Sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Eylül 2019 Cumartesi

SON DURAK




      

  SON DURAK


Bu adamın berrak aklı insanı dehşete düşürürdü. Ruhun en mahrem güvenine sığınmışken çekip alırdı seni ötelerden. Fakat insanda bir şeyler değişir; ulaşılmazı kendine telkin ettiğinde korkardın yapacaklarından.

Dün gece düşünde yine onu gördün. Avuçlarında biriktirdiğin sıcaklığını sıradan hayallere teslim ettiğinde gitmeliydin aslında. İradene sevecenliğini hapsettiğinde yargılamalıydın belki de... Müdavimi olduğun Arı Bar'ın sohbetinde içilen, içildikçe konuşulan; sanatın ve sanatçının düşünerek koyulaştığı akşamlarda bir araya gelinen dostlar... Havasında soluduğun sigara, alkol zamanla gözlerini ağırlaştırırken  sahte gecelerin içinde duran suskunlukları atardın içine. En gerçek gözyaşlarının zindeliğinde topluca söylenen şarkıların okşayıcı sözlerine kapılıp gitmek yorardı seni. Çok uzaklardaydın. Sanki geç kalmıştın keskin şarap, rakı, bira kokan buruk tatların gölgesinde varolmaya yeniden.

Neden peki?
Bir şeyi anlamıyordun.
Öfke...
Öfkeyle cinselliği,
Öfkeyle sevgiyi,
Öfkeyle örselenmiş iyiliğini.
Ne başkalarının bu yavan görüntüye tanık olmasını ne de süreklilik arz eden bu sallantıdan yorgun düşmeyi kendine itiraf edebiliyorsun. İyileştiremediğin bu hayat, kararlarını ertelemekte inatçıydı. Bir ara "sen bu zamanın içinde yaşamıyorsun, yüreklendir içini" diyebilmeyi geçiriyorsun kalbinden. Ama yine de gözlerin heyecanlı, şaşkın, korkularınsa tetikte.

Bir adama nazlı bir aşkla tutulmuştun. Karşı çıkılan sözlerin, dostların düşüncesinde ileri sürmüştün; sahip çıkmıştın yırtıcı bir kuş gibi ilişkine. Aklından önce, bahsedilen insafsız eleştirileri çıkarmış sonra da kollarını açmıştın belirsizliğe. Ansızın iç çekilen, dudaklardan geriye dönen alınganlıklardasın hala. Mutlu olmuştun elbette. Bambaşka hayallerin de oldu. Dokunaklı ıssızlığında heveslerini hoşnutsuzlukla karşılayan kişinin , gerisinde kalmayı da bildin. Ne var ki o bunları fark etmese de şefkatini hiçsizleştirmedin bedeninde. 

Oysa tamamen gitmeyi tercih ettiğin ikiyüzlülüğünde bir türlü arınamıyordun. Korkarım hüznünü ve şehvetini birleştirmiştin. Üzgün saatlerinde mırıldandığın şüphelerini "seni seviyorum" derken maskelemiştin donuk suratında. Annen'nin babana  yönelttiği hülyalı bakışlarında haz alışını, aşkına sahip çıkışını örnek almıştın hep. Alışkanlıklarını hesaba katmamıştın.

-Yarından sonra ki gün-

diye cevap verebilmeyi, vazgeçebilmeyi sır gibi saklamaktasın vicdanında.

Zihninin savunucusu gönlünü yalanlarına ortak ediyorsun. Zarif bir elbise gibi vefalısın kötülüğe. Başka bir dilde söylüyorsun, anlatıyorsun beklediğin durgunluğu. Bir mektup yazmak istiyorsun düş kırıklıklarına. Başkalaşmak, hafızanı sıfırlamak, kusurlu olmak  istiyorsun.

Boşluklarında; zamanın kendine özgü kalabalıklığında nefes almak, uzaklaştıkça ışıklanmak... Senden gidildiğinde üşünmeyeceğini, o alevi keyifle söndürdüğünü haykırmak aralıksızca. Sonra kaderini melankolik bir sükunetle belki de zalimce söküp atmak hayattan.

İnsan bırakmaz sevdiğini 
Sevmek insanı bırakır.

Ödünç aldığın özgürlüğünü doğaçlarken yaşamda sana ait hiçbir şey yoktur bazen. Aşırı anıtlaştırdığın iyimser saygınlığında sustuğun ne varsa sövmektesin. Ama boyun eğmelerinin de bir bedeli vardı. Basmakalıp cümlelerde birleştirdiğin sızılarını lanetlemelisin. Görmenin keşfine çıkmalı, konuşmalısın duyumsadığın arzularınla. Yalın yakınışlarında son duraktasın. Sevgine doğruluk katmak senin elinde.

