirdik özleminden. Çünkü anneler ölmezdi, ölemezdi bize göre. Allah sıralı ölüm versin dediğinde ise bembeyaz tenine, o şefkatli kollarına atılırdık.
Sonsuz bir aylaklık, şımarıklıktı çocukluk. Ya şimdi? Annem yok ütü var... İsyankar bir tavır, nedensiz bir kaçış bu. Sorumluluklarımın çaresiz savunucusu, sonsuz inat belki de.
Yalan söyleyen dillerde, sıkılmış suratlarda, sevgi dilenişlerinde soruyorum dalgaların üzerinde seken martılara? Kaptan babamın gemisini, annemin beyaz tayyörlü melek halini...Ya da Cerrahpaşa hastanesinde uzak yol kaptanı biricik aşkı Reşat Kaptanı hemşireler ve doktorlara ilan edişini... Kül rengi sarı saçlarının, boynundaki gül kurusu eşarbının ruj kokusuyla bütünleşmiş perisi "seni çok özlüyorum." Kimi kez o attığın kahkahaları başka seslerde buluyor kimi zaman bir yürüyüşün peşine takılıp adımlarını sana benzetiyor ardından uzun uzun seyrediyorum.
Beyhan Özer
Bize özel kahvaltı sohbetleri bazen annemin şiirleri ile coşardı. Böyle anlarda bahar gözlerinde ki yaşlara engel olamazdı. Biriktirdiği yaşlar göz pınarlarından sızarken hala anne tebessümünü korurdu. Bir de elinde sımsıkı tuttuğu genç kızlığında yazılmış olan şiir defteri bulunur; omzunun üstünden pencereye bakarken içli cümlelerin havasına girer, duygu yüklü sesi mısralarını tamamlayamaz gittikçe yavaşlardı. Gözleri kah uzaklara kah çay bardağına dalar, kızaran gözlerini kırpıştırırdı. Eliyle düşen yaşlarını zerafetle siler, annesini özlediğini dile getirirdi. Etkilenirdik özleminden. Çünkü anneler ölmezdi, ölemezdi bize göre. Allah sıralı ölüm versin dediğinde ise bembeyaz tenine, o şefkatli kollarına atılırdık.
Sonsuz bir aylaklık, şımarıklıktı çocukluk. Ya şimdi? Annem yok ütü var... İsyankar bir tavır, nedensiz bir kaçış bu. Sorumluluklarımın çaresiz savunucusu, sonsuz inat belki de.
Yalan söyleyen dillerde, sıkılmış suratlarda, sevgi dilenişlerinde soruyorum dalgaların üzerinde seken martılara? Kaptan babamın gemisini, annemin beyaz tayyörlü melek halini...Ya da Cerrahpaşa hastanesinde uzak yol kaptanı biricik aşkı Reşat Kaptanı hemşireler ve doktorlara ilan edişini... Kül rengi sarı saçlarının, boynundaki gül kurusu eşarbının ruj kokusuyla bütünleşmiş perisi "seni çok özlüyorum." Kimi kez o attığın kahkahaları başka seslerde buluyor kimi zaman bir yürüyüşün peşine takılıp adımlarını sana benzetiyor ardından uzun uzun seyrediyorum.
Beyhan Özer
