17 Ekim 2019 Perşembe

İÇ SES





"Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim.
Yazabilirim örneğin;
"Gece yıldızlarla dolu ve yıldızlar masmavi titreşiyor uzakta"
Pablo Neruda



VEDA


Ardına düştüğün yokluk sitemsiz dildi. Hudutlarının ötesinde geriye doğru 
seyahat eden gurbet acısı sanki. Yollar boştu sana. Kalan anılarla arşınlıyorsun göç çehrelerini. Uzaklaştıkça için için çoğalan bir şiirsin belki de. Dinle! Kuş seslerinin mevsime çizdiği hayatlara dokun. Tüm sokaklar büyü bozulmasın diye çoktan ıssızlaştı. Herkes kendi halinde. 

Günün sonunda gölgesinde yitip gittiğin güneşin egemenliğinden kurtulmuş gibisin. Karşı köşede masa üstünde duran çiçekleri, gözlerin yeşillendirdi bir an. İçin üzgün. Gecenin koygunluğunda hüznün sesini nasıl kısarsın? Mahzunluğun çıkıp gitmiyor kalbinden. Yığılan bir bedendi çırpınan, sana iç çektiren. Hastane odasında uğurladın en sevdiğini... İçinin sızısında savruluşlarının bir özetini  çıkarmaktasın sanki. Annenin, hastalığının son evresinde de olsa  yakıştıramadığın, alışamadığın gidişi oldu. Dört kızı ve biricik aşkı eşine veda etti bu kasvetli odada. Her gidiş gibi dar bir geçitte yüzleşiyorsun kendinle. Yerini bulamamışlığın ayaktaydı şimdi. Vicdanınla sorgulamaktasın ve tanımsız bir yolculuğa çıkmak derinliğinle birlikte... Hastane odası bir sinema perdesi gibi yavaş yavaş karardı o an. Cennet bahçesine uğurlanışına tanık oldu tüm sözler. Kapı aralığından sızan ışığın, gözlerini yumduğunda narin yüzüne aksi bir başka kederdi. O anne yüzü giderken boğuklaşan sesinde çaresizdi. Elleri ellerinde kaldı bir süre. Sonra ayaklarını öptün. Veda vardı bu odada...

İçinin sesini açmak şu saatten sonra dönşümsüz bir bozgun. Söz dökülse de bu ayrılışta isyankardın. Çocukluğun sılada şimdi. Sanki sisin içinde arka planda bir gölgeye ait sancıların. Yaşam ile ölüm arasında en tepeden seyir halindesin. Bir dal gibi uzayıp giden kelimelerin ezgisine karışıyorsun ister istemez. julio Cortazar-Anras Favanın Güncesinde; "Yüreğim yosun misali" diyordu. 

Dinmiş bakışlar dilini kuramıyor ki zamanın. Ele geçirdiğin zamanda da bir serzeniş kendince söyleşmelerin... 

                                                   Beyhan Özer



11 Ekim 2019 Cuma

DURUM ANLATISI



SUSAN MENDİL

İçimdeki bir şey haklı çıkmak istiyordu
Ve savaşabildiğim tek şey içimdeki bu öteki bendi.
Stefan Zweig


By viktoriashu


Sonbaharın bahçemde bulunan Manolya ağacına bir sözü var sanki... Yaprakları her bir yana dağılmış, yazın bitişini resmediyor. Yarı sararmış çimlere çukurlar açmış karıncalar, merdivenleri istila etmiş. Mevsime yaraşan sözcükler ağaç dallarına yaslanmış ulu orta. Kurumuş çiçeklerin gölgelerine devriliyor bakışlarım. Çiçeklerin uçlarında dans eden arılar, adeta yapraklarla flört etmekte şimdi... Ellerimi kare masama dayamış akşama düşen gölgenin seyrine dalıyorum. Balkonda, mangal ocağının önüne koyduğum Ufo (elektrik sobası)'nun ısısıyla mayışmış durumdayım. İçim ısınsın biraz. Fonda ortama uygun bir müzik Chopin-Nocturne... 

