10 Kasım 2019 Pazar

ÖYKÜ




DÖNÜŞÜN SESİ
                                                        
   Görmek, Bilmek, Susmak, Yitirmek...
Oysa inadına sözcüklerim benden tükenmeden huzur arıyor.
İzliyorlar beni.
Söyleyemediklerim benden çıkıyor,
Beni dolduruyor.
Sussam ne olurdu?


İçimde biriken vazgeçişler, hayal kırıklıkları söz birliği oluşturmuşlar. Bir yerlerden sızan kopuş, mecburiyetlerimin en derin çatlağı. Ben olmak istiyorum kontrolsüzce… Kim, ne zaman dudağıma kondurdu bu titrek gülümsemeyi? Gizlenmeden istemediğim şeylere karşı asice baş kaldırabiliyor, sadece sarılarak sevebiliyordum bir zamanlar. Ne ara kilitlendim ben? Israrla düğüm attım sinirlerime. Yoksa zaten yolun nereye gittiğinin farkında değil miyim hala? Sevgiyle bağlandıklarım, toz konduramadıklarım nerede? O sınırsız hoşgörümde boğuluyorum gitgide. Tüm sevgimi önlerine sererken arsızca, yaralanıyorum da her defasında. Ama itmen gerekirken çekersin ya umutsuzlukları, işte tekrarlar bende küflü şimdi. Yastığımın altında ıslak burun için peçetelerim duruyor hala.  Her adımda muhafaza ettiğim gözyaşı düşlerim bir de… Bağışlayışlarım kızgınlık dolu değil. Katılaşma değil. Üzgün. Sadece iki yıl dayanabildim evliliğe. Sonra ver elini ayrılık. İtiraf etmekten çekindiğim yaşamımı arıyorum. Gitmeye meyilli gönlüm her defasında dilsiz.

Bıraktığım yerdeyim. Baba evinde… Bu kez hiç ummadığım kadar hastaydı. Birbirimizin sessizliğini tanıyoruz aslında. Bu evde yaşadıklarım özel hayatıma aksedenlerdir. Çünkü daima bağışıklık sistemimi çökerten bir hafızası olduğu gerçeğini es geçemem. Babamın gücü, onunla ilgisi olan ya da yaptıklarına benzer her şeyi benden hem uzaklaştırmış hem de yakınlaştırmıştır. Öğrettikleri, yetiştirilme tarzım; redettiklerim, isyan ettiklerim benden hiç gitmedi. Bu benzeme ruhumda tutsak kaldı belki de. Ona karşı mıydım yoksa “ben tam olarak o mu olmuştum” Geçmiş izler tekrar belirdiğinde yutkunuyor, hüzünleri ekrandan siliyorum. Yaz başıydı. Eski hayatımız sanki nefesini tutmuş; beni karşılıyor, hiç gitmemiş gibiydi. Uzun uzun baktım veranda da sediri üzerinde ki rengarenk motifli örtüye. Halamın yadigarı örtünün aynı yerde oluşu güven verici.  Köşede bir zamanlar sahilden topladığım renkli taşlar, boncuklar gülümsemeyi hak ediyor. Birdenbire gözlerimin önünde gür saçları dağınık halamın silüeti beliriyor. Masanın üstünde elleri mürekkepli küçük bir kız çocuğu ve boş kağıtlar… Sanki az sonra babamın buz gibi soğuk sesi çınlayacak duvarlarda. -Hadi daha sofra hazır değil mi?” diye bağıracak. Ve halamın yumuşak tınısıyla banyoya telaşlı koşmamı hatırlıyorum. Tuhaf buluyorum içimde oluşan özlemi. Nereye gitsem hiçbir yere yerleştiremediğim beni; kaçıp gittiğime sevindiğim baba evinde buluyorum. Burada tükenmekten korkuyorum. Babam her şey ve herkesten duyduğu memnuniyetsizliği avaz avaz dile getirirken kendi sesini duyuyordu hep. Sizden ayrı yaşıyor ve hissettirdikleriyle ötekini boğuyordu.. Ondan nefret etmezdim. Bazen bir anlığına  yok olmasını dilerdim. Yaşadığımız iletişim talihsizliği değil. Onun için başarısız bir evladım o kadar… Bir umutla birinin ona çıkıp –haksızsın- demesini beklemişimdir. Oysa kimse ses tonunun iniş çıkışlarında bu denli cesur olamadı. Mizacı sert, hakimiyeti güçlü ve ölçülü… Kimse rengini net belli edemedi. Ona yakalanan gözler despotluğunun karşısında ürkekti.  Cümleler savunma gerektirirdi bazı kurallarıyla birlikte, ister istemez. Annemi hiç görmedim. Doğumda vefat etmiş. Tek çocukmuş. 15 yaşıma kadar halam yanımdaydı. O da kalp krizi geçirip bu dünyadan göçüp gitti. Mesafeli ama merhametli bir yürekti. Özellikle doğum günlerimde daha sevecen davranır; o güne dair tüm isteklerimi yerine getirir, kendini bu zahmetten kurtarmak isteyen babamın yap-boz suratı kah gerilir kah yumuşardı halam sayesinde. Çocukların doyasıya koşup oynadığı bahçemiz; sıradan bir güne göre fazlaca coşkulu, gürültülü olurdu. Kurallar birkaç saatliğine bozulabilirdi. Sıska soluk tenim böyle anlarda aydınlanırdı. Etrafımda tüm çocuklar gibi anne-baba ile birlikte sıcacık bir yuvada yaşadığımı, sanki hep böyle güldüğümü hayal ederdim bir günlüğüne. Dolu dolu bir çocukluk ve saçmalıklar, asla bizim ev buna uygun değildi. Babam saygınlığı olan bir ekonomistti. Gazete ve dergilerde keskin yazıları ve de soğukkanlılığı ile tanınırdı. Kendini beğenmiş, kılı kırk yaran titizliğini; en canlı, en coşkulu anlarımda bir kırbaç gibi suratıma çarpardı. Daha sonra bir taşın sessizliğine bürünür, kasvetli çalışma odasına sığınır, yazardı. Yazarlık yönümü ondan almışım. Bazı şeylerin özlemini çektiğim, babamın duyguların dışına çıktığım zamanlarda yazma serüvenine başlamıştım. Yalnızlığımda, yazıya yaydığım kelimelerden arınıyor, kendime teslim oluyordum. Ve herkese benziyordum.

