25 Eylül 2019 Çarşamba

SÖZDÜ ZAMAN


                                      ERKENDİ...

                                                                                         Umut uyanan bir insanın rüyasıdır.
                                                                                                                                    ARİSTO

                                 

                   
                                  

                                        Sana geç de olsa yazmayı seçiyorum. Ne dilim ne de elim vardı.

Kimdir seni dil kapılarında ayıplayan.... Anlamsızca yargılayan.

Gencecik bir sese tutunuyorum. Yaşamı ne olursa olsun onaran, onararak nefes almanın ne anlama geldiğini; gitmenin zenginleştirici onurunu düşünüyorum. Bakışlarım gülen gözlerinden geçiyor ve hiçbir şeyin öyle kolay kolay yitirilmeyeceğini anlatıyor. Sonra senden iki yaş büyük oğlumu düşünüyorum. Bir yanım acıyla titriyor. Öteki olmanın getirdiği rahatlık üzüntümün tesellisi mi? Ama yine de başkasının acısını görmenin burukluğu içimi sızlatıyor. Nasılsa herkes kendine göre seçiyor, kendiyle kıyaslayacak bir model seçiyor. Bilirim, tanırım bu acıyı. Annem de kanserdi. Avuntu zamanlarında geceden güne yansıyan suskunlukları...

Hayatının başında iken hastalığa dair atlattığın onca şey... İri cesur bakışlarınla, sakin tatlı ses tonunla tam da şımaracakken hayatla... Mücadele etmek zorundaydın. Hayatın ilk şafağında umudu kendi renginle bezedin. Diğer hastaların da dili oldun. Cesaretinden ödün vermeyen ciddi ama hep tebessüm eden, çiçek yüzünle sunmuştun o en zor anları. Haberi duyduğumda gazete manşetleri, sosyal medyada ki videolarına bakıp bakıp ağladım, herkes gibi. Anne olmanın büyüyen sessizliğinde, ben seninle daha bir olgunlaştım. Birkaç sevgisiz, öfke kokan, kendini bilmezlerin sözlerine aldırma. Ne çok özledik aslında böylesine inandığımız şeylerin üzerine gidip sevgiyi her gönüle yansıtmayı, yansıtanları... Nasıl arınımaz bunca umudun örüldüğü bir azmin hikayesi, bazı vicdansızlarda. Bir veda kouşmasına dönüyorum yüzümü. Annesini düşünüyorum sonra. Omuz omuzayız sanki. Tanımadığım bir insanı avutmak istiyorum. Ona içimde ki sesi açmak istiyorum. Duran zamanı geri getirmek istercesine avuçlarına dokunmak, acısını almak sanki var gücümle. Çıkarsız, hiç tanımadığımız bu sesi ve sesleri işiten herkes için bir kalp defteri açıldı şimdi.

Hayata mola verilmeyeceğini, çaresizliğe karşı yaşamın ne denli güçlü olduğunu, gülümsenebileceğini, dramatize edilmediğine tanık olduk. Neslican Tay başımıza gelebilecek tüm aksiliklerin canlı deneyimidir. Nefsimiz asi. Çünkü hemen unutuveriyoruz. Sevgi, masumiyet, duruluk... Her kopuşun, gidişin yitirdiklerimizin açtığı yaralar da bir gün iyileşir. Ama geri de kalanların duyarlı, aklı-salim açıklamalar yapmasını umuyoruz. Bu ne bir reklam ne de bir şovdur. Ateş elbette düştüğü yeri yakar. Ailesine sonsuz sabır versin. 

Dilerim o söylediklerinle, güçlü bilincinin enerjisiyle bize aktadığın; bunca tanımadığın, sana içten üzülen insanların, umut olduğun hastalar için dokunduğun Ana-Babalar adına ışığın hiç sönmesin. Huzurla uyu. Güzel Neslican.
                                                                       Beyhan Özer
                                 

24 Eylül 2019 Salı

DENEME

                                   
  HAKİKATLE DOLU BİR SES 
                                                                           
                                                                                        Her tanımlama bir sınırlamadır.
                                                                                                                          Andre Suares     
 
                                                                       


Kendine özgü bir derleme... Derlenen hikayeler emniyet hayali ile dahil oldukları hayatta sürekli kontol halindedirler. Teyit edilen yaşamlar bir takım formalitelerle güncellenmekte. Ritmik varyasyonlarla ilerleyen nice mutsuzluklar, mutlu gibi görünenler rollerine sadıktırlar. Sırf "yararsız gürültü" için yararlıdan çok daha fazlası gibi -mış- yapmalar başlar.

