29 Kasım 2019 Cuma


GÖRMEK GİBİ BİR ŞEY

Ölgünceydi bakışları. Şehrin yağmurlu havası, içine işleyen ıslaklığı, trafiğin yoğunluğu bezdirmişti. Zar zor bir taksi bulmuş, kırık şemsiyesini de yolun kenarına fırlatmıştı. Nefret diliyle konuşurken buldu kendini. Üstelik şöföre nereye gideceğini daha söylemeden... Kendini içine kıstırılmış, hapsolmuş bir koşturmada duyumsamak artık yaşın hüküm sürdüğü derin çizgilerine haksızlık gibi geliyordu. Ünlü markalar zinciri bir mağazada  müdür yardımcısıydı. Sürekli onun adına planlar yapanlardan; geleceğin yer şurası, oturacağın masa bu gibilerinden, bıyık altı gülüşmelerden ve müdürünü pofpoflamaktan gerçek dışı bir görünüme bürünmüştü. Fransız lokantasından, Ceo'lardan, tüm o hayal ürünü iş sohbetlerinden, yemeklerinden bunalmıştı. Kendi verimliliğinden hicap duyuyor, etrafında dolanan hazır müşterilerinden; onların ne yediklerinden, ne yemediklerinden, sevgililerinden, kocalarından, rakiplerinden tiksiniyordu. Kılıksız, kimliksiz olmanın özgürlüğüne hayrandı sanki. Farklı olduğumuza inandırılan sistemin çiğ sürülerini kabaca uzaklaştırmak istiyor, yine de ertesi gün en baştan yaşıyordu istemediklerini. Saçını fırçalarken, allığını sürerken yüreği bir kuş motifi. Hani pır pır desen uçacak gibi. Kırmızının arasından siyaha geçerken, yeşili arıyor gözleri. Yaprakların içinden geçen damarların dinginliğinde geçirse ömrünü keşke. Doğayla, denizle büyüse ve ölse.... İçinde bir kusur var. Refah ve bolluğun içinde küfürler yağdırıyor. Bitirilmemiş mektupları vardı belki de... Etrafta böyle devasa binalar varken mümkün mü vızıldayan arıları bulmak? Sonsuz bir aylaklık, kaçamak kıkırdayışlarda kaybolmak olası mı ki zaten.

Oysa şiirleri vardı defterlerinde bir zamanlar. Sevilmeyi yeğlediği aşıkları da vardı: sel gibi akan duygularında, uçuşan kağıt parçalarında sırlı yazışmaları da...

Oyalanmak derelerde, çay bahçelerinde uysal yüzlerle dertleşmekti, sıradanlıktı, kifayetsizce cümleler savurmaktı en bildiklerinde hayat ona göre. Pencereden sarkmış, sigarası ağzında bir dilim peynir için seslenmekti karşıdaki bakkala, sesi yetmezse bile, bağırmaktı cümbür cemaat mahalllece. Ha bir de sokağın başında ki manavın tezgahından elma çalmak, var gücüyle koşarak. Erken işe gidenlere gülerek acımak, yatağın içinde ağır ağır esneyerek, canını çıkarmak yorganın. Bir ayağı dışarda üşürken, diğer ayağının duvarda izini görmek müthiş bir keyif. Salınarak kalkılan öğle vakti sabah uykularından, sıcak gün ortasından, güneşi kabul etmez gözlerinin -ayy perdeyi çekeyim de karanlık olsun- lüksüne geçiş, prensesleri bile kıskandırır. Dolmalık üzümü, pirinci, yoga dersleri nerede? Hani ya sosyete pazarlarından alınan taytları! En sevdiği arkadaşıyla hisarda yenilen ekmek arası midye şöleni. Hisarın en tepesine çıkıp ayaklarını boşluktan sarkıttığı, katıla katıla güldüğü, poz poz resimlerine  ne oldu şimdi? Kilo sorunu nedir bilmeyen bedeni,  ipek bacaklarına giydiği şortu duruyor mu hala? Düşlediği bunlardı. Saçının bir tek buklesi şaşsın bakalım. Kıyameti koparırdı. E evlenmek istediği hayatının erkeği diyebileceği iri yarı; esmer de değil zenci kocası hayatına girebilmiş miydi? Vakti zamanı doldursa da bedeni, yaşı aklı yapamadıklarında biline...