Gittikçe kaybolan güneşi izlemekteyim. Bu akşam hüzün hakim, bu akşam ellerim sımsıkı bir yumruk. Sonbaharın renkleriyle bütünüm. Yan komşu Enver amca da geçen kış öldü zaten. Şimdi sevimsiz üst komşusu evi almış, iskele kuruldu, inşaat halinde. Tepemde ki ışığı söndürdüm. Gün batımına saklamayı yeğliyorum gözyaşlarımı. Yan inşaattan kedilerin koşuşturmaları, öksüz sesleri yankılanıyor. Köşedeki sarman kedi, siyah kediye hayalet görmüş gibi bakıyor. İşte hayalet kedi ritmik hareketlerle ışığın olduğu başka bir eve doğru yöneldi. Birazdan diğerleri de karmakarışık mırıltılarını alıp, sevimli patileriyle koşarak; insanın içine dokunan yalnızlıklarıyla karanlık fısıltılarda kaybolacaklar. Aniden çıkan rüzgar balkonun gölgelik storlarını havalandırıyor. Arada eşim, sürgülü kapıyı açıp -içeriye gel, üşüteceksin- diyor. Hiç bakmıyorum o yana. O da aldırmıyormuş gibi tekrar kapıyı hızla inleterek  kapatıyor. Ardından kör gibi bakışıksız, donuk...kalakalmışım. Öfkesiyle sürekli mücadele eden ama berrak bir kalbi var aslında. Şimdi zaman kederli bir iyimserliği ağırlıyor yüreğimde. Burukluk sanrıları... Yine de bir kılavuz gerek içime. -Sigara yakmalı- diyorum. Hiç de beceremiyorum içime çekmeyi. Üstelik Can da sigarayı bırakmışken, gözleri benim üstümde. Daha çakmağı bile biraz uğraştıktan sonra yakıyorum. Sahi beceriksiz miyim? Düşündüm, düşündüm, düşündüm...
"Affetmek; menekşenin kendisini ezen topuğa bıraktığı kokusudur."diyor Mark Twain. Bağışlanmaların o geniş dünyasında zamanın yıprattıklarını geri almaktır yaşamla dengeyi sağlayan. Başımı kaldırıyor ve tavana bakıyorum. Işıklı gölgeler uzanmış yatıyor. Uykuya sürüklüyor gözbebeklerimi. Gölgeler içinden kara sinekler de yolunu buluyor. Hatıralara dağılıyorum. Sevdiklerimizle birlikte tadına varılan anlar... Kim böylesine biriktirmiş sevgileri! Şanslıyım.

Dipte büyüyen kırgınlıkların susan mendilime söz geçirmesini diliyorum. Usuldan tenime ilişen soğuk iyi geliyor bedenime. Karşımdaki sokak lambasının titrek ışığına gülümsüyorum. Sanki her yer ateş rengi. Sonbaharın kızıllığı balkon camından süzülerek zihnimi giderek uyuşturuyor. Mühürlü bir ıssızlık hakim oluyor geceye. İçeride bir çocuk sesi... Neye bağırdığı anlaşılmıyor. Belli ki televizyonu açık unutup çoktan yatmış bizim ki.  İçerinin sıcaklığı  daha kapının eşiğinde karşılıyor beni. Anlatmaktan çok anlaşılmayı bekleyen duygularımı süzdüm yaşanılanlardan bu akşam. Daha paylaşmak için hangi dokunuşlara ihtiyacım var diye düşünerek derin bir uykuya daldım.

                                                                                                                   Beyhan Özer

5 Ekim 2019 Cumartesi

DENEME


HAYATA ÇIKIŞ

                                       
                                                                                                  İnsanoğlunun yüreği 
                                                                                                 hiç kimsenin 
                                                                                                 içine sızamadığı koskoca bir ıssızlık 
                                                                                                 değil midir?
                                                                                                                      Gustave Flaubert




                          Bazen yaşanan anlar sözcüklerin arasına yerleşmiştir. Cımbızla çekip almak 
istersiniz özlemlerinizi. Rüzgarın söz dinlememesi... Yağmur gibi kısa anlara sığıştırılan o ıslaklık... Bir bakışın esintisinde; yakınsız, telaşsız seyreden gözler gibi paylaşanı çoktur aslında sözü olanın. 

