YALNIZLIK
GÖĞÜ
İçeriden yaşanmadıkça her şey parıldar, uçuşur;
asildir mateminde acılar… Pişmanlıkların gülümsediği ıssızlıklar sızmıştır bir
yerlerde. Hasarlıydı tüm yalınlıklar anıların o soluksuz düşlerinde. Bugün,
dünden kaçırıyor sanki sevinçleri… Öylesine duru, aydınlıktı ki geride kalan.
Umutsuzluğumu destekleyen dudaklarım bir soytarı şimdi. Eylemsizim. İtiraflarım
beşik gibi… Günün birinde bağışlamak eğiliminde olan vicdanımsa, şiddetle
kınıyor yaşananları.
Babam, usul usul içine çekmekte zifiri
karanlıkta tüttürdüğü sigara dumanını... Sigaranın ucundaki ateş, hissiz donuk
bakan gözlerini belli belirsiz aydınlatmakta. Zaman zaman rüzgârın sesi, vicdan
azabıyla odaya doluveriyor. Sonra kömür
sobasının is kokusu nefesimi tüketiyor. Minderin üzerinde uyuya kalmış minik
kardeşim. Işığı yakıyorum. Kardeşimin kıvırcık saçlarına, tombul kollarına
dokunuyorum. Dudaklarına yerleşen minik tebessümü hayranlıkla seyrediyorum.
Ceylanı odasına yatırıp elinde sımsıkı tuttuğu bez oyuncağı Ayşe’sini usulca
alıyorum. Annem olsa yanına yatar, saçını okşar, sarılırdı. O hepimizi mutlu
ederdi. Babamı bile! Sanki gökten bir yıldız kaymış, bir ömür boyu tutacağım
dilekler son bulmuştu. Tam kırk gün olmuş annemi kaybedeli… Sokak ortasında
yere yığılıp kalmıştı. “Kalp krizi” demişti doktor. İyi birisi olmak yorucu,
yıpratıcıydı. İçeri geçiyorum tekrar. Pencere pervazından dışarının telaşı
sızıyor sessiz düşlere… Pencereden dönerken kanepeye takılıyor gözüm. Bir
noktada kilitlenmiş gözleriyle tavanı seyre dalmış babamın kızarmış, şiş
suratına dalıyorum. İfadesiz bir gülümsemeyle “iyi geceler” diyor. Antrede
ıslak çamaşırların nemi başımı döndürüyor. Hızlı davranmam gerek. Bu gece
Nuran’ın yerine nöbetçiyim hastanede. Evden çıkıp sessizliği arkamda
bırakıyorum. Yağmur ince ince atıştırmaya başladı bile. Ayakkabılarıma gözüm
ilişiyor. Tıpkı çocukluğumda olduğu gibi tekinin kenarı yine açılmış. Küçükken
yağmur yağdığında, okul yolunda kırmızı çizmelerimle su birikintilerine bata
çıka yürürdüm. Çoraplarıma karışan ıslaklığın o muzip dili; seni çok özledim!
Gecenin ortasında bir köpek havlıyor. Acı ve
boğuk… Duvar dibine sinmiş bir sarhoşun nağmeleriyle; karşıdan beni süzen tinercinin
nefesini içine çekerek gelişinden irkiliyorum. Adımlarımı kontrol edemeyip,
sendeliyorum. O sırada ayağımı taşa vurmuşum, canım yanıyor. Birden bir
apartmanın giriş katının açık penceresinden kahkaha sesleri dağılıyor boşluğa.
Ne çok ses var sessizliğimde!
Nihayet hastanenin acil kapısına ulaşıyorum.
Genç bir kızın ardından feryatlar kopuyor. Ambulansın canlı ışıkları ile tezat
halinde sönüp giden hayatlar… Ve öyle dertli dertli dudaklarımın arasından
dökülüyor matem. “Allah rahmet eylesin” diyorum. Sulu gözlü hemşirenin tekiyim.
Oysa söz vermiştim Asım Doktora… Duygusallığımı bir yana bırakacak,
yormayacaktım kalbimi. Duygularımı ve hayallerimi sadeleştirmeliydim. Ama yaşam
inatla, ruhumun en hassas yanına, alay edercesine endişe yerleştiriyor.