Bir akıntının dibinden taşınıyor sanki sanrıları. Kabuk kırıldı bir kere. Işığını tekrar açmak, ölçüsüz coşkunluk katmak yaşantısına. Derken yeniden trafiğin gürültüsü kulaklarında. Kayıtsızlık hakim işte şu otobüs durağında bile. Elleri, gözleri cep telefonlarında milletin. Hafifce örtünmüşüz sanki. Açgözlülük arzularımızı öldürmüş. Yürürken bile kulaklarda müzik, bakışlar donuk. Heybetli ter içinde kalmış spor hocalarının, parkın önünden geçerken; botoxlu hatunları yerlerde süründürüp, işkence etmesi öfkesini bir anlığına durdurup güldürüyor. Şimdi yalnızlığın karanlığında yol alırken gıdım gıdım trafik ışıklarının esaretinde; biraz sonra gireceği sıkıcı toplantının notlarına göz atmalıydı. Kuruyarak büzüşmüş olan dudaklarına cesaret verici kırmızı bir ruj sürdü. Taksiden çok şükür indi.  Yağmur da dinmişti. Koşar adım ilerlerken, yan büfede sosisli yiyen kızın, kaçık çorabına imrendi. İşte görmek gibi bir şeydi bu...

                                          Beyhan Özer

 

10 Kasım 2019 Pazar

ÖYKÜ




DÖNÜŞÜN SESİ
                                                        
   Görmek, Bilmek, Susmak, Yitirmek...
Oysa inadına sözcüklerim benden tükenmeden huzur arıyor.
İzliyorlar beni.
Söyleyemediklerim benden çıkıyor,
Beni dolduruyor.
Sussam ne olurdu?


İçimde biriken vazgeçişler, hayal kırıklıkları söz birliği oluşturmuşlar. Bir yerlerden sızan kopuş, mecburiyetlerimin en derin çatlağı. Ben olmak istiyorum kontrolsüzce… Kim, ne zaman dudağıma kondurdu bu titrek gülümsemeyi? Gizlenmeden istemediğim şeylere karşı asice baş kaldırabiliyor, sadece sarılarak sevebiliyordum bir zamanlar. Ne ara kilitlendim ben? Israrla düğüm attım sinirlerime. Yoksa zaten yolun nereye gittiğinin farkında değil miyim hala? Sevgiyle bağlandıklarım, toz konduramadıklarım nerede? O sınırsız hoşgörümde boğuluyorum gitgide. Tüm sevgimi önlerine sererken arsızca, yaralanıyorum da her defasında. Ama itmen gerekirken çekersin ya umutsuzlukları, işte tekrarlar bende küflü şimdi. Yastığımın altında ıslak burun için peçetelerim duruyor hala.  Her adımda muhafaza ettiğim gözyaşı düşlerim bir de… Bağışlayışlarım kızgınlık dolu değil. Katılaşma değil. Üzgün. Sadece iki yıl dayanabildim evliliğe. Sonra ver elini ayrılık. İtiraf etmekten çekindiğim yaşamımı arıyorum. Gitmeye meyilli gönlüm her defasında dilsiz.