"Acımı alıp kayın ağaçlarının altındaki köklerin üstüne sereceğim."

diyor Virginia Woolf - Dalgalar romanında...
ve şöyle devam ediyor:

"Önce yoklayacağım, sonra parmaklarımın arasına alacağım. Beni bulamayacaklar."

Acıların gölgesinde şifadır kelimeler. Yitik bir zamanın dilidir kalp incinmeleri. Herkes kendi patikasına teslim... Yaşamın seyrelttiklerini görünür kılar içinin ayazına sığınan yaz güneşleri.  Kaybedilenleri zaman olgunlaştırıyor her seferinde. Böylelikle anlar gün geçtikçe film şeritleri şeklinde bir görünüp bir yok oluyor hafızalarda. Aslında yad ettiklerimiz zamansızlaşıyor kısa kısa ama devamlı hiç bitmeyen yolculuklar gibi.

Frederich Hölderlin'nin- Ruh Huzuru şiirinin ilk mısralarını okuyorum...

"İyi bir şeydir insanın uzaktan bakabilmesi hayata; 

Ve anlayabilmesi hayatın kendini nasıl  algıladığını,   

Ayakta kalabilmenin atıldıktan sonra tehlikenin kollarına,

Fırtınalarda ve rüzgarlarda yolunu bulmuş birisidir."

Kendini yeniden görmek ve tanımak... Vazgeçtiklerimiz ya da yaşayamadıklarımız neydi? Gören göz ne ile temas ediyorsa sahip çıkar aslında. Kabullenilen neyse orada kalmışızdır. Tümüyle ruhun görselleştirdiği iç çekim yaşamın iniş-çıkışları arasında yozlaşmaya inat var olabilir.  Dinlenilen bir melodi ne denli yüreğimize dokunuyorsa; ilk dokunuş kadar tümleyici olamaz belki de. Tekrar tekrar uzanabilirsin her dinleyişte duymak istediklerini. Seyrediş, aldırmazlık öylesine senden gittiğinde duyumsarsın kaçıp gidenleri. Tekdüze kavrayışların boyunu aştığında çekimser kalabilirsin algılarında. Zamanın kesip biçtikleriyle  ya da tatlanmış, yer etmiş sabahlara kavuşmak olsa gerek yarım bırakılanlar.
                                  
                                                                                                       Beyhan Özer

          
                         

                                                                                               



1 Ekim 2019 Salı

ANLATI




SEVMİYORUM Kİ...

Sabah olur olmaz yazlık evinden İstanbul'a hareket için yola çıktın. Kendini otobüsün koltuğuna attığında yorgunluğun yavaşlamıştı sanki. Sabah güneşi otobüsün yıpranmış perdesini bağrına basar gibiydi. Kısa mesafe de olsa yolculuklarında içinde yaşattığın gülüş sanki sonsuz bir özgürlük...Günler bilirsin hüzünle çıkmıştın bu yollara. İçin iyileşemezdi bir müddet. Ah pencereler! Kaç kez serinletti dışarıya baktığında düşlediklerini. Umutsuzluğun solar giderdi susuşlarda. Geri dönüşlerde bunalır, her türlü silkelerdin üzüldüğün ne varsa. 