Şimdi koskoca evin içinde onunla başbaşayım. Yardımıma gereksinim duymuştu. Devinimsiz, suskundu tüm ev. Verandadan içeri geçtim. Salonda açık televizyonun sesini kısıp, aralık bırakılan oda kapısından başımı usulca uzattım. Henüz uyuyordu. Nefes alış verişi hala düzensiz. Hemşire izinli birkaç gün. Geldiğimi duymuş mudur acaba? Kapıyı evin temizliğini yapan Hacer abla açmıştı. Ancak o da yıllardır ayakucunda tedirgin dolaştığı için etrafta o varken çok sessizdi zaten. Yolda gelirken –kendi ellerimle o en sevdiği mercimek çorbasını yapsam mı- diye düşündüm. Ben içirsem bu kez çorbasını.  Huysuzluğunu izlemeden sıradan şeylerden konuşsak ve sadece gevezelik etsek. Babam KOAH hastalığının son evresinde. “Oksijen desteği görmeden nefes almak onun için bir işkence” demişti doktoru. Pencereyi açtım. Yatağının yanında duran koltuğa bıraktım kendimi. Kendimden ve bu evden bir anlığına uzaklaşmak istiyorum. Gövdemi ve sıkışmış kalbimi, düşüncelerimle birlikte boşluğa bırakıyorum. Sabahın esintisinde kıvranıp duran perdelerin uçuşunu izlerken içim geçmiş, dalmışım. Bir an mırıltıyla seslenişini duydum. Bıyıkları artık beyazlamıştı. Köşeli yüzü, elmacık kemiklerinin diriliğine inat çökmüş. Gözlerinin yanında ki kaz ayakları kırışıklığını biraz daha vurgularken; her an gülüyormuş ifadesi yerleşmiş suratına. Sevimli mi olmuş ne! Gözlerinden akan iki damla yaş, kendisinin bile bilmek istemeyeceği pişmanlıktı belki… Çarşafının altından kaydığını söylediğinde buyurgan tavrının hakimiyetini yitirmemiş olduğu hala ortadaydı. Hemşirenin sürekli ilaç vermesinden, ağzının kuruluğundan, berberin bugün gelemeyişinden gibi… Tüm şikayetlerini sıralamıştı. Oysa böylesine dırdırları hiç sevmezdi. Bu evde şikayetler sık dile getirilmez, dökülen gözyaşları ya da insanın içinde kalan ne varsa gizli yaşanırdı. Sevgili halamın yangında bebeğini ve eşini kaybedişi mesela. Geriye dönüşsüz durumlar hakimdi duygularda. Mantık vardı. Kolay kabulleniş vardı. İsyan yoktu asla. Zaman huzursuzlukları örtbas ediyordu. Aralarında sessiz bir anlaşma vardı. Benim yanımda konuşulmayan şeylerin uzun bakışmalar sonrasında halamdaki dalgınlık hali, onu seyreden babamın gücünü gösterirdi her zaman. Şimdi aynı odanın içinde, bir elim elinde nice zaman sonra yanaşmaya cesaret edebilmiş ve yaşanmamış baba-kız ilişkisinde tükettiğimiz onca şeye meydan okuyorum. Gözyaşlarını da henüz göstermişken; koyulaşmış bakışlarını kıpırtısız tutmaya çalışıyor. Kırlaşmış şakaklarında sanki huzurlu bir genişlik hakim. Ağlamak geçiyor içimden. Bu kadar aldanmış olamam. Küskünlüğümü belli etmemek için bakışlarımı kaçırıyorum. Çocukluğumda gizlice girdiğim bu odada yani geçmişteki çalışma odasının halısı altına ertesi günü okulda yemek için şekerlemelerimi saklardım. Bazen tavanı seyrederken soluğumu tutar, İçeri girdiğinde benim için telaşlanmasını umarak kıpkırmızı olana dek beklerdim. Yüreklerimiz içten bir konuşmaya akarken, bu gerçek mi diye fısıldadım birden.- Acı bir tat var ağzımda – dediği zaman gülümsemeye çalışmıştı.-Sen bana yemek hazırlarsın. Bir şeyim kalmaz- demişti. Peki kimim ben? Gözlerimi yumduğumda, yüreğimde bir sıkıntı… Hayatı boyunca başarısızlığımı yüzüme vuran adama ne olmuştu? Kokusunu arayan bir annenin özlemiyle kırılgandım. Zamanın gerisinde yedekte tutuğum, zihnimde hiç silinmeyen; evin içinde gürültü yapmadan, her daim temkinli davranmamı söyleyen bir hala ile ilgisiz bir baba vardı. Beynimin içinde bir ses! – O gerçek bitiş, o kurtuluş anı geldi mi diye sesleniyor – Hırıltılı sesi nefes alıp verdikçe daha da acındırıcı bir hale bürünüyor. Odaya yayılan güzel bir koku var şimdi.. Sanki eski hayatımızın arkasına saklanmış bir koku. Her halime, fikrime seninkilerden farklı olan şeylere uyguladığın yasaklar; memnuniyetsizlikler artık soğuk bir şişeye hapsedilmişti. Hastalığın, adsızlaştırdığımız birçok şeyi söküp atmıştı. Yüzleşmiştik. El ele ve başedemediklerimizle…
               
                                                                       Beyhan Özer

2 yorum:

  1. Güçlü cümlelerle bezeli bir öykü okudum ellerinize sağlık. Cümleleriniz eksik olmasın. Sevgiler..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hamiyet hnım çok teşekkür ederim. Okuyup zaman ayırdığınız için.

      Sil