Bizi kimlerin önemsediğini bilmeyiz. Sadece ait olmak yeter. Benzer düşünmek mi? Yoksa soğuk bir değişim mi çabamız? Dayatmalar mı? Yoksa bağnazlık mı? Bazen de gereksiz bir savunma içerisinde oluşumuz mu bizi şeytanlaştıran? İnkarsa masumiyetten daha derin. Hepimiz insanız. Zayıfız. Derin güvensizliklerimiz var bu yüzden. Özensiz bir sözcüktür kimi zaman alabora olan. Boşluk dolduralım diyorum... Kuralları harfi harfine ezberlemektense belki de akışına bırakmalı. Fikirlerle dans edebilmek, beklentilerden uzaklaşabilmek aynı zamanda. Takip et. Biziz sınır. Burası yaşadığımız yer, burası kalbimiz. Yavaş yavaş. Öyle tepeden inme gibi değil. Yorgunuz aslında. Yolda bıraktıklarımız hep bizimle. Ama tekrarlar bir işe yaramaz ki... Eylem ve gerçek duygulardır aslolan.

Dolayısıyla sessizleşiriz. Özendiriliriz belkilere. Nelerden korkmazsak mutlu olabiliriz diye bekleşiriz öylece. Neleri kutlayabileceğimize birileri karar verir sürekli. Yargılanabiliriz.  İşte bu yüzden "çocukluk" hududun diğer tarafında. Çünkü hala umut dolu. Israrla saf ve vaat dolu. Yetişkinlerde gelecek çoktan dolmuştur. İçimizde ki yabancı geniş zamandadır artık.  Ne zaman kasvet değerimizi küçültmeye başlarsa ; işte o zaman diğer taraftan gelen sese, yani çocuk geçmişimize yöneliriz. 

İşte sınırlanmayı kabul etmeyişimiz burada belirir. Ehlilleşmeyi sukunetle o bildik dünyadan isteriz. Öyle laf olsun diye değil özgür olmak için...Sevginin en saf hali lazım bize. Issız avlanışlar değil. Yürekten duyulan bir evet resmedebilir bilincin doğal halini. Güncel etiketlerdir kelimelerin arasına serpiştirilen. Peki ya hissedilenler? Kolayca söze dökemediklerimiz? Tatminsiz nefesler hafif bir ironiyle sızmakta. Bir şeyler soluyorlar orada olmayan. Ne kadar çok soru, ne kadar az yanıt! Aslında yaşamın aciliyeti var. Hafiflemek ve sadece görebilmek. 


ÖYKÜ

SÖZ TEDİRGİNDİ


                      İfadesi bir çok şeyi itiraf ediyordu. Doğuda öğretmen olmak; ne bölgenin şartlarına ne terör saldırılarına ne de öğrencilerin yoksul ifadelerine kaygılı yaklaşmaktır. Ne eğitimin can çekişmesine karşı duyulan inanç yeterlidir, ne de verilen mücadelenin bir bedeli vardır.

Batılı olarak Doğu'da çalışmak, Leyla'nın kalbiyle pek de zor değildi. Daima önceliği öğrenmek olan; heyecanlı yüzlerin solgun bakışlarında ne olursa olsun kıvılcım oluşturmayı amaç edinen gönüllü bir yürekti o... Orada çok hafif, kuşkulu, meraklıydı. Bazen de kendi içinde keşfetmeyi red ettiği sorulara nedense cevap bulamıyordu. Meslektaşlarının samimiyetine içten bir yakarıştı kimi zaman özlediği geçmişi. Anılar yumuşak renklere bürünür, yorulmak bilmeyen bedenini dinginleştirirdi. Sınıfın sobası yakılır, toz alınır, sabahın serin atmosferinde küçük ellerin yumrukları sıcacık ve yavaş yavaş çözülür; bir sonra ki ısıtma işlemine geçiş biraz sancılı olsa da dersle ilgili mimikler dilsiz ve sevecenlikle yorumlanırdı aralarında. 

