Özgürlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Özgürlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mayıs 2020 Pazar

1 MAYIS




KİRLİ PANTOLON

1 mayıs... Birlik, Dayanışma ve Mücadele günü. Emeğin bayramı. Kimine göre de sadece "1 Mayıs'a özel samimiyetsiz, süslü sözlerin günü...

Bana göre, güvencesizliğin, hak gasplarının, kederin dili. Dertli ellerin, cılız seslerin, bir güne haykırdıkları; gözyaşları, itirafları...

Ya çocuk işçiler!

İşçiysen Covit-19 günlerinde virüs midene taş gibi oturur. Kirli pantolonun, aç karnın, ezikliğin zaten o virüse ne kadar dayanabilir?

Çocuk işçiysen, tenine yapışmış, kahkaha atan kapitalizme çoktan boyun eğmişsindir. Sana yanaşmaya cesaret edemeyen vicdansız büyükler, kendi çocuklarını senin umutlarınla ödüllendirir.

Çocuk işçiysen, o geniş göğsüyle kocaman binalarda volta atan abilerin nezaketle karınlarını doyururken, sana da bir dilim ekmeyi gerine gerine yedirirler. Ha verirlerken dikkat et! Sakın kör kurşunlara hedef olma. Sonra arkandan iki damla gözyaşı akıtan abilerin-ablaların-teyzelerin ,sosyal medyada bir müddet profillerini senin masum resimlerinle donatırlar.

Emeğin bayramında, kadife döşemeli koltuğunda hala derin düşünceler hakimdir. Öyle destansı cümlelerle geçiştirmiştir zaten görev başındakiler bir anlık... Esas çocuk işçilerin üzerinden sigortasız, kar edebileceklerinin hesabı içten içe canlarını sıkan. Gözlerine salt bir meta olarak gördüklerini çoktaaan kestirmişlerdir. Değerleri itibarsızlaştırılan emekçilerin; ne düzgün, doğru haber yapmaya çalışan gazetecilerin, ne tarım işçilerinin, ne madencilerin, ne memurların varış noktaları belli değil. Katılaşan kalplerin ağırlığı altında, bastırılmış suskunlukları ile tekdüze bir adaletsizlikle akıp giden zamana direnen daha güçlülerin dünyasına kuru bir sesle dur demek ne yazık ki bu anlamlı günde bize düşen. Başı önde , aldığı üç kuruşla, gayet sıradan bir hayale teslim olmuş, keyfi keder koruma altına alınmış işçilerin bayramı mı bugün sahiden? Kusursuz nasihatleriyle rahat nefes alıp verebilen, gerektiği gibi "sözde islamca" bu nefesleri soluyan kişilere sözüm elbet. Bir de terin, hakların ihtimaline zorbalık bulaştıran gönüllere de gelsin içimden geçenler.

Yapmak istediklerinde tüm bunlara karşın özgürce direnen bir dil ve nasıl yürüyeceğine, ne söyleyeceğine karışan başka dile kafa tutan cesur, dürüst işçilerin bayramı kutlu olsun.
                                                                                               
                                                                                               Beyhan Özer


18 Nisan 2020 Cumartesi

İNSAN

  

 

                            SESSİZLİĞİN KESİNSİZLİĞİ

 

Korona virüs fırtınası gün geçtikçe gündelik yaşamlarımızı oradan oraya savurmakta.  Ne sosyal sınıf, ne kimlik, ne ünlü bir futbolcu ne de bir star! Artık kimin umurunda? Kaotik durum, ne egoları devirdi birdenbire. Sıradan yaptığımız en basit şeylere bile özlem duyar hale gelip, şükretmeye başladığımızı; gerek sosyal medyadan gerekse yakınlarımızdan duyuyor, takip ediyoruz.