Bıraktığım yerdeyim. Baba evinde… Bu kez hiç ummadığım kadar hastaydı. Birbirimizin sessizliğini tanıyoruz aslında. Bu evde yaşadıklarım özel hayatıma aksedenlerdir. Çünkü daima bağışıklık sistemimi çökerten bir hafızası olduğu gerçeğini es geçemem. Babamın gücü, onunla ilgisi olan ya da yaptıklarına benzer her şeyi benden hem uzaklaştırmış hem de yakınlaştırmıştır. Öğrettikleri, yetiştirilme tarzım; redettiklerim, isyan ettiklerim benden hiç gitmedi. Bu benzeme ruhumda tutsak kaldı belki de. Ona karşı mıydım yoksa “ben tam olarak o mu olmuştum” Geçmiş izler tekrar belirdiğinde yutkunuyor, hüzünleri ekrandan siliyorum. Yaz başıydı. Eski hayatımız sanki nefesini tutmuş; beni karşılıyor, hiç gitmemiş gibiydi. Uzun uzun baktım veranda da sediri üzerinde ki rengarenk motifli örtüye. Halamın yadigarı örtünün aynı yerde oluşu güven verici.  Köşede bir zamanlar sahilden topladığım renkli taşlar, boncuklar gülümsemeyi hak ediyor. Birdenbire gözlerimin önünde gür saçları dağınık halamın silüeti beliriyor. Masanın üstünde elleri mürekkepli küçük bir kız çocuğu ve boş kağıtlar… Sanki az sonra babamın buz gibi soğuk sesi çınlayacak duvarlarda. -Hadi daha sofra hazır değil mi?” diye bağıracak. Ve halamın yumuşak tınısıyla banyoya telaşlı koşmamı hatırlıyorum. Tuhaf buluyorum içimde oluşan özlemi. Nereye gitsem hiçbir yere yerleştiremediğim beni; kaçıp gittiğime sevindiğim baba evinde buluyorum. Burada tükenmekten korkuyorum. Babam her şey ve herkesten duyduğu memnuniyetsizliği avaz avaz dile getirirken kendi sesini duyuyordu hep. Sizden ayrı yaşıyor ve hissettirdikleriyle ötekini boğuyordu.. Ondan nefret etmezdim. Bazen bir anlığına  yok olmasını dilerdim. Yaşadığımız iletişim talihsizliği değil. Onun için başarısız bir evladım o kadar… Bir umutla birinin ona çıkıp –haksızsın- demesini beklemişimdir. Oysa kimse ses tonunun iniş çıkışlarında bu denli cesur olamadı. Mizacı sert, hakimiyeti güçlü ve ölçülü… Kimse rengini net belli edemedi. Ona yakalanan gözler despotluğunun karşısında ürkekti.  Cümleler savunma gerektirirdi bazı kurallarıyla birlikte, ister istemez. Annemi hiç görmedim. Doğumda vefat etmiş. Tek çocukmuş. 15 yaşıma kadar halam yanımdaydı. O da kalp krizi geçirip bu dünyadan göçüp gitti. Mesafeli ama merhametli bir yürekti. Özellikle doğum günlerimde daha sevecen davranır; o güne dair tüm isteklerimi yerine getirir, kendini bu zahmetten kurtarmak isteyen babamın yap-boz suratı kah gerilir kah yumuşardı halam sayesinde. Çocukların doyasıya koşup oynadığı bahçemiz; sıradan bir güne göre fazlaca coşkulu, gürültülü olurdu. Kurallar birkaç saatliğine bozulabilirdi. Sıska soluk tenim böyle anlarda aydınlanırdı. Etrafımda tüm çocuklar gibi anne-baba ile birlikte sıcacık bir yuvada yaşadığımı, sanki hep böyle güldüğümü hayal ederdim bir günlüğüne. Dolu dolu bir çocukluk ve saçmalıklar, asla bizim ev buna uygun değildi. Babam saygınlığı olan bir ekonomistti. Gazete ve dergilerde keskin yazıları ve de soğukkanlılığı ile tanınırdı. Kendini beğenmiş, kılı kırk yaran titizliğini; en canlı, en coşkulu anlarımda bir kırbaç gibi suratıma çarpardı. Daha sonra bir taşın sessizliğine bürünür, kasvetli çalışma odasına sığınır, yazardı. Yazarlık yönümü ondan almışım. Bazı şeylerin özlemini çektiğim, babamın duyguların dışına çıktığım zamanlarda yazma serüvenine başlamıştım. Yalnızlığımda, yazıya yaydığım kelimelerden arınıyor, kendime teslim oluyordum. Ve herkese benziyordum.