Annemizi kaybettiğimiz gün, kardeşim yine düşüp
bayılmıştı mezarlıkta. Hemen Nuran’ı aramış, onu çalıştığım hastaneye
götürmüştük. Kardeşimin kalbi ve iç organları ters tarafta (Situs İnversus
Totalis). Bu gibi acil durumlarda bir endişe hâkim elbette. Şimdi daha sakin,
ortalığı velveleye vermeden evin reisi rolünü üstlenmeliydim. İstikrarsız bir
babayla nereye kadar yürünebilir? Ancak onu gittikçe boğan; hiçbir yere, hiçbir
şeye tutunamayışı, ailesine olan duyarsızlığını da aşikâr ediyordu. Bazen ona
“sevmeyi unutan adam” diye seslenirdim içimden. Karşımda duran insanın sadece
bedenini, cismini görüyordum. Oysa o bir köşede sızar, iyice küçülen bedenini
bile unuturdu. Annemi anlamaya çalışırdım. Nafile. Dua ve çocukları ona güç
katardı. Bilirim. Tutkulu bir kabullenişti onu esir alan. Kül rengi saçlarını
geriye atıp, gamzeleri tebessümle ortaya çıktığında; elini beline koyup
yapılacak rutin işlerin başına geçmiş olurdu. Görev insanıydı benim annem. Bir
zamanlar sevmişlerdi birbirlerini. Ne tuhaf! Babamın sevmiş olması… Belki de
bir aile travmasıydı onu içine döndüren. Annemin sır gibi sakladığı buydu.
Öğrenemedim. Hissettiğim en kötü şey de bu merak… Herkes bir yalanın içindeydi.
Birbirlerini seven insanların sıradışı tutkuları vardır. Ancak seyrettiğim şey,
kendinden kaçan, başkasını çağıran bir ilgisizlikti. Anneminse, güne
başladığında, radyoda çalan müziğine kendi mırıltısıyla katılarak; fırında
pişen böreğinin yanmamasına özen gösteren iyimser hali, sevgi dolu inceliği
neşe saçardı bizlere. Bu gece de çocuk görüşlü anılarım, çok saf yaşlarla
dağılıyor uykumun derinliğine.
Hastanenin acil kapısından içeri girdiğimde
beyaz koridorların ağırbaşlılığı içine çekiyor beni. Beyaz ve parlak ışık, her
yere giriyor engel dinlemeden. Kayıt bölümünde çalışan Hatice’nin masasının
altından kitap okuyuşuna saygı duyarak işimin başına dönüyorum. Acil tıka basa
dolu. Korkuyla umudun kesiştiği yer burası… Sıska, kamburu çıkmış, beyaz yüzlü bir
adam; kaygılı, kısa sözlerle yanındaki kadına bir şeyler anlatıyor. Koşturup
duran taze doktorun bezgin, asık suratı, en köşede yatan hastayla uzun süredir
baş etmeye çalıştığının işareti. Doksan yaşlarında demans hastası olan dede, düşüp
kalçasını kırmış. Bir yandan serumunu çıkarmaya uğraşıyor, diğer yandan
küfürler yağdırarak onu tutmaya çalışan oğlunun ellerini tırmalıyordu. Doktorun
yüzü, diğer hemşireyi azarlamaya başlamasıyla pancar gibi kızarmıştı. Yaşlı
adamın titreyen ellerini, tebessümle avuçlarımın arasına alıyorum. Sersemleşmiş
suratı sanki beni görmüyor; böğürüyor, tepiniyor, kalkmak için çaba sarf
ediyordu. Pencereyi açıyorum. Hava alsın istiyorum. Birden iyice küçülmüş ela gözleri,
dışarının soğuk karanlığına dalıp gidiyor. Bundan istifade şırıngayı
arkadaşımdan alıp, serumun içine ağır ağır yediriyorum. Yüzü gözü birbirine
karışmış, mahcup oğlunun zorlukla yutkunması içimi büküyor. Hemşire odasından
çıkarken, birinin homurdanışına kulak kesiliyorum. Rafet amca, güvenlik
odasından bir hışımla çıkmış, paspasını sımsıkı tuttuğu elleri korkudan
terlemiş, teni bembeyaz. İşini titizlikle yapan bir emekçi o… “Tam bir işkence!”
diyordu, içerden gelen kahkaha seslerini bastırmak istercesine, adımlarını bir
ileri bir geri atarak: “Bu kadar da olmaz! Bir de alay ediyorlar. Gençlerin
kafası saçma şeylerle dolu” diye söylenirken, masanın altına koyulan oyuncak yılandan
hiç de korkmadığını tekrarlayarak öfkesini dile getiriyordu. Kırılan çay
bardaklarının telaşındaydı. Susuyor, sadece dinliyorum. Onun başka insanlara
benzemediğini görmek içimi ferahlatıyor. Hava almak için kapının önüne
çıkıyorum. Yağmur etkisini arttırmış. Annemin ördüğü yeşil şalıma sımsıkı
sarılıyorum. Gözlerim doluveriyor hemen. Isıtan şalımın köklerinde sevgi vardı,
özlem vardı. Birden karşı kaldırımdan gözleri dolu dolu gülerek gelen Asım Doktor,
içimi bilindik bir telaşa bırakıyor. Dilim kuruyor. Su içmeliyim. Kasılıp
gerilen bedenim bir kilitlenme yaşıyor adeta. Suçlu gibi başımı öne eğiyorum,
biraz da pembeleşerek… “Ne var, ne yok Aydan Hemşire?” diyor.