                                                                  Beyhan Özer

20 Eylül 2019 Cuma

BİR AVUÇ KÜL



    Bazı eksikliklerle geldi zaman. Bir isyanı bastırabilir mi vicdanlarımız... Sevgim acıyor. İçimizde hayatın kırık parçacıkları haklı bir hüzün yerleştiriyor ifadelere. Orada öylece durup; çökmüş, yıkıntı haline gelmiş yapıların siluetlerine kendi yaşantılarımızın aynasından bakıyoruz. Ayakta duran cehaletin içinde ki yıkıma mevsimsel duygu pazarlığında "isimler" takıyoruz adeta. "Bu  korkular başka korkularI tetikleyecek" gibilerinden... Tüm insanlığın seyrettiği karanlık bir terör dönemini hiçliğe kurban ediyoruz. Şekilsiz. biçimsiz kuklaların dünyasında, köksüz ve kimliksiz kalmışız.

2016 yılında yaşanmış talihsiz bir olaydan bahsetmek istiyorum. Şırnak'ın Cizre ilçesinden iki çocuklu bir Anne'nin çığlığına kulak veriyorum; 
"Bana bir avuç kül verdiler, al bu senin oğlun" dediler.
Orada yaşayanların gerçekliği ve sözcükleri geride kalanlara ne düşündürtüyor? Belki yaşanmamışlık belki de yaşananları, şimdiyi canlandırırken bizim resmi nasıl gördüğümüzle ilgili... Kesip biçtiğimiz  zamanda içimize kapanmış, diğerlerinden soyutlanmış geçici mutluluklarda nefes alıyoruz nasıl olsa. Barışı savunurken bile şehir savaşlarına ironi katarak esirleştirmekteyiz ruhları. Kudretlerine mecbur edilmişiz bir kere. Kitlesel katliamların acılığında, yasın üzerinden siyaset yapanların sınırsız güçlüğünde barınmaya çalışıyoruz hala. Gelecek nesillere bırakılan tek şeyse kalbi kırık insanlar. Özgürlüğün ekolojisi bize dayatılan gerçeklerin ütopyasında can çekişiyor.

Bir örnek de Silopi ilçesinden kamulaştırma kararı ile yıkımın başaladığı evler. Karşılaştıkları tüm zorluklara rağmen desteklenmeyen hatta kışkırtmalara maruz bırakılan aileler kendi mücadelelerinde de yalnızlar. Başarısızlığı, yılgınlığı direnmeden kabul etmek zorundalar ne yazık ki... Bölünmeleri engelleyemediğimiz gibi artık ölüleri için nöbet tutan yaşamlara başka bir boyuttan bakıyoruz sanki. "Çünkü o hikayede o toprağa basmıyoruz."Tek fark olanları seyrediyor ya da okuyoruz. Sonra ne mi oluyor? Balık hafıza moduna geçiyoruz.

Gökyüzü ağlıyor şimdi. Yerler ıslanıyor... Bir çocuğun tozdan zor nefes aldığı, buna rağmen dışarıda top oynamak istediğini okuyoru. Atılan havan toplarını, mermileri, havai fişek diye kandıran anaların çocuklarını VURDUNUZ!
Hayallerini çaldınız.
Yıkıcılar yapıcıların  kalbini vurdu.
Mahallelerde o kısık sesle söylenen türküleri de temizlediniz.
Hendeklerin, barikatların içinden seslendiniz masum çocuklara.

Duygu farklılığı ve vicdanın kayboluşu vahim. Kentlere de sıçrayan şiddetin ortak bir kadere sürüklenişinin coğrafyasındayız. Bizlere bu şiddeti layık görenlerin zihninde nasıl tarif edildiğimizse aşikar. İnsani değerlerin giderek düştüğü bu kimliksiz, kıymetsiz halimizle daraltılmaktayız. Vazgeçmeyi kabullenmeyen huzur adına dayatmacı, baskıcı tavırları sindiriyoruz içimize. Doğudan başlayan yıldırmaların şehirlere sürüklenen trajedisinde hiçbirimiz özgür değiliz. Gerçek bir barış için bu haksızlıktan vazgeçmek... Sevmek, sağlık, aşk için vazgeçin. Belki de sadece korkmuyormuş gibi. Bu kısa şimdiyi ya da hiçsizliği nefretten arındırmak için VAZGEÇİN.

                                                                                                                         BEYHAN ÖZER