Yürümekte olduğu yolun eve giden bildik suskunluğunda istemeden algılayabiliyordu diğer velilerin eğitime yansıyan insafsızca başkaldırılarını. O sessiz öfkeyi barındıran sözler çaresizliğin iniltisiydi. Bir patlama olduğunda ışığın tutuşturduğu sokak lambasının loş ibadetinde dua etmenin ayrıcalığını duyumsar, camların zangırtısıyla bir anda gözleri lojmanın nöbet tutan askerini arardı. Yine de oraya ait olamanın kutsallığını içine çekiyordu. Bazen iç içe geçmiş kış bulutlarının yığınlarından bembeyaz dev bir balon hayal eder, içine çocukları da alıp korunmayı düşlerdi. Zaman; yaşam hızını, insanların yaşam kalitesini söküp almaktaydı. Karşı yamaçta diğer köylerin düz toprak damlarında tabiatı kollayan, terörü lanetleyen nice savunmasız aileler titreyerek bekleşmekteydi...kim bilir? Bu kış kar alışılageldik manzarasını bol ikram ederken doğaya; Leyla öğretmenin bir şiir dinletisinde anlam kazanmıştı sanki.

Doğudan geliyorum
Dizi dağlar peşim sıra
Anam oturmuş ağlar
Gurbete gitmiştim  arda sıra 

Havayı temizleyen duyguların soluduğu ışıklı evlerin üzerine çöken pek çok mısra köylülerin zihnini ilahi söylenircesine kutsal kılmıştı. Endişeli dudaklardan ezberlenen her bir kıta, boğazlarda düğümlenen umut mırıldanışlarını söküp atmıştı o an. Doğunun bu ücra köyünde sabırla beklenilen okul ihtiyaçları giyim v.b. gereksinimler, yorgun düşmüş bu kayıp gönüllerde ki isteksizliği harekete geçirecek bir çığlıktı. Dinlemeyi bilen minicik kalplerin tanıklığında hissettiği tek şey sadakatsizlikti.  Ana-Babaların  acılı yürüyüşlerinde ürkeklik kuşaktan kuşağa  geçsede; yarını kucaklayacak onlara ışık olacak ılk bir dost hep olacaktı. Sadece unutulmuş olmanın yanında can bulacakları bir gölgeye sığınmaktı bu arayış. Sınıfta öğrencileri ona bir mektup yazmıştı hastalandığında. İçlerinden biri sözcü seçilerek yola çıktı. zayıf ama gözlerinin o güçlü pırıltısına yakışan çekingenlikle kapısını çalmıştı minicik eller. Çocuğun görüntüsünde onu altüst eden ve yüreğine ışık tutan bir şeyler vardı. Mektubu uzattığında hafifçe başını yana çevirmişti. Üzerine çöken yoksulluğu kederli bakışlarında saplanıp kalmıştı adeta. -ya iyileşemezseniz- demişti. Sesi, ölüme ve umutsuzluğa tanıktı sanki. Yaşamın masum yüzü hesapsızca sevgiyi dile getirmişti. Şimdi bulunduğu yerde mecburi göçler başlamış, terk edilen ya da edilmekte olan ne varsa karanlıkta kalmaktaydı. İstila edilen insani değerler yok edilmekteydi. Ölüm sokakların, hatta evlerin içine aniden giriyor, herkes güvenlik nedeniyle evlere hapsediliyordu. Bu korku labirentinin içine sıkışmış çocuk gözlerse; okullarını, sınıflarını kaybetmeyi hiç düşünmemişlerdi. Ne var ki birkaç idealist öğretmen direnmeyi inatla sürdürdü. Hüzün inkar edilemez acıları terk etmese de yeni umut yüzleri çizmişti çocukların hayallerinde. Gece orada yaşamı belki gelecekten çalmaktaydı. Sevgileri sözcüklerden sıyırdığı gibi küçük bedenlerin okşanan yüzlerinde sorgulayıcı birer düşünce bırakıyordu. Leyla dağlardan kar kokusunu her soluduğunda bütünleştiği bu halkla merhametini daha da yoğunlaştırıyordu. Hiç kuşkusuz kendini gözlediğinde yatıştırıcı geliyordu sahiplendiği sevgi. Dar penceresinden bakarken inanç kısırlaşmış şiddete söz geçiremiyordu ama karanlığı yaşamın çemberinde buruşturup atmaktaydı huzurla gene de. Daha anlatılacak bir sürü konu, kitapların kollarında nefret ağlarını savuşturacak nice sohbetler gerçekleştirecekti.