  

  Euronews web sitesinde, Serdar Aktan’ın “Tarihte en ölümcül salgın hastalıklar neden ortaya çıktı ve nasıl sona erdiler” başlıklı yazısı dikkatimi çekiyor. En ölümcül salgın hastalıları şöyle sıralamış:


1.     Antoninus (Galen) Salgını

2.     Jüstisyen Vebası

3.     Kara Veba

4.     Amerikan Yerlilerinin Suçiçeği ile Karşıılaşması

5.     Cocoliztli Salgınları

6.     Yedi Farklı Kolera Salgını

7.     Üçüncü Veba Salgını

8.     Birinci Dünya Savaşı Sırasındaki Tifüs Salgını

9.     1918 İspanyol Grip Salgını

10.  1957 Asya Gribi

11.  HIV (AIDS) Virüsü

  

Artık hava yolu ya da dolaylı veya dolaysız temas ile koruyucu önlemler alarak; çevresel koşulların düzenlenmesinde aktif bilinçle yol alacağımızı anlamış bulunmakta olduğumuzu varsayıyorum. Merakla okuduğum Susan Sontag’ın “Başkasının Acısına  Bakmak” kitabından söz etmek isterim. Etkilenmemek elde değil. COVİT-19 ile bir savaşın içinde olduğumuz aşikar. Tam da bu noktada Susan Sontag, yazdıklarıyla, fotoğrafların ona yansıttıklarıyla ve kitabın içerisinde yazarların görüşleri, filmcilerin beyaz perdeye aktardıklarıyla, yürekleri vicdana çağırıyor. Vicdani retçi Ernst Friedrich’in “Savaşa Karşı Savaş” eseri, Fransız yönetmen Abel Gance’in filminden ve Virginia Woolf’un 1938’de kaleme aldığı Three Guineas adlı kitabından alıntılar ile okuyucuyu içine çekiyor. Susan Sontag ilk bölümde Virginia Woolf’la   başlar. Virginia Woolf “Biz canavar değiliz, biz eğitimli sınıfın üyeleriyiz. Bizim başarısızlığımız tahayyüllerle, empatiyle ilgili bir başarısızlıktır. Biz bu gerçekliği zihnimizde tutmakta başarısız olduk” diyor kitabında.  Bizi de yansıtmıyor mu bu sözler? Evlerde neler yaşanıyor kim bilir? Yani öyle herkes elinde kahvesi, internetin başında ya da ne yemek yapsam da keyiflensem modunda değildir elbet. Belki bir kadın gizlice ağlıyordur, ya eşinden şiddet görmüş ya da ekonomi onları da vurmuştur. Peki psikoloji sorunları olan hastalar, hiperaktif çocuklar! Sosyal medyada ünlülerin güle oynaya paylaştıkları yemek yapma videoları, en seksi halleriyle spor yaptıkları gibi değil gerçek. Evet empati yaparak, düşünerek yaşamak… Özendirmeden, lükse kaçmadan yayınlanan videolar mı paylaşsak mesela. Madem ev hali yansıtılmaya çalışılıyor ki öyle değil. Doğal olalım biraz da. Yaratıcı ama sahtekar da değil elbet.

  

Duvarlarımız çıplak… Birbirimizden nefret etmeye zamanımız yok. Birbirimizi sevmeyi sürdürürken, geçmiş bir şarkının ötesinde bulmak kendimizi… Belki de bu güvensiz, sağlıksız ortamda bile merhametin, ağrılı bir toplumun sancısını kalbimizde duyarlılıkla hissedebilmektir kurtuluş. Dilerim güneş yine yeniden demir atar tüm evlere, insanlığa…

20 Eylül 2019 Cuma

BİR AVUÇ KÜL



    Bazı eksikliklerle geldi zaman. Bir isyanı bastırabilir mi vicdanlarımız... Sevgim acıyor. İçimizde hayatın kırık parçacıkları haklı bir hüzün yerleştiriyor ifadelere. Orada öylece durup; çökmüş, yıkıntı haline gelmiş yapıların siluetlerine kendi yaşantılarımızın aynasından bakıyoruz. Ayakta duran cehaletin içinde ki yıkıma mevsimsel duygu pazarlığında "isimler" takıyoruz adeta. "Bu  korkular başka korkularI tetikleyecek" gibilerinden... Tüm insanlığın seyrettiği karanlık bir terör dönemini hiçliğe kurban ediyoruz. Şekilsiz. biçimsiz kuklaların dünyasında, köksüz ve kimliksiz kalmışız.

2016 yılında yaşanmış talihsiz bir olaydan bahsetmek istiyorum. Şırnak'ın Cizre ilçesinden iki çocuklu bir Anne'nin çığlığına kulak veriyorum; 
"Bana bir avuç kül verdiler, al bu senin oğlun" dediler.
Orada yaşayanların gerçekliği ve sözcükleri geride kalanlara ne düşündürtüyor? Belki yaşanmamışlık belki de yaşananları, şimdiyi canlandırırken bizim resmi nasıl gördüğümüzle ilgili... Kesip biçtiğimiz  zamanda içimize kapanmış, diğerlerinden soyutlanmış geçici mutluluklarda nefes alıyoruz nasıl olsa. Barışı savunurken bile şehir savaşlarına ironi katarak esirleştirmekteyiz ruhları. Kudretlerine mecbur edilmişiz bir kere. Kitlesel katliamların acılığında, yasın üzerinden siyaset yapanların sınırsız güçlüğünde barınmaya çalışıyoruz hala. Gelecek nesillere bırakılan tek şeyse kalbi kırık insanlar. Özgürlüğün ekolojisi bize dayatılan gerçeklerin ütopyasında can çekişiyor.

Bir örnek de Silopi ilçesinden kamulaştırma kararı ile yıkımın başaladığı evler. Karşılaştıkları tüm zorluklara rağmen desteklenmeyen hatta kışkırtmalara maruz bırakılan aileler kendi mücadelelerinde de yalnızlar. Başarısızlığı, yılgınlığı direnmeden kabul etmek zorundalar ne yazık ki... Bölünmeleri engelleyemediğimiz gibi artık ölüleri için nöbet tutan yaşamlara başka bir boyuttan bakıyoruz sanki. "Çünkü o hikayede o toprağa basmıyoruz."Tek fark olanları seyrediyor ya da okuyoruz. Sonra ne mi oluyor? Balık hafıza moduna geçiyoruz.

Gökyüzü ağlıyor şimdi. Yerler ıslanıyor... Bir çocuğun tozdan zor nefes aldığı, buna rağmen dışarıda top oynamak istediğini okuyoru. Atılan havan toplarını, mermileri, havai fişek diye kandıran anaların çocuklarını VURDUNUZ!
Hayallerini çaldınız.
Yıkıcılar yapıcıların  kalbini vurdu.
Mahallelerde o kısık sesle söylenen türküleri de temizlediniz.
Hendeklerin, barikatların içinden seslendiniz masum çocuklara.

Duygu farklılığı ve vicdanın kayboluşu vahim. Kentlere de sıçrayan şiddetin ortak bir kadere sürüklenişinin coğrafyasındayız. Bizlere bu şiddeti layık görenlerin zihninde nasıl tarif edildiğimizse aşikar. İnsani değerlerin giderek düştüğü bu kimliksiz, kıymetsiz halimizle daraltılmaktayız. Vazgeçmeyi kabullenmeyen huzur adına dayatmacı, baskıcı tavırları sindiriyoruz içimize. Doğudan başlayan yıldırmaların şehirlere sürüklenen trajedisinde hiçbirimiz özgür değiliz. Gerçek bir barış için bu haksızlıktan vazgeçmek... Sevmek, sağlık, aşk için vazgeçin. Belki de sadece korkmuyormuş gibi. Bu kısa şimdiyi ya da hiçsizliği nefretten arındırmak için VAZGEÇİN.

                                                                                                                         BEYHAN ÖZER