Şimdi koskoca evin içinde onunla başbaşayım. Yardımıma gereksinim duymuştu. Devinimsiz, suskundu tüm ev. Verandadan içeri geçtim. Salonda açık televizyonun sesini kısıp, aralık bırakılan oda kapısından başımı usulca uzattım. Henüz uyuyordu. Nefes alış verişi hala düzensiz. Hemşire izinli birkaç gün. Geldiğimi duymuş mudur acaba? Kapıyı evin temizliğini yapan Hacer abla açmıştı. Ancak o da yıllardır ayakucunda tedirgin dolaştığı için etrafta o varken çok sessizdi zaten. Yolda gelirken –kendi ellerimle o en sevdiği mercimek çorbasını yapsam mı- diye düşündüm. Ben içirsem bu kez çorbasını.  Huysuzluğunu izlemeden sıradan şeylerden konuşsak ve sadece gevezelik etsek. Babam KOAH hastalığının son evresinde. “Oksijen desteği görmeden nefes almak onun için bir işkence” demişti doktoru. Pencereyi açtım. Yatağının yanında duran koltuğa bıraktım kendimi. Kendimden ve bu evden bir anlığına uzaklaşmak istiyorum. Gövdemi ve sıkışmış kalbimi, düşüncelerimle birlikte boşluğa bırakıyorum. Sabahın esintisinde kıvranıp duran perdelerin uçuşunu izlerken içim geçmiş, dalmışım. Bir an mırıltıyla seslenişini duydum. Bıyıkları artık beyazlamıştı. Köşeli yüzü, elmacık kemiklerinin diriliğine inat çökmüş. Gözlerinin yanında ki kaz ayakları kırışıklığını biraz daha vurgularken; her an gülüyormuş ifadesi yerleşmiş suratına. Sevimli mi olmuş ne! Gözlerinden akan iki damla yaş, kendisinin bile bilmek istemeyeceği pişmanlıktı belki… Çarşafının altından kaydığını söylediğinde buyurgan tavrının hakimiyetini yitirmemiş olduğu hala ortadaydı. Hemşirenin sürekli ilaç vermesinden, ağzının kuruluğundan, berberin bugün gelemeyişinden gibi… Tüm şikayetlerini sıralamıştı. Oysa böylesine dırdırları hiç sevmezdi. Bu evde şikayetler sık dile getirilmez, dökülen gözyaşları ya da insanın içinde kalan ne varsa gizli yaşanırdı. Sevgili halamın yangında bebeğini ve eşini kaybedişi mesela. Geriye dönüşsüz durumlar hakimdi duygularda. Mantık vardı. Kolay kabulleniş vardı. İsyan yoktu asla. Zaman huzursuzlukları örtbas ediyordu. Aralarında sessiz bir anlaşma vardı. Benim yanımda konuşulmayan şeylerin uzun bakışmalar sonrasında halamdaki dalgınlık hali, onu seyreden babamın gücünü gösterirdi her zaman. Şimdi aynı odanın içinde, bir elim elinde nice zaman sonra yanaşmaya cesaret edebilmiş ve yaşanmamış baba-kız ilişkisinde tükettiğimiz onca şeye meydan okuyorum. Gözyaşlarını da henüz göstermişken; koyulaşmış bakışlarını kıpırtısız tutmaya çalışıyor. Kırlaşmış şakaklarında sanki huzurlu bir genişlik hakim. Ağlamak geçiyor içimden. Bu kadar aldanmış olamam. Küskünlüğümü belli etmemek için bakışlarımı kaçırıyorum. Çocukluğumda gizlice girdiğim bu odada yani geçmişteki çalışma odasının halısı altına ertesi günü okulda yemek için şekerlemelerimi saklardım. Bazen tavanı seyrederken soluğumu tutar, İçeri girdiğinde benim için telaşlanmasını umarak kıpkırmızı olana dek beklerdim. Yüreklerimiz içten bir konuşmaya akarken, bu gerçek mi diye fısıldadım birden.- Acı bir tat var ağzımda – dediği zaman gülümsemeye çalışmıştı.-Sen bana yemek hazırlarsın. Bir şeyim kalmaz- demişti. Peki kimim ben? Gözlerimi yumduğumda, yüreğimde bir sıkıntı… Hayatı boyunca başarısızlığımı yüzüme vuran adama ne olmuştu? Kokusunu arayan bir annenin özlemiyle kırılgandım. Zamanın gerisinde yedekte tutuğum, zihnimde hiç silinmeyen; evin içinde gürültü yapmadan, her daim temkinli davranmamı söyleyen bir hala ile ilgisiz bir baba vardı. Beynimin içinde bir ses! – O gerçek bitiş, o kurtuluş anı geldi mi diye sesleniyor – Hırıltılı sesi nefes alıp verdikçe daha da acındırıcı bir hale bürünüyor. Odaya yayılan güzel bir koku var şimdi.. Sanki eski hayatımızın arkasına saklanmış bir koku. Her halime, fikrime seninkilerden farklı olan şeylere uyguladığın yasaklar; memnuniyetsizlikler artık soğuk bir şişeye hapsedilmişti. Hastalığın, adsızlaştırdığımız birçok şeyi söküp atmıştı. Yüzleşmiştik. El ele ve başedemediklerimizle…
               
                                                                       Beyhan Özer

17 Ekim 2019 Perşembe

İÇ SES





"Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim.
Yazabilirim örneğin;
"Gece yıldızlarla dolu ve yıldızlar masmavi titreşiyor uzakta"
Pablo Neruda



VEDA


Ardına düştüğün yokluk sitemsiz dildi. Hudutlarının ötesinde geriye doğru 
seyahat eden gurbet acısı sanki. Yollar boştu sana. Kalan anılarla arşınlıyorsun göç çehrelerini. Uzaklaştıkça için için çoğalan bir şiirsin belki de. Dinle! Kuş seslerinin mevsime çizdiği hayatlara dokun. Tüm sokaklar büyü bozulmasın diye çoktan ıssızlaştı. Herkes kendi halinde. 

Günün sonunda gölgesinde yitip gittiğin güneşin egemenliğinden kurtulmuş gibisin. Karşı köşede masa üstünde duran çiçekleri, gözlerin yeşillendirdi bir an. İçin üzgün. Gecenin koygunluğunda hüznün sesini nasıl kısarsın? Mahzunluğun çıkıp gitmiyor kalbinden. Yığılan bir bedendi çırpınan, sana iç çektiren. Hastane odasında uğurladın en sevdiğini... İçinin sızısında savruluşlarının bir özetini  çıkarmaktasın sanki. Annenin, hastalığının son evresinde de olsa  yakıştıramadığın, alışamadığın gidişi oldu. Dört kızı ve biricik aşkı eşine veda etti bu kasvetli odada. Her gidiş gibi dar bir geçitte yüzleşiyorsun kendinle. Yerini bulamamışlığın ayaktaydı şimdi. Vicdanınla sorgulamaktasın ve tanımsız bir yolculuğa çıkmak derinliğinle birlikte... Hastane odası bir sinema perdesi gibi yavaş yavaş karardı o an. Cennet bahçesine uğurlanışına tanık oldu tüm sözler. Kapı aralığından sızan ışığın, gözlerini yumduğunda narin yüzüne aksi bir başka kederdi. O anne yüzü giderken boğuklaşan sesinde çaresizdi. Elleri ellerinde kaldı bir süre. Sonra ayaklarını öptün. Veda vardı bu odada...