Geçen gün yardım malzemelerini okulun deposuna taşımışlardı. Hala kapalı ve açılmamış kutulardaydı aklı. Bu duyguyla heyecanlanarak ani bir hareketle evden çıktığında, kara bir çift göz nizamiyenin önünde belirdi. Pusuya yatmış dikkatli çevik asker uyarmıştı. dikkatli olsundu... Cebinde kalan son parasını da bir öğrencinin kardeşi için harcamıştı. Elbette biraz yürüyebilirdi. Neyse ki bir askeri devriye aracı yardımına koşmuştu. Minibüsün arkasında iki erin yanık türküsüne kulak kabarttığında korkuyu arkasına almış, yaslandığı bu güvene minnettar kalmıştı. Bir çığlık bedenine iyice yapışmış aniden sarsılmayla kupkuru dudaklarından fırlayan boğuk ses yankılanmıştı. Askeri araç hain bir mayına hedef olmuştu. Dehşetin hızında kalbi göğsünün altında son bir kez haykırmıştı. Neden? Yüzlerde buruk bir yazgı... Benzer olmaktan tedirgin bakışlar hakimdi. Ağıtların zamana hissedilir iz bırakan isyanında çirkin terör aşinaydı bu köye. Fakat Leyla öğretmenin de zengin gönlünü, hayallerini ezmiş, tüketmişti. Acıyı tanımayı, onunla baş edememeyi öğreten sisteme herkesi cevabı vardı şimdi. Ya çocuklar... Onlara sinsi tuzağı açıklamak çok zordu. Sözcükleri acılaştıran ne varsa silkinmeliydi Doğu'nun çaresiz sesiyle. Güvenli bir el, berrak bir bakış olmalıydı çocuk gülüşlerin peşinde. Ve sona eren hayatların sevdiklerine neler yaşattığını, adil olmadığını düşündürten vahşiliğe teslim edilmeyen yürekler sitem dokluydu. Hayaller ve inançlar yitip gittikçe gelecek kaygılı görünmekteydi. Tam da böylesine bir ihanetin pençesine düşmüşken; Leyla öğretmen gibi idealist duruşların bu adaletsizliğe itirazları vardı. vicdanın çekip gitmesine izin vermeyerek can sıkıcı düzeni yine, yeniden sahiplenip huzura kavuşturmaktı onların amacı.

                                                                 BEYHAN ÖZER

 



                                                                     

22 Eylül 2019 Pazar



OKUMAK... 







Sözcüklerin yumuşattığı içimi genişleten bir manzaraysa kitap; düşünecek, düşlenebilecek okumaya dair ne çok kitap var. Zihin bir şölense eğer, içinde her şeyin olduğu bir bahçeye davet   edilmek sanki okumayı tarif ediyor... Orada yansımak ve kendini bulmak.
  
                                                                    Beyhan Özer

21 Eylül 2019 Cumartesi

ANNEM YOK ÜTÜ VAR




        Çocukluğuma dair anılar kendine özgü bir iç görü ile yaşadığım ve paylaştığım zamana anlam katıyor. Biliyorum ki gerilerde kalan çocuk gülüşler çıkarsız bir senfoni. Koşmanın, gülmenin ve Lunapark'ın büyüsü...Yüreğime asılmış bulanık çizgiler ve gözlerimin arkasında dopdolu bir noktaya ulaşmış özlem ıslaklığı... Adeta bir rüyanın sisi gibi dağılıyor boşluğa.

Annem acısını on beş gün sonra derin bir uykudan uyandığında unutmuş teyzemlerin anlatımına göre. Hamileliğinin son evresinde bavulunu tam da hazırlamak üzereyken sancısı tutar, Maltepede ki şirin evimizde.

Anlatılanlar hayalimde romansı bir tat bırakıyor aslında bu doğuşa dair;

Karanlıktan planlanmadan ısmarlanmıştık dünyanın biricikliğine. Hastaneye yetişemeden ebenin yardımıyla ivedilikle omuş her şey. Birden hayata kısa keskin hıçkırıklarla merhaba demenin heyecanı sarmış ortalığı. İkizler geliyordu. İkiz kardeşimden sonra ben de özgürlüğümü ilan etmişim. Sonuçları hesaplayamamış olabilirim ama dönüşte okşamış olmalıyım o güzel başını canım ikizimin. İnsan böyle anlarda anlam yüklerdi karındaşına. Doğumdan sonra ince gözyaşları on beş gün annemin komaya girmesiyle akmıştı endişeli yüreklere. Sanrılı günler bir süre sonra geride kalmıştı. Zaman düşünebiliyor mu bilmiyorum...
Sadece sözler yetersiz kalır birbirlerine her daim kentlenmiş ikiz kalpler için. İlk sözcüklerde aramızda oluşturulan lakaplar; Tinde ve Nenno gibi. Aile'nin en kıyak küçükleri olarak ablamların bizleri paylaşımlarında ikinci anne oldukları eşsiz sevgi. Evin Ajanda Tinde ve Nennosunun her türlü tamirat işlerinde kendilerini usta görmeleri ise ayrı bir detay. Gaz sobasının arkasına geçip kömür karası suratların bilmiş telaşı görülmeye değermiş doğrusu. Bilmeden içilen gazlar, düğünlerde  annemden habersiz çekilen poz poz resimler, bale sevdası, her 23 Nisanda okulun gözdesi ikizlerin hazırlanışı v.s. Aynı yumurta ikizleriyiz biz. Tıp dilinde sonradan doğan büyük olur.  5 dakika büyüğüm anlayacağınız.  Fotoğraflarda hep net, keskin bakan Reyhana göre masum ifadeliymişim aslında. Yaramazlıkların gölgesinde kalmanın sırrı bu olsa gerek. Nedense olayları sakinleştiren , yorumlarında hak verilen karakter olarak şanslı olmam o masum ifademin zaferidir diyebilirim. Bazen fevri davranan Reyhana gönül koyulurdu. Bu tedirginliği yok etmek benim için ise çok kolaydı. Böylece eski lüksümüze geri döner, bir sonra ki yapılacakları planlardık yine." Bugün pazar ikizler azar" sözünü ablamlar boşuna zikretmiyorlardı. Yıllarımı özgürce haykırdığım bir gökyüzü canım ikizim.

