GÖRMEK GİBİ BİR ŞEY
Ölgünceydi bakışları. Şehrin yağmurlu havası, içine işleyen ıslaklığı, trafiğin yoğunluğu bezdirmişti. Zar zor bir taksi bulmuş, kırık şemsiyesini de yolun kenarına fırlatmıştı. Nefret diliyle konuşurken buldu kendini. Üstelik şöföre nereye gideceğini daha söylemeden... Kendini içine kıstırılmış, hapsolmuş bir koşturmada duyumsamak artık yaşın hüküm sürdüğü derin çizgilerine haksızlık gibi geliyordu. Ünlü markalar zinciri bir mağazada müdür yardımcısıydı. Sürekli onun adına planlar yapanlardan; geleceğin yer şurası, oturacağın masa bu gibilerinden, bıyık altı gülüşmelerden ve müdürünü pofpoflamaktan gerçek dışı bir görünüme bürünmüştü. Fransız lokantasından, Ceo'lardan, tüm o hayal ürünü iş sohbetlerinden, yemeklerinden bunalmıştı. Kendi verimliliğinden hicap duyuyor, etrafında dolanan hazır müşterilerinden; onların ne yediklerinden, ne yemediklerinden, sevgililerinden, kocalarından, rakiplerinden tiksiniyordu. Kılıksız, kimliksiz olmanın özgürlüğüne hayrandı sanki. Farklı olduğumuza inandırılan sistemin çiğ sürülerini kabaca uzaklaştırmak istiyor, yine de ertesi gün en baştan yaşıyordu istemediklerini. Saçını fırçalarken, allığını sürerken yüreği bir kuş motifi. Hani pır pır desen uçacak gibi. Kırmızının arasından siyaha geçerken, yeşili arıyor gözleri. Yaprakların içinden geçen damarların dinginliğinde geçirse ömrünü keşke. Doğayla, denizle büyüse ve ölse.... İçinde bir kusur var. Refah ve bolluğun içinde küfürler yağdırıyor. Bitirilmemiş mektupları vardı belki de... Etrafta böyle devasa binalar varken mümkün mü vızıldayan arıları bulmak? Sonsuz bir aylaklık, kaçamak kıkırdayışlarda kaybolmak olası mı ki zaten.
Oysa şiirleri vardı defterlerinde bir zamanlar. Sevilmeyi yeğlediği aşıkları da vardı: sel gibi akan duygularında, uçuşan kağıt parçalarında sırlı yazışmaları da...
Oyalanmak derelerde, çay bahçelerinde uysal yüzlerle dertleşmekti, sıradanlıktı, kifayetsizce cümleler savurmaktı en bildiklerinde hayat ona göre. Pencereden sarkmış, sigarası ağzında bir dilim peynir için seslenmekti karşıdaki bakkala, sesi yetmezse bile, bağırmaktı cümbür cemaat mahalllece. Ha bir de sokağın başında ki manavın tezgahından elma çalmak, var gücüyle koşarak. Erken işe gidenlere gülerek acımak, yatağın içinde ağır ağır esneyerek, canını çıkarmak yorganın. Bir ayağı dışarda üşürken, diğer ayağının duvarda izini görmek müthiş bir keyif. Salınarak kalkılan öğle vakti sabah uykularından, sıcak gün ortasından, güneşi kabul etmez gözlerinin -ayy perdeyi çekeyim de karanlık olsun- lüksüne geçiş, prensesleri bile kıskandırır. Dolmalık üzümü, pirinci, yoga dersleri nerede? Hani ya sosyete pazarlarından alınan taytları! En sevdiği arkadaşıyla hisarda yenilen ekmek arası midye şöleni. Hisarın en tepesine çıkıp ayaklarını boşluktan sarkıttığı, katıla katıla güldüğü, poz poz resimlerine ne oldu şimdi? Kilo sorunu nedir bilmeyen bedeni, ipek bacaklarına giydiği şortu duruyor mu hala? Düşlediği bunlardı. Saçının bir tek buklesi şaşsın bakalım. Kıyameti koparırdı. E evlenmek istediği hayatının erkeği diyebileceği iri yarı; esmer de değil zenci kocası hayatına girebilmiş miydi? Vakti zamanı doldursa da bedeni, yaşı aklı yapamadıklarında biline...
Bir akıntının dibinden taşınıyor sanki sanrıları. Kabuk kırıldı bir kere. Işığını tekrar açmak, ölçüsüz coşkunluk katmak yaşantısına. Derken yeniden trafiğin gürültüsü kulaklarında. Kayıtsızlık hakim işte şu otobüs durağında bile. Elleri, gözleri cep telefonlarında milletin. Hafifce örtünmüşüz sanki. Açgözlülük arzularımızı öldürmüş. Yürürken bile kulaklarda müzik, bakışlar donuk. Heybetli ter içinde kalmış spor hocalarının, parkın önünden geçerken; botoxlu hatunları yerlerde süründürüp, işkence etmesi öfkesini bir anlığına durdurup güldürüyor. Şimdi yalnızlığın karanlığında yol alırken gıdım gıdım trafik ışıklarının esaretinde; biraz sonra gireceği sıkıcı toplantının notlarına göz atmalıydı. Kuruyarak büzüşmüş olan dudaklarına cesaret verici kırmızı bir ruj sürdü. Taksiden çok şükür indi. Yağmur da dinmişti. Koşar adım ilerlerken, yan büfede sosisli yiyen kızın, kaçık çorabına imrendi. İşte görmek gibi bir şeydi bu...
Beyhan Özer

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder