Zaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Nisan 2020 Cumartesi

İNSAN

  

 

                            SESSİZLİĞİN KESİNSİZLİĞİ

 

Korona virüs fırtınası gün geçtikçe gündelik yaşamlarımızı oradan oraya savurmakta.  Ne sosyal sınıf, ne kimlik, ne ünlü bir futbolcu ne de bir star! Artık kimin umurunda? Kaotik durum, ne egoları devirdi birdenbire. Sıradan yaptığımız en basit şeylere bile özlem duyar hale gelip, şükretmeye başladığımızı; gerek sosyal medyadan gerekse yakınlarımızdan duyuyor, takip ediyoruz.

  

  Euronews web sitesinde, Serdar Aktan’ın “Tarihte en ölümcül salgın hastalıklar neden ortaya çıktı ve nasıl sona erdiler” başlıklı yazısı dikkatimi çekiyor. En ölümcül salgın hastalıları şöyle sıralamış:


1.     Antoninus (Galen) Salgını

2.     Jüstisyen Vebası

3.     Kara Veba

4.     Amerikan Yerlilerinin Suçiçeği ile Karşıılaşması

5.     Cocoliztli Salgınları

6.     Yedi Farklı Kolera Salgını

7.     Üçüncü Veba Salgını

8.     Birinci Dünya Savaşı Sırasındaki Tifüs Salgını

9.     1918 İspanyol Grip Salgını

10.  1957 Asya Gribi

11.  HIV (AIDS) Virüsü

  

Artık hava yolu ya da dolaylı veya dolaysız temas ile koruyucu önlemler alarak; çevresel koşulların düzenlenmesinde aktif bilinçle yol alacağımızı anlamış bulunmakta olduğumuzu varsayıyorum. Merakla okuduğum Susan Sontag’ın “Başkasının Acısına  Bakmak” kitabından söz etmek isterim. Etkilenmemek elde değil. COVİT-19 ile bir savaşın içinde olduğumuz aşikar. Tam da bu noktada Susan Sontag, yazdıklarıyla, fotoğrafların ona yansıttıklarıyla ve kitabın içerisinde yazarların görüşleri, filmcilerin beyaz perdeye aktardıklarıyla, yürekleri vicdana çağırıyor. Vicdani retçi Ernst Friedrich’in “Savaşa Karşı Savaş” eseri, Fransız yönetmen Abel Gance’in filminden ve Virginia Woolf’un 1938’de kaleme aldığı Three Guineas adlı kitabından alıntılar ile okuyucuyu içine çekiyor. Susan Sontag ilk bölümde Virginia Woolf’la   başlar. Virginia Woolf “Biz canavar değiliz, biz eğitimli sınıfın üyeleriyiz. Bizim başarısızlığımız tahayyüllerle, empatiyle ilgili bir başarısızlıktır. Biz bu gerçekliği zihnimizde tutmakta başarısız olduk” diyor kitabında.  Bizi de yansıtmıyor mu bu sözler? Evlerde neler yaşanıyor kim bilir? Yani öyle herkes elinde kahvesi, internetin başında ya da ne yemek yapsam da keyiflensem modunda değildir elbet. Belki bir kadın gizlice ağlıyordur, ya eşinden şiddet görmüş ya da ekonomi onları da vurmuştur. Peki psikoloji sorunları olan hastalar, hiperaktif çocuklar! Sosyal medyada ünlülerin güle oynaya paylaştıkları yemek yapma videoları, en seksi halleriyle spor yaptıkları gibi değil gerçek. Evet empati yaparak, düşünerek yaşamak… Özendirmeden, lükse kaçmadan yayınlanan videolar mı paylaşsak mesela. Madem ev hali yansıtılmaya çalışılıyor ki öyle değil. Doğal olalım biraz da. Yaratıcı ama sahtekar da değil elbet.

  

Duvarlarımız çıplak… Birbirimizden nefret etmeye zamanımız yok. Birbirimizi sevmeyi sürdürürken, geçmiş bir şarkının ötesinde bulmak kendimizi… Belki de bu güvensiz, sağlıksız ortamda bile merhametin, ağrılı bir toplumun sancısını kalbimizde duyarlılıkla hissedebilmektir kurtuluş. Dilerim güneş yine yeniden demir atar tüm evlere, insanlığa…

5 Ekim 2019 Cumartesi

DENEME


HAYATA ÇIKIŞ

                                       
                                                                                                  İnsanoğlunun yüreği 
                                                                                                 hiç kimsenin 
                                                                                                 içine sızamadığı koskoca bir ıssızlık 
                                                                                                 değil midir?
                                                                                                                      Gustave Flaubert




                          Bazen yaşanan anlar sözcüklerin arasına yerleşmiştir. Cımbızla çekip almak 
istersiniz özlemlerinizi. Rüzgarın söz dinlememesi... Yağmur gibi kısa anlara sığıştırılan o ıslaklık... Bir bakışın esintisinde; yakınsız, telaşsız seyreden gözler gibi paylaşanı çoktur aslında sözü olanın. 

"Acımı alıp kayın ağaçlarının altındaki köklerin üstüne sereceğim."

diyor Virginia Woolf - Dalgalar romanında...
ve şöyle devam ediyor:

"Önce yoklayacağım, sonra parmaklarımın arasına alacağım. Beni bulamayacaklar."

Acıların gölgesinde şifadır kelimeler. Yitik bir zamanın dilidir kalp incinmeleri. Herkes kendi patikasına teslim... Yaşamın seyrelttiklerini görünür kılar içinin ayazına sığınan yaz güneşleri.  Kaybedilenleri zaman olgunlaştırıyor her seferinde. Böylelikle anlar gün geçtikçe film şeritleri şeklinde bir görünüp bir yok oluyor hafızalarda. Aslında yad ettiklerimiz zamansızlaşıyor kısa kısa ama devamlı hiç bitmeyen yolculuklar gibi.

Frederich Hölderlin'nin- Ruh Huzuru şiirinin ilk mısralarını okuyorum...

"İyi bir şeydir insanın uzaktan bakabilmesi hayata; 

Ve anlayabilmesi hayatın kendini nasıl  algıladığını,   

Ayakta kalabilmenin atıldıktan sonra tehlikenin kollarına,

Fırtınalarda ve rüzgarlarda yolunu bulmuş birisidir."

Kendini yeniden görmek ve tanımak... Vazgeçtiklerimiz ya da yaşayamadıklarımız neydi? Gören göz ne ile temas ediyorsa sahip çıkar aslında. Kabullenilen neyse orada kalmışızdır. Tümüyle ruhun görselleştirdiği iç çekim yaşamın iniş-çıkışları arasında yozlaşmaya inat var olabilir.  Dinlenilen bir melodi ne denli yüreğimize dokunuyorsa; ilk dokunuş kadar tümleyici olamaz belki de. Tekrar tekrar uzanabilirsin her dinleyişte duymak istediklerini. Seyrediş, aldırmazlık öylesine senden gittiğinde duyumsarsın kaçıp gidenleri. Tekdüze kavrayışların boyunu aştığında çekimser kalabilirsin algılarında. Zamanın kesip biçtikleriyle  ya da tatlanmış, yer etmiş sabahlara kavuşmak olsa gerek yarım bırakılanlar.
                                  
                                                                                                       Beyhan Özer

          
                         

                                                                                               



20 Eylül 2019 Cuma

Dışarıdan İçerisi Nasıl Görünüyor Acaba?

    
     Bir zamana sığınmak,
Ya da bir düşünceye...
Gidip gelmek ısrarla okunmamış,
Hiç ortaya çıkmamış sırlara tutunma isteği.
Yalnızlık,
Bölünmüşlük,
Sıkılmışlık girivermekte bakışlara isteksizce...
Geçen günlerin kıskacında hatırlanan onca gülüşler,
Ses çıkaramayışlar,
İçine attıkların ve sözlerine geçen düşüncelerin
yalnız kaldığında sana dönüşmesi,
Gözlerine kaçan şaşkınlık,
Göz bebeklerinin anlamsız titremesi 
ya da göz pınarlarından sızan damlaların seni hedeflemesi.
Alınan nefesle bedenine üflenen hafiflik de sanki.
Bazen içinde yüzleşilen,
Bazen de kapatılan kapılar...
Kaçıyor gibi görünsen de başka başka hikayelerin içinde varoluyor yaşanılanlar.
Gülümserken ağlayabilmek; kaçarken yakalanmak.
Dışarıdan içerisi nasıl görünüyor kim bilir?
Ya gölgeler?
Binlerce gerçeği yansıtmıyor mu?
Hantallaşan ruh ahbap olmuş sıradanlıkla.
Bazı yalanlara ihtiyaç duyar gibi cömertlik yakışıyor buğulu akşamlara.
Ne de olsa mahcubiyetler sessizdir.
Yapış yapış duygusallıklar da susmanın cazibesi...
Çünkü daha ileri gitmek yutar istekleri.

                                                                             Beyhan Özer