Annemin çehresinde koruyucu şefkatli dinginliği keşfediyor olurdunuz. Onu üzmüş olduğu şeylere sergilediği sessiz olgunluğunun farkındaydım. Koruyucumun sevgi bolluğunda soluklanmak; melek gibi gülümseyişiyle kül rengi sarı saçlarına sinen güven kokusu ile büyümek. Kalp kırıklıklarımızda, birbirimize küstüğümüzde gözyaşları içinde tekrar kucaklaşmayı öğreten annem ve büyüdükçe artan yalnızlık... Hatalar karşısında çaresizliğe düşmemek ve de yanlış anlaşılmak. Çocuk olmak her şeyi affediyor ya! ne güzeldi.

Fatih'de Köşesaray apartmanının o sıcacık dairesinde içilen çaylar; komşulara yapılan özel danslar, anne poğaçaları eşliğinde konuksever o evin kendine has kokusu nasıl unutulur? Çocukluğumun o bal tadı anıları...hiç eskitemediğim gönlümde demir atmış nice hikayeler biriktirmişim. Yazlık evimize gölge eden tombul elma ağacım, kumsalda ki nemli havlum, renkli boncuklarım ve bal rengi saçlarıyla el sallayarak gelen bahar gözlü annem nerede? Şimdi içimde çocuk sesler, bazen hevesle fısıldamakta ruhuma biz buradayız diye.  Altı yaşında geçirmiştim sarılık hastalığını. Haziran ayına denk gelmişti.  Çınarcıkta yazlık evimizdeydik. Annemin ısrarı sayesinde titiz bakımıyla hastane yerine evde tedaviyi uygun görmüştü doktorum. Yatak istirahati şarttı bu illette. Oysa dışarıda mevsimin en hararetli sıcağında tanıdığım tüm çocuklar denize girmekteydiler. Alınan mandolinimle vakit geçirmek zamanı susturmasa da öylesine ilgi görürdüm de ailemden, neredeyse hasta olduğuma şükrederdim. Gün boyu dinlenmiş bedenim gece olduğunda odada yanan yeşil ışığa hapsolur, içimden bildiğim masalları tekrar ederdim. Zerafetle ayrıldığım o odadan hep nefret etmiştim. Canımı daha fazla yakmasın diye rol yaptığımı anlamayan hemşire de beni öperek yollardı her defasında. Faytonun masalsı ferahlığı içinde masum düşlere dalar bazen gözyaşlarım tozlu yolda ilerlemekte olan faytoncunun dikkatini çekerdi. Bir umut arardım gözlerinde. Klinikte açık mavi döşemenin hıçkırığıma karışmış gölgesi melankolik mizacıma uyum sağlardı. Annemin her karşılanışımda ruj kokan teni mest ederdi beni. İkiz kardeşimle içilen buz gibi limonatanın hazzı, yenmeyen köftelerin onun yardımıyla buzdolabı arkasına atılması dayanışmanın en güzel örneği sayılabilirdi. Hafızamda yer etmiş güven veren dokunuşların sahibiydi ailem. Kimi kez o beyaz üniformanın sahibini sorguluyorum. Reşat Kaptan seni, yani babamı. Yıllar sonra annemin amansız hastalığının zorlu geçişlerinde fotoğraflar netleştiğinde; anne-baba aşkının hayal kırıklığına seyirci olmayı hazmedemediğimi görüyorum. Sen beyaz kahramanım...dev dalgaların, okyanusların dili, coşkusu. Sevgili canım babam, annemin hemen vefatından hemen sonra evlenmeni yadırgamıştım. Kırgındım. Küsmüştüm kahramanıma. Veda etmiştin bana. Tutunamamanın, seni kaybetmenin annemin aşkını bir çırpıda bitirişini anlayamamıştım işte. 

