Susmayı tercih eden saatlerde ya da günün herhangi bir manşetinde merhaba demeyi kabul eden yüreklerde essin rüzgarlar...
3 Mayıs 2020 Pazar
1 MAYIS
18 Nisan 2020 Cumartesi
İNSAN
SESSİZLİĞİN KESİNSİZLİĞİ
Korona virüs fırtınası gün geçtikçe gündelik yaşamlarımızı oradan oraya
savurmakta. Ne sosyal sınıf, ne kimlik,
ne ünlü bir futbolcu ne de bir star! Artık kimin umurunda? Kaotik durum, ne
egoları devirdi birdenbire. Sıradan yaptığımız en basit şeylere bile özlem
duyar hale gelip, şükretmeye başladığımızı; gerek sosyal medyadan gerekse
yakınlarımızdan duyuyor, takip ediyoruz.
Euronews
web sitesinde, Serdar Aktan’ın
“Tarihte en ölümcül salgın hastalıklar neden ortaya çıktı ve nasıl sona
erdiler” başlıklı yazısı dikkatimi çekiyor. En ölümcül salgın hastalıları şöyle
sıralamış:
1. Antoninus (Galen) Salgını
2.
Jüstisyen
Vebası
3.
Kara Veba
4.
Amerikan
Yerlilerinin Suçiçeği ile Karşıılaşması
5.
Cocoliztli
Salgınları
6.
Yedi
Farklı Kolera Salgını
7.
Üçüncü
Veba Salgını
8.
Birinci Dünya
Savaşı Sırasındaki Tifüs Salgını
9.
1918
İspanyol Grip Salgını
10. 1957 Asya Gribi
11. HIV (AIDS) Virüsü
Artık hava yolu ya da dolaylı
veya dolaysız temas ile koruyucu önlemler alarak; çevresel koşulların
düzenlenmesinde aktif bilinçle yol alacağımızı anlamış bulunmakta olduğumuzu
varsayıyorum. Merakla okuduğum Susan Sontag’ın “Başkasının Acısına Bakmak” kitabından söz etmek isterim.
Etkilenmemek elde değil. COVİT-19 ile bir savaşın içinde olduğumuz aşikar. Tam
da bu noktada Susan Sontag, yazdıklarıyla, fotoğrafların ona yansıttıklarıyla
ve kitabın içerisinde yazarların görüşleri, filmcilerin beyaz perdeye
aktardıklarıyla, yürekleri vicdana çağırıyor. Vicdani retçi Ernst Friedrich’in
“Savaşa Karşı Savaş” eseri, Fransız yönetmen Abel Gance’in filminden ve Virginia
Woolf’un 1938’de kaleme aldığı Three Guineas adlı kitabından alıntılar ile
okuyucuyu içine çekiyor. Susan Sontag ilk bölümde Virginia Woolf’la başlar. Virginia Woolf “Biz canavar değiliz,
biz eğitimli sınıfın üyeleriyiz. Bizim başarısızlığımız tahayyüllerle,
empatiyle ilgili bir başarısızlıktır. Biz bu gerçekliği zihnimizde tutmakta
başarısız olduk” diyor kitabında. Bizi
de yansıtmıyor mu bu sözler? Evlerde neler yaşanıyor kim bilir? Yani öyle
herkes elinde kahvesi, internetin başında ya da ne yemek yapsam da keyiflensem
modunda değildir elbet. Belki bir kadın gizlice ağlıyordur, ya eşinden şiddet
görmüş ya da ekonomi onları da vurmuştur. Peki psikoloji sorunları olan
hastalar, hiperaktif çocuklar! Sosyal medyada ünlülerin güle oynaya
paylaştıkları yemek yapma videoları, en seksi halleriyle spor yaptıkları gibi
değil gerçek. Evet empati yaparak, düşünerek yaşamak… Özendirmeden, lükse
kaçmadan yayınlanan videolar mı paylaşsak mesela. Madem ev hali yansıtılmaya
çalışılıyor ki öyle değil. Doğal olalım biraz da. Yaratıcı ama sahtekar da
değil elbet.
Duvarlarımız çıplak…
Birbirimizden nefret etmeye zamanımız yok. Birbirimizi sevmeyi sürdürürken,
geçmiş bir şarkının ötesinde bulmak kendimizi… Belki de bu güvensiz, sağlıksız
ortamda bile merhametin, ağrılı bir toplumun sancısını kalbimizde duyarlılıkla
hissedebilmektir kurtuluş. Dilerim güneş yine yeniden demir atar tüm evlere,
insanlığa…