İçinin sesini açmak şu saatten sonra dönşümsüz bir bozgun. Söz dökülse de bu ayrılışta isyankardın. Çocukluğun sılada şimdi. Sanki sisin içinde arka planda bir gölgeye ait sancıların. Yaşam ile ölüm arasında en tepeden seyir halindesin. Bir dal gibi uzayıp giden kelimelerin ezgisine karışıyorsun ister istemez. julio Cortazar-Anras Favanın Güncesinde; "Yüreğim yosun misali" diyordu. 

Dinmiş bakışlar dilini kuramıyor ki zamanın. Ele geçirdiğin zamanda da bir serzeniş kendince söyleşmelerin... 

                                                   Beyhan Özer



11 Ekim 2019 Cuma

DURUM ANLATISI



SUSAN MENDİL

İçimdeki bir şey haklı çıkmak istiyordu
Ve savaşabildiğim tek şey içimdeki bu öteki bendi.
Stefan Zweig


By viktoriashu


Sonbaharın bahçemde bulunan Manolya ağacına bir sözü var sanki... Yaprakları her bir yana dağılmış, yazın bitişini resmediyor. Yarı sararmış çimlere çukurlar açmış karıncalar, merdivenleri istila etmiş. Mevsime yaraşan sözcükler ağaç dallarına yaslanmış ulu orta. Kurumuş çiçeklerin gölgelerine devriliyor bakışlarım. Çiçeklerin uçlarında dans eden arılar, adeta yapraklarla flört etmekte şimdi... Ellerimi kare masama dayamış akşama düşen gölgenin seyrine dalıyorum. Balkonda, mangal ocağının önüne koyduğum Ufo (elektrik sobası)'nun ısısıyla mayışmış durumdayım. İçim ısınsın biraz. Fonda ortama uygun bir müzik Chopin-Nocturne... 

Gittikçe kaybolan güneşi izlemekteyim. Bu akşam hüzün hakim, bu akşam ellerim sımsıkı bir yumruk. Sonbaharın renkleriyle bütünüm. Yan komşu Enver amca da geçen kış öldü zaten. Şimdi sevimsiz üst komşusu evi almış, iskele kuruldu, inşaat halinde. Tepemde ki ışığı söndürdüm. Gün batımına saklamayı yeğliyorum gözyaşlarımı. Yan inşaattan kedilerin koşuşturmaları, öksüz sesleri yankılanıyor. Köşedeki sarman kedi, siyah kediye hayalet görmüş gibi bakıyor. İşte hayalet kedi ritmik hareketlerle ışığın olduğu başka bir eve doğru yöneldi. Birazdan diğerleri de karmakarışık mırıltılarını alıp, sevimli patileriyle koşarak; insanın içine dokunan yalnızlıklarıyla karanlık fısıltılarda kaybolacaklar. Aniden çıkan rüzgar balkonun gölgelik storlarını havalandırıyor. Arada eşim, sürgülü kapıyı açıp -içeriye gel, üşüteceksin- diyor. Hiç bakmıyorum o yana. O da aldırmıyormuş gibi tekrar kapıyı hızla inleterek  kapatıyor. Ardından kör gibi bakışıksız, donuk...kalakalmışım. Öfkesiyle sürekli mücadele eden ama berrak bir kalbi var aslında. Şimdi zaman kederli bir iyimserliği ağırlıyor yüreğimde. Burukluk sanrıları... Yine de bir kılavuz gerek içime. -Sigara yakmalı- diyorum. Hiç de beceremiyorum içime çekmeyi. Üstelik Can da sigarayı bırakmışken, gözleri benim üstümde. Daha çakmağı bile biraz uğraştıktan sonra yakıyorum. Sahi beceriksiz miyim? Düşündüm, düşündüm, düşündüm...
"Affetmek; menekşenin kendisini ezen topuğa bıraktığı kokusudur."diyor Mark Twain. Bağışlanmaların o geniş dünyasında zamanın yıprattıklarını geri almaktır yaşamla dengeyi sağlayan. Başımı kaldırıyor ve tavana bakıyorum. Işıklı gölgeler uzanmış yatıyor. Uykuya sürüklüyor gözbebeklerimi. Gölgeler içinden kara sinekler de yolunu buluyor. Hatıralara dağılıyorum. Sevdiklerimizle birlikte tadına varılan anlar... Kim böylesine biriktirmiş sevgileri! Şanslıyım.

Dipte büyüyen kırgınlıkların susan mendilime söz geçirmesini diliyorum. Usuldan tenime ilişen soğuk iyi geliyor bedenime. Karşımdaki sokak lambasının titrek ışığına gülümsüyorum. Sanki her yer ateş rengi. Sonbaharın kızıllığı balkon camından süzülerek zihnimi giderek uyuşturuyor. Mühürlü bir ıssızlık hakim oluyor geceye. İçeride bir çocuk sesi... Neye bağırdığı anlaşılmıyor. Belli ki televizyonu açık unutup çoktan yatmış bizim ki.  İçerinin sıcaklığı  daha kapının eşiğinde karşılıyor beni. Anlatmaktan çok anlaşılmayı bekleyen duygularımı süzdüm yaşanılanlardan bu akşam. Daha paylaşmak için hangi dokunuşlara ihtiyacım var diye düşünerek derin bir uykuya daldım.

                                                                                                                   Beyhan Özer

5 Ekim 2019 Cumartesi

DENEME


HAYATA ÇIKIŞ

                                       
                                                                                                  İnsanoğlunun yüreği 
                                                                                                 hiç kimsenin 
                                                                                                 içine sızamadığı koskoca bir ıssızlık 
                                                                                                 değil midir?
                                                                                                                      Gustave Flaubert




                          Bazen yaşanan anlar sözcüklerin arasına yerleşmiştir. Cımbızla çekip almak 
istersiniz özlemlerinizi. Rüzgarın söz dinlememesi... Yağmur gibi kısa anlara sığıştırılan o ıslaklık... Bir bakışın esintisinde; yakınsız, telaşsız seyreden gözler gibi paylaşanı çoktur aslında sözü olanın. 

"Acımı alıp kayın ağaçlarının altındaki köklerin üstüne sereceğim."

diyor Virginia Woolf - Dalgalar romanında...
ve şöyle devam ediyor:

"Önce yoklayacağım, sonra parmaklarımın arasına alacağım. Beni bulamayacaklar."

Acıların gölgesinde şifadır kelimeler. Yitik bir zamanın dilidir kalp incinmeleri. Herkes kendi patikasına teslim... Yaşamın seyrelttiklerini görünür kılar içinin ayazına sığınan yaz güneşleri.  Kaybedilenleri zaman olgunlaştırıyor her seferinde. Böylelikle anlar gün geçtikçe film şeritleri şeklinde bir görünüp bir yok oluyor hafızalarda. Aslında yad ettiklerimiz zamansızlaşıyor kısa kısa ama devamlı hiç bitmeyen yolculuklar gibi.

Frederich Hölderlin'nin- Ruh Huzuru şiirinin ilk mısralarını okuyorum...

"İyi bir şeydir insanın uzaktan bakabilmesi hayata; 

Ve anlayabilmesi hayatın kendini nasıl  algıladığını,   

Ayakta kalabilmenin atıldıktan sonra tehlikenin kollarına,

Fırtınalarda ve rüzgarlarda yolunu bulmuş birisidir."

Kendini yeniden görmek ve tanımak... Vazgeçtiklerimiz ya da yaşayamadıklarımız neydi? Gören göz ne ile temas ediyorsa sahip çıkar aslında. Kabullenilen neyse orada kalmışızdır. Tümüyle ruhun görselleştirdiği iç çekim yaşamın iniş-çıkışları arasında yozlaşmaya inat var olabilir.  Dinlenilen bir melodi ne denli yüreğimize dokunuyorsa; ilk dokunuş kadar tümleyici olamaz belki de. Tekrar tekrar uzanabilirsin her dinleyişte duymak istediklerini. Seyrediş, aldırmazlık öylesine senden gittiğinde duyumsarsın kaçıp gidenleri. Tekdüze kavrayışların boyunu aştığında çekimser kalabilirsin algılarında. Zamanın kesip biçtikleriyle  ya da tatlanmış, yer etmiş sabahlara kavuşmak olsa gerek yarım bırakılanlar.
                                  
                                                                                                       Beyhan Özer

          
                         

                                                                                               



1 Ekim 2019 Salı

ANLATI




SEVMİYORUM Kİ...