Yan koltukta eli şiş karnında gezinip duran genç bir kadının aralıksız, yüksek sesle anlamadığın bir dilde telefon görüşmesine kulak verdin. Bu kez pencere kenarı ona aitti. Çirkin, genç ve mutlu bir kadındı. Bir süre yol aldıktan sonra Jandarma kimlik kontrolü için durdurduğunda kapattı telefonunu isteksizce. Ölçüsüzlüğünün farkına varmış olacak -kusura bakmayın kız kardeşimle konuşuyordum- demişti. Özbekistanlıydı. Bu yol bitmez demiştin içinden. Tek isteğin bir an önce susmasıydı. Kitabını okumalıydın. Otobüs Silivride kısa bir mola verince -çok acıktım sandviç alayım- derken aceleciliğinden telefonunu yere düşürdü. Yere almak için uzandığında acımıştın. Ah sesini duyduğunda ise hamile olduğunu anladın. Yardım için hamle yaptığında güçlü bir tebessümle teşekkür etmişti. Geri döndüğünde tekrar ivedilikle sandviçini koltuğun üstüne fırlatmış, -sigara içmeye gidiyorum- demişti. Yadırgadın. Ancak bir o kadar da şaşırtıcı olan, döndüğünde gururla bu bebeği arkadaşı için doğuracağını söylemesiydi. Titremiştin. Yaşamı çeşitli yönleriyle kavrayan iki dünya arasında katıydı. Sarsılmadan çabaladığı savurgan sözlerini; kah güldün kah cesur buldun. Ellerini karnına götürdüğünde -"SEVMİYORUM Kİ!" yalnız kıpırdandığında bir tuhaf oluyorum o kadar- dedi. Çaresiz ve bağımsızdı sanki. Vefat eden ilk eşinden üç çocuğuna memlekette kızkardeşi bakıyormuş. Tekirdağ'da otelleri olan bir ailenin yanında resepsiyonistmiş. Tekrar evlendiğini, eşinin Bağcılarda pastaneleri olduğunu da eklemişti. Rastgele konuşmalarında sigara içişinin asla taşıyıcı anne olmasıyla alakası olmadığının ısrarla altını çizmişti. Bedeli vardır, demiştin. Vaat ettikleri neyse geçerli sebeplerinin olabileceğini, hakkı olduğunu da dile getirmiştin. Bu fedakarlık sadece arkadaş uğruna yapılamazdı sanki.  Kaldı ki arkadaşı bile değildi belki de. Gözlerini kaçırmıştı. Anne-bebek bütünleşmesini red edişi savunduğu ne varsa çürütüyordu. Ismarlama bebek diye kahkaha atışını ise kaldıramamıştın. Bana Allah veriyor, ben de paylaşıyorum demişti de... İşte bu birkaç sözcükle ruhunu apaçık takdim etmekteydi. Eserinin inşasını tamamlayıp gitmek, özgürlüğüne kavuşmak elbette. Bu düşünceyle kan yüreğine sıçrıyor. Azize gibi göremiyordun davranışını. Bağımsız olmak yeterli değil. Korktuklarınla da efendi olamazsın. 11, 14, 6 yaşlarında ki çocuklarının teyzelerinin yanında güvende olduklarını ses tonuna yerleştirdiği rahatlıkla sunmuştu. İstanbula gezmeye gittiğini söyledi. Arkasında çabuk bırakıyordu besbelli herşeyi. Herşey gelip geçerken de kararsız değildi ruhu. Önceden çizilmiş bir rotaydı yolu. 

Dudaklarında mırıldandığın sevgi, bağlılık mahkumdu sende. Güzeldi de!

Herkes yerini seçer hikayesinde. Kesinlikler yaratmak , başlayan sevinçleri yakalayabilmek... Tükenmeden yaşamak ,hayatı geldiği gibi kabullenmek bu hikayeden sana kalan.

Otogara vardığında vedalaşmadan inmişti çabucacık. Yabancılaşmıştı birden. Oysa yol boyunca tüm yaşamını neredeyse özetlemişti. İnanmak istemedin anlattığı çoğu şeye. Düşündürücüydü. Hayat görünmeyen derinliğinde nice yaşantılar barındırıyordu. Tanık etmek istemiş, hafiflemişti. Onun için bir imkansıza tutunmaktı belki de. Otobüste dalgınlıkla unuttuğun hırkanı dönüp almaya giderken; kızın koca bir valizle, yine elinde telefonu gülerek ilerlediğini gördün. Sadece gezmeye geldiğini, ertesi günü döneceğini söylemişti oysa ki... Anlamsızlık ve boşluk duygularını sana yükleyerek hızlıca gidişini seyretmiştin. Olmadığı biri gibi davranarak vicdanını rahatlatmıştı herhalde.