Uçarcasına bir yaratılışın öyle eksiksiz öyle artıksız, soğuk çehrelerin, zavallıların çabası bu dünya. Ucuz bir barış salık verir içinizde. Belki daha iyidir kavgalar, kabullenişler. İsimsiz bir yabancılık ya da çocuksu bir korku yapışmıştır izinsizce. Tıpkı annemin ölümü gibi bir bulut kaplamıştır bahar havasını. Evlilik çocuk derken zaman çarkında çıplaksınızdır. Onun gözleri kapandığında içimde ki çocuk birden büyüdü. Zamanın içine büründüğünüzde fotoğraflar hafızaya akmaya devam eder sanki. Sıcacık gaz sobasının ısıttığı oturma odasının kapalı balkona açılan kapısından nemli çamaşır kokusu karışır düşlerime. Sobada titreşen alevlerin dansı gümbür gümbür sesi mayışmış bedenime huzur salardı. Bazı geceler odada ki sükunet bozacının haykırışı ile birdenbire bozulduğunda annem bu durumu yararına kullanarak bizi masum bir korkuyla yatağa yatırırdı. Yatağın içinde sokaktan geçen bozacının -Bozaaaa- diyen sesi her yükseldiğinde Reyhanla birbirimize terleyene kadar sarılır hemen uyumaya çalışırdık. Ah ergenlik dönmelerimiz... O yıllarda evlerde paralel telefonlar vardı. Biri yatak odasında diğeri de yatak odasında. Annem uyumadan önce diğer odada ki paralel telefonun fişi çekilir, belli belirsiz işitilen horlama sesiyle harekete geçilirdi.  Telefonun üstüne babam kilit koydurmuştu uzun sefere çıkmadan. Ne hainlik! Tabii çözümü bulundu. Yalnız olan çatallara olmuştu. Bu yüzden hemen hemen tüm çatallar eğriydi. Reyhanın sabaha kadar erkek arkadaşıyla konuşması uykusuz kalmama sebep olsa da ; bir yıl sonra aynı şeyleri ben ona yaşatmıştım. Nedense onu hep geriden takip etmiştim.

Bize özel kahvaltı sohbetleri bazen annemin şiirleri ile coşardı. Böyle anlarda bahar gözlerinde ki yaşlara engel olamazdı. Biriktirdiği yaşlar göz pınarlarından sızarken hala anne tebessümünü korurdu. Bir de elinde sımsıkı tuttuğu genç kızlığında yazılmış olan şiir defteri bulunur; omzunun üstünden pencereye bakarken içli cümlelerin havasına girer, duygu yüklü sesi mısralarını tamamlayamaz gittikçe yavaşlardı. Gözleri kah uzaklara kah çay bardağına dalar, kızaran gözlerini kırpıştırırdı. Eliyle düşen yaşlarını zerafetle siler, annesini özlediğini dile getirirdi. Etkilenirdik özleminden. Çünkü anneler ölmezdi, ölemezdi bize göre. Allah sıralı ölüm versin dediğinde ise bembeyaz tenine, o şefkatli kollarına atılırdık.

Sonsuz bir aylaklık, şımarıklıktı çocukluk. Ya şimdi? Annem yok ütü var... İsyankar bir tavır, nedensiz bir kaçış bu. Sorumluluklarımın çaresiz savunucusu, sonsuz inat belki de.

Yalan söyleyen dillerde, sıkılmış suratlarda, sevgi dilenişlerinde soruyorum dalgaların üzerinde seken martılara? Kaptan babamın gemisini, annemin beyaz tayyörlü melek halini...Ya da Cerrahpaşa hastanesinde uzak yol kaptanı biricik aşkı Reşat Kaptanı hemşireler ve doktorlara ilan edişini... Kül rengi sarı saçlarının, boynundaki gül kurusu eşarbının ruj kokusuyla bütünleşmiş perisi "seni çok özlüyorum." Kimi kez o attığın kahkahaları başka seslerde buluyor kimi zaman bir yürüyüşün peşine takılıp adımlarını sana benzetiyor ardından uzun uzun seyrediyorum.