Sabah olur olmaz yazlık evinden İstanbul'a hareket için yola çıktın. Kendini otobüsün koltuğuna attığında yorgunluğun yavaşlamıştı sanki. Sabah güneşi otobüsün yıpranmış perdesini bağrına basar gibiydi. Kısa mesafe de olsa yolculuklarında içinde yaşattığın gülüş sanki sonsuz bir özgürlük...Günler bilirsin hüzünle çıkmıştın bu yollara. İçin iyileşemezdi bir müddet. Ah pencereler! Kaç kez serinletti dışarıya baktığında düşlediklerini. Umutsuzluğun solar giderdi susuşlarda. Geri dönüşlerde bunalır, her türlü silkelerdin üzüldüğün ne varsa. 

Yan koltukta eli şiş karnında gezinip duran genç bir kadının aralıksız, yüksek sesle anlamadığın bir dilde telefon görüşmesine kulak verdin. Bu kez pencere kenarı ona aitti. Çirkin, genç ve mutlu bir kadındı. Bir süre yol aldıktan sonra Jandarma kimlik kontrolü için durdurduğunda kapattı telefonunu isteksizce. Ölçüsüzlüğünün farkına varmış olacak -kusura bakmayın kız kardeşimle konuşuyordum- demişti. Özbekistanlıydı. Bu yol bitmez demiştin içinden. Tek isteğin bir an önce susmasıydı. Kitabını okumalıydın. Otobüs Silivride kısa bir mola verince -çok acıktım sandviç alayım- derken aceleciliğinden telefonunu yere düşürdü. Yere almak için uzandığında acımıştın. Ah sesini duyduğunda ise hamile olduğunu anladın. Yardım için hamle yaptığında güçlü bir tebessümle teşekkür etmişti. Geri döndüğünde tekrar ivedilikle sandviçini koltuğun üstüne fırlatmış, -sigara içmeye gidiyorum- demişti. Yadırgadın. Ancak bir o kadar da şaşırtıcı olan, döndüğünde gururla bu bebeği arkadaşı için doğuracağını söylemesiydi. Titremiştin. Yaşamı çeşitli yönleriyle kavrayan iki dünya arasında katıydı. Sarsılmadan çabaladığı savurgan sözlerini; kah güldün kah cesur buldun. Ellerini karnına götürdüğünde -"SEVMİYORUM Kİ!" yalnız kıpırdandığında bir tuhaf oluyorum o kadar- dedi. Çaresiz ve bağımsızdı sanki. Vefat eden ilk eşinden üç çocuğuna memlekette kızkardeşi bakıyormuş. Tekirdağ'da otelleri olan bir ailenin yanında resepsiyonistmiş. Tekrar evlendiğini, eşinin Bağcılarda pastaneleri olduğunu da eklemişti. Rastgele konuşmalarında sigara içişinin asla taşıyıcı anne olmasıyla alakası olmadığının ısrarla altını çizmişti. Bedeli vardır, demiştin. Vaat ettikleri neyse geçerli sebeplerinin olabileceğini, hakkı olduğunu da dile getirmiştin. Bu fedakarlık sadece arkadaş uğruna yapılamazdı sanki.  Kaldı ki arkadaşı bile değildi belki de. Gözlerini kaçırmıştı. Anne-bebek bütünleşmesini red edişi savunduğu ne varsa çürütüyordu. Ismarlama bebek diye kahkaha atışını ise kaldıramamıştın. Bana Allah veriyor, ben de paylaşıyorum demişti de... İşte bu birkaç sözcükle ruhunu apaçık takdim etmekteydi. Eserinin inşasını tamamlayıp gitmek, özgürlüğüne kavuşmak elbette. Bu düşünceyle kan yüreğine sıçrıyor. Azize gibi göremiyordun davranışını. Bağımsız olmak yeterli değil. Korktuklarınla da efendi olamazsın. 11, 14, 6 yaşlarında ki çocuklarının teyzelerinin yanında güvende olduklarını ses tonuna yerleştirdiği rahatlıkla sunmuştu. İstanbula gezmeye gittiğini söyledi. Arkasında çabuk bırakıyordu besbelli herşeyi. Herşey gelip geçerken de kararsız değildi ruhu. Önceden çizilmiş bir rotaydı yolu. 

Dudaklarında mırıldandığın sevgi, bağlılık mahkumdu sende. Güzeldi de!

Herkes yerini seçer hikayesinde. Kesinlikler yaratmak , başlayan sevinçleri yakalayabilmek... Tükenmeden yaşamak ,hayatı geldiği gibi kabullenmek bu hikayeden sana kalan.