Sana ne olmadığını hatırlatmıştı aslında . Hafızana yerleşen "SEVMİYORUM Kİ!" sözlerinde  derin bir gülüşle kalakalmştın.

                                                             BEYHAN ÖZER

25 Eylül 2019 Çarşamba

SÖZDÜ ZAMAN


                                      ERKENDİ...

                                                                                         Umut uyanan bir insanın rüyasıdır.
                                                                                                                                    ARİSTO

                                 

                   
                                  

                                        Sana geç de olsa yazmayı seçiyorum. Ne dilim ne de elim vardı.

Kimdir seni dil kapılarında ayıplayan.... Anlamsızca yargılayan.

Gencecik bir sese tutunuyorum. Yaşamı ne olursa olsun onaran, onararak nefes almanın ne anlama geldiğini; gitmenin zenginleştirici onurunu düşünüyorum. Bakışlarım gülen gözlerinden geçiyor ve hiçbir şeyin öyle kolay kolay yitirilmeyeceğini anlatıyor. Sonra senden iki yaş büyük oğlumu düşünüyorum. Bir yanım acıyla titriyor. Öteki olmanın getirdiği rahatlık üzüntümün tesellisi mi? Ama yine de başkasının acısını görmenin burukluğu içimi sızlatıyor. Nasılsa herkes kendine göre seçiyor, kendiyle kıyaslayacak bir model seçiyor. Bilirim, tanırım bu acıyı. Annem de kanserdi. Avuntu zamanlarında geceden güne yansıyan suskunlukları...

Hayatının başında iken hastalığa dair atlattığın onca şey... İri cesur bakışlarınla, sakin tatlı ses tonunla tam da şımaracakken hayatla... Mücadele etmek zorundaydın. Hayatın ilk şafağında umudu kendi renginle bezedin. Diğer hastaların da dili oldun. Cesaretinden ödün vermeyen ciddi ama hep tebessüm eden, çiçek yüzünle sunmuştun o en zor anları. Haberi duyduğumda gazete manşetleri, sosyal medyada ki videolarına bakıp bakıp ağladım, herkes gibi. Anne olmanın büyüyen sessizliğinde, ben seninle daha bir olgunlaştım. Birkaç sevgisiz, öfke kokan, kendini bilmezlerin sözlerine aldırma. Ne çok özledik aslında böylesine inandığımız şeylerin üzerine gidip sevgiyi her gönüle yansıtmayı, yansıtanları... Nasıl arınımaz bunca umudun örüldüğü bir azmin hikayesi, bazı vicdansızlarda. Bir veda kouşmasına dönüyorum yüzümü. Annesini düşünüyorum sonra. Omuz omuzayız sanki. Tanımadığım bir insanı avutmak istiyorum. Ona içimde ki sesi açmak istiyorum. Duran zamanı geri getirmek istercesine avuçlarına dokunmak, acısını almak sanki var gücümle. Çıkarsız, hiç tanımadığımız bu sesi ve sesleri işiten herkes için bir kalp defteri açıldı şimdi.

Hayata mola verilmeyeceğini, çaresizliğe karşı yaşamın ne denli güçlü olduğunu, gülümsenebileceğini, dramatize edilmediğine tanık olduk. Neslican Tay başımıza gelebilecek tüm aksiliklerin canlı deneyimidir. Nefsimiz asi. Çünkü hemen unutuveriyoruz. Sevgi, masumiyet, duruluk... Her kopuşun, gidişin yitirdiklerimizin açtığı yaralar da bir gün iyileşir. Ama geri de kalanların duyarlı, aklı-salim açıklamalar yapmasını umuyoruz. Bu ne bir reklam ne de bir şovdur. Ateş elbette düştüğü yeri yakar. Ailesine sonsuz sabır versin. 

Dilerim o söylediklerinle, güçlü bilincinin enerjisiyle bize aktadığın; bunca tanımadığın, sana içten üzülen insanların, umut olduğun hastalar için dokunduğun Ana-Babalar adına ışığın hiç sönmesin. Huzurla uyu. Güzel Neslican.
                                                                       Beyhan Özer
                                 

24 Eylül 2019 Salı

DENEME

                                   
  HAKİKATLE DOLU BİR SES 
                                                                           
                                                                                        Her tanımlama bir sınırlamadır.
                                                                                                                          Andre Suares     
 
                                                                       


Kendine özgü bir derleme... Derlenen hikayeler emniyet hayali ile dahil oldukları hayatta sürekli kontol halindedirler. Teyit edilen yaşamlar bir takım formalitelerle güncellenmekte. Ritmik varyasyonlarla ilerleyen nice mutsuzluklar, mutlu gibi görünenler rollerine sadıktırlar. Sırf "yararsız gürültü" için yararlıdan çok daha fazlası gibi -mış- yapmalar başlar.

Bizi kimlerin önemsediğini bilmeyiz. Sadece ait olmak yeter. Benzer düşünmek mi? Yoksa soğuk bir değişim mi çabamız? Dayatmalar mı? Yoksa bağnazlık mı? Bazen de gereksiz bir savunma içerisinde oluşumuz mu bizi şeytanlaştıran? İnkarsa masumiyetten daha derin. Hepimiz insanız. Zayıfız. Derin güvensizliklerimiz var bu yüzden. Özensiz bir sözcüktür kimi zaman alabora olan. Boşluk dolduralım diyorum... Kuralları harfi harfine ezberlemektense belki de akışına bırakmalı. Fikirlerle dans edebilmek, beklentilerden uzaklaşabilmek aynı zamanda. Takip et. Biziz sınır. Burası yaşadığımız yer, burası kalbimiz. Yavaş yavaş. Öyle tepeden inme gibi değil. Yorgunuz aslında. Yolda bıraktıklarımız hep bizimle. Ama tekrarlar bir işe yaramaz ki... Eylem ve gerçek duygulardır aslolan.

Dolayısıyla sessizleşiriz. Özendiriliriz belkilere. Nelerden korkmazsak mutlu olabiliriz diye bekleşiriz öylece. Neleri kutlayabileceğimize birileri karar verir sürekli. Yargılanabiliriz.  İşte bu yüzden "çocukluk" hududun diğer tarafında. Çünkü hala umut dolu. Israrla saf ve vaat dolu. Yetişkinlerde gelecek çoktan dolmuştur. İçimizde ki yabancı geniş zamandadır artık.  Ne zaman kasvet değerimizi küçültmeye başlarsa ; işte o zaman diğer taraftan gelen sese, yani çocuk geçmişimize yöneliriz. 

İşte sınırlanmayı kabul etmeyişimiz burada belirir. Ehlilleşmeyi sukunetle o bildik dünyadan isteriz. Öyle laf olsun diye değil özgür olmak için...Sevginin en saf hali lazım bize. Issız avlanışlar değil. Yürekten duyulan bir evet resmedebilir bilincin doğal halini. Güncel etiketlerdir kelimelerin arasına serpiştirilen. Peki ya hissedilenler? Kolayca söze dökemediklerimiz? Tatminsiz nefesler hafif bir ironiyle sızmakta. Bir şeyler soluyorlar orada olmayan. Ne kadar çok soru, ne kadar az yanıt! Aslında yaşamın aciliyeti var. Hafiflemek ve sadece görebilmek. 


ÖYKÜ

SÖZ TEDİRGİNDİ


                      İfadesi bir çok şeyi itiraf ediyordu. Doğuda öğretmen olmak; ne bölgenin şartlarına ne terör saldırılarına ne de öğrencilerin yoksul ifadelerine kaygılı yaklaşmaktır. Ne eğitimin can çekişmesine karşı duyulan inanç yeterlidir, ne de verilen mücadelenin bir bedeli vardır.

Batılı olarak Doğu'da çalışmak, Leyla'nın kalbiyle pek de zor değildi. Daima önceliği öğrenmek olan; heyecanlı yüzlerin solgun bakışlarında ne olursa olsun kıvılcım oluşturmayı amaç edinen gönüllü bir yürekti o... Orada çok hafif, kuşkulu, meraklıydı. Bazen de kendi içinde keşfetmeyi red ettiği sorulara nedense cevap bulamıyordu. Meslektaşlarının samimiyetine içten bir yakarıştı kimi zaman özlediği geçmişi. Anılar yumuşak renklere bürünür, yorulmak bilmeyen bedenini dinginleştirirdi. Sınıfın sobası yakılır, toz alınır, sabahın serin atmosferinde küçük ellerin yumrukları sıcacık ve yavaş yavaş çözülür; bir sonra ki ısıtma işlemine geçiş biraz sancılı olsa da dersle ilgili mimikler dilsiz ve sevecenlikle yorumlanırdı aralarında. 

Yürümekte olduğu yolun eve giden bildik suskunluğunda istemeden algılayabiliyordu diğer velilerin eğitime yansıyan insafsızca başkaldırılarını. O sessiz öfkeyi barındıran sözler çaresizliğin iniltisiydi. Bir patlama olduğunda ışığın tutuşturduğu sokak lambasının loş ibadetinde dua etmenin ayrıcalığını duyumsar, camların zangırtısıyla bir anda gözleri lojmanın nöbet tutan askerini arardı. Yine de oraya ait olamanın kutsallığını içine çekiyordu. Bazen iç içe geçmiş kış bulutlarının yığınlarından bembeyaz dev bir balon hayal eder, içine çocukları da alıp korunmayı düşlerdi. Zaman; yaşam hızını, insanların yaşam kalitesini söküp almaktaydı. Karşı yamaçta diğer köylerin düz toprak damlarında tabiatı kollayan, terörü lanetleyen nice savunmasız aileler titreyerek bekleşmekteydi...kim bilir? Bu kış kar alışılageldik manzarasını bol ikram ederken doğaya; Leyla öğretmenin bir şiir dinletisinde anlam kazanmıştı sanki.

Doğudan geliyorum
Dizi dağlar peşim sıra
Anam oturmuş ağlar
Gurbete gitmiştim  arda sıra 