                                                       Beyhan Özer

SON DURAK




      

  SON DURAK


Bu adamın berrak aklı insanı dehşete düşürürdü. Ruhun en mahrem güvenine sığınmışken çekip alırdı seni ötelerden. Fakat insanda bir şeyler değişir; ulaşılmazı kendine telkin ettiğinde korkardın yapacaklarından.

Dün gece düşünde yine onu gördün. Avuçlarında biriktirdiğin sıcaklığını sıradan hayallere teslim ettiğinde gitmeliydin aslında. İradene sevecenliğini hapsettiğinde yargılamalıydın belki de... Müdavimi olduğun Arı Bar'ın sohbetinde içilen, içildikçe konuşulan; sanatın ve sanatçının düşünerek koyulaştığı akşamlarda bir araya gelinen dostlar... Havasında soluduğun sigara, alkol zamanla gözlerini ağırlaştırırken  sahte gecelerin içinde duran suskunlukları atardın içine. En gerçek gözyaşlarının zindeliğinde topluca söylenen şarkıların okşayıcı sözlerine kapılıp gitmek yorardı seni. Çok uzaklardaydın. Sanki geç kalmıştın keskin şarap, rakı, bira kokan buruk tatların gölgesinde varolmaya yeniden.

Neden peki?
Bir şeyi anlamıyordun.
Öfke...
Öfkeyle cinselliği,
Öfkeyle sevgiyi,
Öfkeyle örselenmiş iyiliğini.
Ne başkalarının bu yavan görüntüye tanık olmasını ne de süreklilik arz eden bu sallantıdan yorgun düşmeyi kendine itiraf edebiliyorsun. İyileştiremediğin bu hayat, kararlarını ertelemekte inatçıydı. Bir ara "sen bu zamanın içinde yaşamıyorsun, yüreklendir içini" diyebilmeyi geçiriyorsun kalbinden. Ama yine de gözlerin heyecanlı, şaşkın, korkularınsa tetikte.

Bir adama nazlı bir aşkla tutulmuştun. Karşı çıkılan sözlerin, dostların düşüncesinde ileri sürmüştün; sahip çıkmıştın yırtıcı bir kuş gibi ilişkine. Aklından önce, bahsedilen insafsız eleştirileri çıkarmış sonra da kollarını açmıştın belirsizliğe. Ansızın iç çekilen, dudaklardan geriye dönen alınganlıklardasın hala. Mutlu olmuştun elbette. Bambaşka hayallerin de oldu. Dokunaklı ıssızlığında heveslerini hoşnutsuzlukla karşılayan kişinin , gerisinde kalmayı da bildin. Ne var ki o bunları fark etmese de şefkatini hiçsizleştirmedin bedeninde. 

Oysa tamamen gitmeyi tercih ettiğin ikiyüzlülüğünde bir türlü arınamıyordun. Korkarım hüznünü ve şehvetini birleştirmiştin. Üzgün saatlerinde mırıldandığın şüphelerini "seni seviyorum" derken maskelemiştin donuk suratında. Annen'nin babana  yönelttiği hülyalı bakışlarında haz alışını, aşkına sahip çıkışını örnek almıştın hep. Alışkanlıklarını hesaba katmamıştın.

-Yarından sonra ki gün-

diye cevap verebilmeyi, vazgeçebilmeyi sır gibi saklamaktasın vicdanında.

Zihninin savunucusu gönlünü yalanlarına ortak ediyorsun. Zarif bir elbise gibi vefalısın kötülüğe. Başka bir dilde söylüyorsun, anlatıyorsun beklediğin durgunluğu. Bir mektup yazmak istiyorsun düş kırıklıklarına. Başkalaşmak, hafızanı sıfırlamak, kusurlu olmak  istiyorsun.

Boşluklarında; zamanın kendine özgü kalabalıklığında nefes almak, uzaklaştıkça ışıklanmak... Senden gidildiğinde üşünmeyeceğini, o alevi keyifle söndürdüğünü haykırmak aralıksızca. Sonra kaderini melankolik bir sükunetle belki de zalimce söküp atmak hayattan.

İnsan bırakmaz sevdiğini 
Sevmek insanı bırakır.

Ödünç aldığın özgürlüğünü doğaçlarken yaşamda sana ait hiçbir şey yoktur bazen. Aşırı anıtlaştırdığın iyimser saygınlığında sustuğun ne varsa sövmektesin. Ama boyun eğmelerinin de bir bedeli vardı. Basmakalıp cümlelerde birleştirdiğin sızılarını lanetlemelisin. Görmenin keşfine çıkmalı, konuşmalısın duyumsadığın arzularınla. Yalın yakınışlarında son duraktasın. Sevgine doğruluk katmak senin elinde.