Otogara vardığında vedalaşmadan inmişti çabucacık. Yabancılaşmıştı birden. Oysa yol boyunca tüm yaşamını neredeyse özetlemişti. İnanmak istemedin anlattığı çoğu şeye. Düşündürücüydü. Hayat görünmeyen derinliğinde nice yaşantılar barındırıyordu. Tanık etmek istemiş, hafiflemişti. Onun için bir imkansıza tutunmaktı belki de. Otobüste dalgınlıkla unuttuğun hırkanı dönüp almaya giderken; kızın koca bir valizle, yine elinde telefonu gülerek ilerlediğini gördün. Sadece gezmeye geldiğini, ertesi günü döneceğini söylemişti oysa ki... Anlamsızlık ve boşluk duygularını sana yükleyerek hızlıca gidişini seyretmiştin. Olmadığı biri gibi davranarak vicdanını rahatlatmıştı herhalde.

Sana ne olmadığını hatırlatmıştı aslında . Hafızana yerleşen "SEVMİYORUM Kİ!" sözlerinde  derin bir gülüşle kalakalmştın.

                                                             BEYHAN ÖZER

25 Eylül 2019 Çarşamba

SÖZDÜ ZAMAN


                                      ERKENDİ...

                                                                                         Umut uyanan bir insanın rüyasıdır.
                                                                                                                                    ARİSTO

                                 

                   
                                  

                                        Sana geç de olsa yazmayı seçiyorum. Ne dilim ne de elim vardı.

Kimdir seni dil kapılarında ayıplayan.... Anlamsızca yargılayan.

Gencecik bir sese tutunuyorum. Yaşamı ne olursa olsun onaran, onararak nefes almanın ne anlama geldiğini; gitmenin zenginleştirici onurunu düşünüyorum. Bakışlarım gülen gözlerinden geçiyor ve hiçbir şeyin öyle kolay kolay yitirilmeyeceğini anlatıyor. Sonra senden iki yaş büyük oğlumu düşünüyorum. Bir yanım acıyla titriyor. Öteki olmanın getirdiği rahatlık üzüntümün tesellisi mi? Ama yine de başkasının acısını görmenin burukluğu içimi sızlatıyor. Nasılsa herkes kendine göre seçiyor, kendiyle kıyaslayacak bir model seçiyor. Bilirim, tanırım bu acıyı. Annem de kanserdi. Avuntu zamanlarında geceden güne yansıyan suskunlukları...

Hayatının başında iken hastalığa dair atlattığın onca şey... İri cesur bakışlarınla, sakin tatlı ses tonunla tam da şımaracakken hayatla... Mücadele etmek zorundaydın. Hayatın ilk şafağında umudu kendi renginle bezedin. Diğer hastaların da dili oldun. Cesaretinden ödün vermeyen ciddi ama hep tebessüm eden, çiçek yüzünle sunmuştun o en zor anları. Haberi duyduğumda gazete manşetleri, sosyal medyada ki videolarına bakıp bakıp ağladım, herkes gibi. Anne olmanın büyüyen sessizliğinde, ben seninle daha bir olgunlaştım. Birkaç sevgisiz, öfke kokan, kendini bilmezlerin sözlerine aldırma. Ne çok özledik aslında böylesine inandığımız şeylerin üzerine gidip sevgiyi her gönüle yansıtmayı, yansıtanları... Nasıl arınımaz bunca umudun örüldüğü bir azmin hikayesi, bazı vicdansızlarda. Bir veda kouşmasına dönüyorum yüzümü. Annesini düşünüyorum sonra. Omuz omuzayız sanki. Tanımadığım bir insanı avutmak istiyorum. Ona içimde ki sesi açmak istiyorum. Duran zamanı geri getirmek istercesine avuçlarına dokunmak, acısını almak sanki var gücümle. Çıkarsız, hiç tanımadığımız bu sesi ve sesleri işiten herkes için bir kalp defteri açıldı şimdi.

Hayata mola verilmeyeceğini, çaresizliğe karşı yaşamın ne denli güçlü olduğunu, gülümsenebileceğini, dramatize edilmediğine tanık olduk. Neslican Tay başımıza gelebilecek tüm aksiliklerin canlı deneyimidir. Nefsimiz asi. Çünkü hemen unutuveriyoruz. Sevgi, masumiyet, duruluk... Her kopuşun, gidişin yitirdiklerimizin açtığı yaralar da bir gün iyileşir. Ama geri de kalanların duyarlı, aklı-salim açıklamalar yapmasını umuyoruz. Bu ne bir reklam ne de bir şovdur. Ateş elbette düştüğü yeri yakar. Ailesine sonsuz sabır versin. 

Dilerim o söylediklerinle, güçlü bilincinin enerjisiyle bize aktadığın; bunca tanımadığın, sana içten üzülen insanların, umut olduğun hastalar için dokunduğun Ana-Babalar adına ışığın hiç sönmesin. Huzurla uyu. Güzel Neslican.
                                                                       Beyhan Özer