DÖNÜŞÜN SESİ
Görmek,
Bilmek, Susmak, Yitirmek...
Oysa inadına sözcüklerim benden tükenmeden huzur arıyor.
İzliyorlar beni.
Söyleyemediklerim benden çıkıyor,
Beni dolduruyor.
Sussam ne olurdu?
İçimde biriken vazgeçişler, hayal
kırıklıkları söz birliği oluşturmuşlar. Bir yerlerden sızan kopuş, mecburiyetlerimin
en derin çatlağı. Ben olmak istiyorum kontrolsüzce… Kim, ne zaman dudağıma
kondurdu bu titrek gülümsemeyi? Gizlenmeden istemediğim şeylere karşı asice baş
kaldırabiliyor, sadece sarılarak sevebiliyordum bir zamanlar. Ne ara
kilitlendim ben? Israrla düğüm attım sinirlerime. Yoksa zaten yolun nereye
gittiğinin farkında değil miyim hala? Sevgiyle bağlandıklarım, toz
konduramadıklarım nerede? O sınırsız hoşgörümde boğuluyorum gitgide. Tüm
sevgimi önlerine sererken arsızca, yaralanıyorum da her defasında. Ama itmen
gerekirken çekersin ya umutsuzlukları, işte tekrarlar bende küflü şimdi.
Yastığımın altında ıslak burun için peçetelerim duruyor hala. Her adımda muhafaza ettiğim gözyaşı düşlerim
bir de… Bağışlayışlarım kızgınlık dolu değil. Katılaşma değil. Üzgün. Sadece
iki yıl dayanabildim evliliğe. Sonra ver elini ayrılık. İtiraf etmekten
çekindiğim yaşamımı arıyorum. Gitmeye meyilli gönlüm her defasında dilsiz.
Bıraktığım yerdeyim. Baba evinde… Bu kez
hiç ummadığım kadar hastaydı. Birbirimizin sessizliğini tanıyoruz aslında. Bu
evde yaşadıklarım özel hayatıma aksedenlerdir. Çünkü daima bağışıklık sistemimi
çökerten bir hafızası olduğu gerçeğini es geçemem. Babamın gücü, onunla ilgisi
olan ya da yaptıklarına benzer her şeyi benden hem uzaklaştırmış hem de
yakınlaştırmıştır. Öğrettikleri, yetiştirilme tarzım; redettiklerim, isyan
ettiklerim benden hiç gitmedi. Bu benzeme ruhumda tutsak kaldı belki de. Ona
karşı mıydım yoksa “ben tam olarak o mu olmuştum” Geçmiş izler tekrar
belirdiğinde yutkunuyor, hüzünleri ekrandan siliyorum. Yaz başıydı. Eski hayatımız
sanki nefesini tutmuş; beni karşılıyor, hiç gitmemiş gibiydi. Uzun uzun baktım
veranda da sediri üzerinde ki rengarenk motifli örtüye. Halamın yadigarı örtünün
aynı yerde oluşu güven verici. Köşede bir
zamanlar sahilden topladığım renkli taşlar, boncuklar gülümsemeyi hak ediyor.
Birdenbire gözlerimin önünde gür saçları dağınık halamın silüeti beliriyor.
Masanın üstünde elleri mürekkepli küçük bir kız çocuğu ve boş kağıtlar… Sanki
az sonra babamın buz gibi soğuk sesi çınlayacak duvarlarda. -Hadi daha sofra
hazır değil mi?” diye bağıracak. Ve halamın yumuşak tınısıyla banyoya telaşlı
koşmamı hatırlıyorum. Tuhaf buluyorum içimde oluşan özlemi. Nereye gitsem
hiçbir yere yerleştiremediğim beni; kaçıp gittiğime sevindiğim baba evinde
buluyorum. Burada tükenmekten korkuyorum. Babam her şey ve herkesten duyduğu
memnuniyetsizliği avaz avaz dile getirirken kendi sesini duyuyordu hep. Sizden
ayrı yaşıyor ve hissettirdikleriyle ötekini boğuyordu.. Ondan nefret etmezdim.