Havayı temizleyen duyguların soluduğu ışıklı evlerin üzerine çöken pek çok mısra köylülerin zihnini ilahi söylenircesine kutsal kılmıştı. Endişeli dudaklardan ezberlenen her bir kıta, boğazlarda düğümlenen umut mırıldanışlarını söküp atmıştı o an. Doğunun bu ücra köyünde sabırla beklenilen okul ihtiyaçları giyim v.b. gereksinimler, yorgun düşmüş bu kayıp gönüllerde ki isteksizliği harekete geçirecek bir çığlıktı. Dinlemeyi bilen minicik kalplerin tanıklığında hissettiği tek şey sadakatsizlikti.  Ana-Babaların  acılı yürüyüşlerinde ürkeklik kuşaktan kuşağa  geçsede; yarını kucaklayacak onlara ışık olacak ılk bir dost hep olacaktı. Sadece unutulmuş olmanın yanında can bulacakları bir gölgeye sığınmaktı bu arayış. Sınıfta öğrencileri ona bir mektup yazmıştı hastalandığında. İçlerinden biri sözcü seçilerek yola çıktı. zayıf ama gözlerinin o güçlü pırıltısına yakışan çekingenlikle kapısını çalmıştı minicik eller. Çocuğun görüntüsünde onu altüst eden ve yüreğine ışık tutan bir şeyler vardı. Mektubu uzattığında hafifçe başını yana çevirmişti. Üzerine çöken yoksulluğu kederli bakışlarında saplanıp kalmıştı adeta. -ya iyileşemezseniz- demişti. Sesi, ölüme ve umutsuzluğa tanıktı sanki. Yaşamın masum yüzü hesapsızca sevgiyi dile getirmişti. Şimdi bulunduğu yerde mecburi göçler başlamış, terk edilen ya da edilmekte olan ne varsa karanlıkta kalmaktaydı. İstila edilen insani değerler yok edilmekteydi. Ölüm sokakların, hatta evlerin içine aniden giriyor, herkes güvenlik nedeniyle evlere hapsediliyordu. Bu korku labirentinin içine sıkışmış çocuk gözlerse; okullarını, sınıflarını kaybetmeyi hiç düşünmemişlerdi. Ne var ki birkaç idealist öğretmen direnmeyi inatla sürdürdü. Hüzün inkar edilemez acıları terk etmese de yeni umut yüzleri çizmişti çocukların hayallerinde. Gece orada yaşamı belki gelecekten çalmaktaydı. Sevgileri sözcüklerden sıyırdığı gibi küçük bedenlerin okşanan yüzlerinde sorgulayıcı birer düşünce bırakıyordu. Leyla dağlardan kar kokusunu her soluduğunda bütünleştiği bu halkla merhametini daha da yoğunlaştırıyordu. Hiç kuşkusuz kendini gözlediğinde yatıştırıcı geliyordu sahiplendiği sevgi. Dar penceresinden bakarken inanç kısırlaşmış şiddete söz geçiremiyordu ama karanlığı yaşamın çemberinde buruşturup atmaktaydı huzurla gene de. Daha anlatılacak bir sürü konu, kitapların kollarında nefret ağlarını savuşturacak nice sohbetler gerçekleştirecekti.

Geçen gün yardım malzemelerini okulun deposuna taşımışlardı. Hala kapalı ve açılmamış kutulardaydı aklı. Bu duyguyla heyecanlanarak ani bir hareketle evden çıktığında, kara bir çift göz nizamiyenin önünde belirdi. Pusuya yatmış dikkatli çevik asker uyarmıştı. dikkatli olsundu... Cebinde kalan son parasını da bir öğrencinin kardeşi için harcamıştı. Elbette biraz yürüyebilirdi. Neyse ki bir askeri devriye aracı yardımına koşmuştu. Minibüsün arkasında iki erin yanık türküsüne kulak kabarttığında korkuyu arkasına almış, yaslandığı bu güvene minnettar kalmıştı. Bir çığlık bedenine iyice yapışmış aniden sarsılmayla kupkuru dudaklarından fırlayan boğuk ses yankılanmıştı. Askeri araç hain bir mayına hedef olmuştu. Dehşetin hızında kalbi göğsünün altında son bir kez haykırmıştı. Neden? Yüzlerde buruk bir yazgı... Benzer olmaktan tedirgin bakışlar hakimdi. Ağıtların zamana hissedilir iz bırakan isyanında çirkin terör aşinaydı bu köye. Fakat Leyla öğretmenin de zengin gönlünü, hayallerini ezmiş, tüketmişti. Acıyı tanımayı, onunla baş edememeyi öğreten sisteme herkesi cevabı vardı şimdi. Ya çocuklar... Onlara sinsi tuzağı açıklamak çok zordu. Sözcükleri acılaştıran ne varsa silkinmeliydi Doğu'nun çaresiz sesiyle. Güvenli bir el, berrak bir bakış olmalıydı çocuk gülüşlerin peşinde. Ve sona eren hayatların sevdiklerine neler yaşattığını, adil olmadığını düşündürten vahşiliğe teslim edilmeyen yürekler sitem dokluydu. Hayaller ve inançlar yitip gittikçe gelecek kaygılı görünmekteydi. Tam da böylesine bir ihanetin pençesine düşmüşken; Leyla öğretmen gibi idealist duruşların bu adaletsizliğe itirazları vardı. vicdanın çekip gitmesine izin vermeyerek can sıkıcı düzeni yine, yeniden sahiplenip huzura kavuşturmaktı onların amacı.

                                                                 BEYHAN ÖZER