                                                                  Beyhan Özer

20 Eylül 2019 Cuma

BİR AVUÇ KÜL



    Bazı eksikliklerle geldi zaman. Bir isyanı bastırabilir mi vicdanlarımız... Sevgim acıyor. İçimizde hayatın kırık parçacıkları haklı bir hüzün yerleştiriyor ifadelere. Orada öylece durup; çökmüş, yıkıntı haline gelmiş yapıların siluetlerine kendi yaşantılarımızın aynasından bakıyoruz. Ayakta duran cehaletin içinde ki yıkıma mevsimsel duygu pazarlığında "isimler" takıyoruz adeta. "Bu  korkular başka korkularI tetikleyecek" gibilerinden... Tüm insanlığın seyrettiği karanlık bir terör dönemini hiçliğe kurban ediyoruz. Şekilsiz. biçimsiz kuklaların dünyasında, köksüz ve kimliksiz kalmışız.

2016 yılında yaşanmış talihsiz bir olaydan bahsetmek istiyorum. Şırnak'ın Cizre ilçesinden iki çocuklu bir Anne'nin çığlığına kulak veriyorum; 
"Bana bir avuç kül verdiler, al bu senin oğlun" dediler.
Orada yaşayanların gerçekliği ve sözcükleri geride kalanlara ne düşündürtüyor? Belki yaşanmamışlık belki de yaşananları, şimdiyi canlandırırken bizim resmi nasıl gördüğümüzle ilgili... Kesip biçtiğimiz  zamanda içimize kapanmış, diğerlerinden soyutlanmış geçici mutluluklarda nefes alıyoruz nasıl olsa. Barışı savunurken bile şehir savaşlarına ironi katarak esirleştirmekteyiz ruhları. Kudretlerine mecbur edilmişiz bir kere. Kitlesel katliamların acılığında, yasın üzerinden siyaset yapanların sınırsız güçlüğünde barınmaya çalışıyoruz hala. Gelecek nesillere bırakılan tek şeyse kalbi kırık insanlar. Özgürlüğün ekolojisi bize dayatılan gerçeklerin ütopyasında can çekişiyor.

Bir örnek de Silopi ilçesinden kamulaştırma kararı ile yıkımın başaladığı evler. Karşılaştıkları tüm zorluklara rağmen desteklenmeyen hatta kışkırtmalara maruz bırakılan aileler kendi mücadelelerinde de yalnızlar. Başarısızlığı, yılgınlığı direnmeden kabul etmek zorundalar ne yazık ki... Bölünmeleri engelleyemediğimiz gibi artık ölüleri için nöbet tutan yaşamlara başka bir boyuttan bakıyoruz sanki. "Çünkü o hikayede o toprağa basmıyoruz."Tek fark olanları seyrediyor ya da okuyoruz. Sonra ne mi oluyor? Balık hafıza moduna geçiyoruz.

Gökyüzü ağlıyor şimdi. Yerler ıslanıyor... Bir çocuğun tozdan zor nefes aldığı, buna rağmen dışarıda top oynamak istediğini okuyoru. Atılan havan toplarını, mermileri, havai fişek diye kandıran anaların çocuklarını VURDUNUZ!
Hayallerini çaldınız.
Yıkıcılar yapıcıların  kalbini vurdu.
Mahallelerde o kısık sesle söylenen türküleri de temizlediniz.
Hendeklerin, barikatların içinden seslendiniz masum çocuklara.

Duygu farklılığı ve vicdanın kayboluşu vahim. Kentlere de sıçrayan şiddetin ortak bir kadere sürüklenişinin coğrafyasındayız. Bizlere bu şiddeti layık görenlerin zihninde nasıl tarif edildiğimizse aşikar. İnsani değerlerin giderek düştüğü bu kimliksiz, kıymetsiz halimizle daraltılmaktayız. Vazgeçmeyi kabullenmeyen huzur adına dayatmacı, baskıcı tavırları sindiriyoruz içimize. Doğudan başlayan yıldırmaların şehirlere sürüklenen trajedisinde hiçbirimiz özgür değiliz. Gerçek bir barış için bu haksızlıktan vazgeçmek... Sevmek, sağlık, aşk için vazgeçin. Belki de sadece korkmuyormuş gibi. Bu kısa şimdiyi ya da hiçsizliği nefretten arındırmak için VAZGEÇİN.

                                                                                                                         BEYHAN ÖZER