Bazen bir anlığına yok olmasını
dilerdim. Yaşadığımız iletişim talihsizliği değil. Onun için başarısız bir
evladım o kadar… Bir umutla birinin ona çıkıp –haksızsın- demesini
beklemişimdir. Oysa kimse ses tonunun iniş çıkışlarında bu denli cesur olamadı.
Mizacı sert, hakimiyeti güçlü ve ölçülü… Kimse rengini net belli edemedi. Ona
yakalanan gözler despotluğunun karşısında ürkekti. Cümleler savunma gerektirirdi bazı
kurallarıyla birlikte, ister istemez. Annemi hiç görmedim. Doğumda vefat etmiş.
Tek çocukmuş. 15 yaşıma kadar halam yanımdaydı. O da kalp krizi geçirip bu
dünyadan göçüp gitti. Mesafeli ama merhametli bir yürekti. Özellikle doğum
günlerimde daha sevecen davranır; o güne dair tüm isteklerimi yerine getirir,
kendini bu zahmetten kurtarmak isteyen babamın yap-boz suratı kah gerilir kah
yumuşardı halam sayesinde. Çocukların doyasıya koşup oynadığı bahçemiz; sıradan
bir güne göre fazlaca coşkulu, gürültülü olurdu. Kurallar birkaç saatliğine
bozulabilirdi. Sıska soluk tenim böyle anlarda aydınlanırdı. Etrafımda tüm
çocuklar gibi anne-baba ile birlikte sıcacık bir yuvada yaşadığımı, sanki hep
böyle güldüğümü hayal ederdim bir günlüğüne. Dolu dolu bir çocukluk ve
saçmalıklar, asla bizim ev buna uygun değildi. Babam saygınlığı olan bir
ekonomistti. Gazete ve dergilerde keskin yazıları ve de soğukkanlılığı ile
tanınırdı. Kendini beğenmiş, kılı kırk yaran titizliğini; en canlı, en coşkulu
anlarımda bir kırbaç gibi suratıma çarpardı. Daha sonra bir taşın sessizliğine
bürünür, kasvetli çalışma odasına sığınır, yazardı. Yazarlık yönümü ondan
almışım. Bazı şeylerin özlemini çektiğim, babamın duyguların dışına çıktığım
zamanlarda yazma serüvenine başlamıştım. Yalnızlığımda, yazıya yaydığım
kelimelerden arınıyor, kendime teslim oluyordum. Ve herkese benziyordum.
Şimdi koskoca evin içinde onunla
başbaşayım. Yardımıma gereksinim duymuştu. Devinimsiz, suskundu tüm ev.
Verandadan içeri geçtim. Salonda açık televizyonun sesini kısıp, aralık
bırakılan oda kapısından başımı usulca uzattım. Henüz uyuyordu. Nefes alış
verişi hala düzensiz. Hemşire izinli birkaç gün. Geldiğimi duymuş mudur acaba?
Kapıyı evin temizliğini yapan Hacer abla açmıştı. Ancak o da yıllardır ayakucunda
tedirgin dolaştığı için etrafta o varken çok sessizdi zaten. Yolda gelirken
–kendi ellerimle o en sevdiği mercimek çorbasını yapsam mı- diye düşündüm. Ben
içirsem bu kez çorbasını. Huysuzluğunu
izlemeden sıradan şeylerden konuşsak ve sadece gevezelik etsek. Babam KOAH
hastalığının son evresinde. “Oksijen desteği görmeden nefes almak onun için bir
işkence” demişti doktoru. Pencereyi açtım. Yatağının yanında duran koltuğa
bıraktım kendimi. Kendimden ve bu evden bir anlığına uzaklaşmak istiyorum.
Gövdemi ve sıkışmış kalbimi, düşüncelerimle birlikte boşluğa bırakıyorum.
Sabahın esintisinde kıvranıp duran perdelerin uçuşunu izlerken içim geçmiş,
dalmışım. Bir an mırıltıyla seslenişini duydum. Bıyıkları artık beyazlamıştı.
Köşeli yüzü, elmacık kemiklerinin diriliğine inat çökmüş. Gözlerinin yanında ki
kaz ayakları kırışıklığını biraz daha vurgularken; her an gülüyormuş ifadesi
yerleşmiş suratına. Sevimli mi olmuş ne! Gözlerinden akan iki damla yaş,
kendisinin bile bilmek istemeyeceği pişmanlıktı belki… Çarşafının altından
kaydığını söylediğinde buyurgan tavrının hakimiyetini yitirmemiş olduğu hala
ortadaydı. Hemşirenin sürekli ilaç vermesinden, ağzının kuruluğundan, berberin
bugün gelemeyişinden gibi… Tüm şikayetlerini sıralamıştı. Oysa böylesine
dırdırları hiç sevmezdi. Bu evde şikayetler sık dile getirilmez, dökülen
gözyaşları ya da insanın içinde kalan ne varsa gizli yaşanırdı. Sevgili halamın
yangında bebeğini ve eşini kaybedişi mesela. Geriye dönüşsüz durumlar hakimdi
duygularda. Mantık vardı. Kolay kabulleniş vardı. İsyan yoktu asla. Zaman
huzursuzlukları örtbas ediyordu. Aralarında sessiz bir anlaşma vardı. Benim
yanımda konuşulmayan şeylerin uzun bakışmalar sonrasında halamdaki dalgınlık
hali, onu seyreden babamın gücünü gösterirdi her zaman. Şimdi aynı odanın
içinde, bir elim elinde nice zaman sonra yanaşmaya cesaret edebilmiş ve
yaşanmamış baba-kız ilişkisinde tükettiğimiz onca şeye meydan okuyorum.
Gözyaşlarını da henüz göstermişken; koyulaşmış bakışlarını kıpırtısız tutmaya
çalışıyor. Kırlaşmış şakaklarında sanki huzurlu bir genişlik hakim. Ağlamak
geçiyor içimden. Bu kadar aldanmış olamam. Küskünlüğümü belli etmemek için
bakışlarımı kaçırıyorum. Çocukluğumda gizlice girdiğim bu odada yani geçmişteki
çalışma odasının halısı altına ertesi günü okulda yemek için şekerlemelerimi saklardım.
Bazen tavanı seyrederken soluğumu tutar, İçeri girdiğinde benim için
telaşlanmasını umarak kıpkırmızı olana dek beklerdim. Yüreklerimiz içten bir
konuşmaya akarken, bu gerçek mi diye fısıldadım birden.- Acı bir tat var
ağzımda – dediği zaman gülümsemeye çalışmıştı.-Sen bana yemek hazırlarsın. Bir
şeyim kalmaz- demişti. Peki kimim ben? Gözlerimi yumduğumda, yüreğimde bir
sıkıntı… Hayatı boyunca başarısızlığımı yüzüme vuran adama ne olmuştu? Kokusunu
arayan bir annenin özlemiyle kırılgandım. Zamanın gerisinde yedekte tutuğum,
zihnimde hiç silinmeyen; evin içinde gürültü yapmadan, her daim temkinli
davranmamı söyleyen bir hala ile ilgisiz bir baba vardı. Beynimin içinde bir
ses! – O gerçek bitiş, o kurtuluş anı geldi mi diye sesleniyor – Hırıltılı sesi
nefes alıp verdikçe daha da acındırıcı bir hale bürünüyor. Odaya yayılan güzel
bir koku var şimdi.. Sanki eski hayatımızın arkasına saklanmış bir koku. Her
halime, fikrime seninkilerden farklı olan şeylere uyguladığın yasaklar;
memnuniyetsizlikler artık soğuk bir şişeye hapsedilmişti. Hastalığın,
adsızlaştırdığımız birçok şeyi söküp atmıştı. Yüzleşmiştik. El ele ve başedemediklerimizle…
Güçlü cümlelerle bezeli bir öykü okudum ellerinize sağlık. Cümleleriniz eksik olmasın. Sevgiler..
YanıtlaSilHamiyet hnım çok teşekkür ederim. Okuyup zaman ayırdığınız için.
Sil