“Hoş geldiniz hocam” dedim mi? Hatırlamıyorum.
Şifa dağıtan elleriyle omuzuma küçük bir
dokunuşla “Kolay gelsin” diyor ve sol kulağında tuttuğu telefonundan gelen
yanıtla “Ben de sevgilim” demesi, kendime getiriyor beni. Susturmayı başardığım
kalbimi tekrar topluyor, işimin başına dönüyorum.
Şaşkın hallerimi bir sonraki yaşanacaklara
emanet ediyorum. Dilimin ucuna takılan nice sıkıntının, burukluğun şanssız bir
birleşimiyim. Anneme benziyorum. Hata yapmaktan korkmuyorum ama inanmadığım ve
içten olmayan o kadar şey var ki! Yaşamayı becermenin dili özgürlük müydü? Evde
beni bekleyen, ilgiye muhtaç, annesini daha küçük yaşta yitirmiş, masum bir
kardeşim vardı; bir de günübirlik ilişkileri olan, âlemci, vurdumduymaz bir
babam. Sarı saçlarımdan ben mi suçluydum? Öyle demişti edebiyat öğretmenim ders
arasında, bir zamanlar. Sarı kabarık saçlarımın iri bukleleri oldum olası ilgi
çekmiştir. Benimle her temas kuran, saçlarıma dokunmadan yapamazdı. Beyaz
tenim, dolgun iri kalçalarım ve kabarık saçlarım, insanda neşe yaratırdı. “Bir
başka ışığın var senin” derlerdi hep. Anaç bir izlenim uyandıran ifadem,
yaşıtlarımdan hep daha olgun ve güçlü göstermiştir beni. Sabah erken vakit
hastaneden çıkıyorum. Gecenin karanlığı olduğu gibi duruyor. Birazdan
karanlığın tonu açılacak, ışık çoğalacaktı. Hem yürüyor, hem de ‘akşam için ne
pişirsem?’ diye düşünüyorum. Eve dönüş yolunda yemeklik bir şeyler almak için
pazara uğruyorum. Pazar meydanında yumurta satan yaşlı teyzenin, dişsiz ağzını
büzüp gözlerini kısarak benden sigara istemesi bir ritüeldi artık. Kolumu
çimdikliyor, “Evlenmedin mi kız sen hâlâ?” diyor. Amansız bir gülme alıyor
karşıdaki limon satan adamı. Yüzümde bir seğirme, dik dik bakıyorum adama… Eve
bir hışım atıyorum kendimi. Üst komşu Nihal abla kardeşimin kahvaltısını
yaptırmış. Mutlu oluyorum. Ancak demlenmiş çayı zehir gibi içen babamın “Paran
var mı?” sözü midemi bulandırıyor. Ceylan’ın yeni aldığım kalemlere dalmış
ifadesine bakıyor; cüzdanımda onun için ayırdığım parayı uzatıyorum kaygısız
eline. Aklım çocukluğumda kalmış, derin hayallerle işleri yapıyorum. Bir ara
aynada kendimle karşılaşıyorum. Korkuyorum. Gözaltlarım çökmüş. Aslında nöbet
sonrası biraz uyku iyi gelirdi. Asım Doktor kendime zaman ayırmamın acımı
azaltacağını da kulağıma fısıldamıştı. Sözleriyle beni yönlendirmesinin
müdavimi olmuştum. Ona karşı özel bir irade gösterdiğim söylenemez. Aramızda
sınırları olmayan çekingen bir dostluk var.
Babam uzun bir süredir bir arkadaşıyla yine
kayıplara karışmıştı. İçinden çıkılmaz gibi görünen kasvetli bir liste
yapmıştım. Nefret ediyorum babamdan. Kardeşimi, halam hafta sonu için evine
aldı. Evde sakin bir hafta geçireceğimi düşündüğüm bir anda, aniden çıkıp gelen
Nuran’ın sürpriz davetine boyun eğiyorum nedense. Johann Strauss Orkestrası
için iki bileti vardı, sevgilisiyle gidemeyince doğal olarak aklına ben
gelmişim. Ara olduğunda ikimizin sigara telaşı dışarıya yöneltiyor bizi. Tekrar
içeri girdiğimde müziğin okşayıcı etkisi, bedenimin asiliğini uysallaştırıyor.
Sahne önündeki kocaman çiçek buketlerine göz gezdirirken; muzip bir bakışın
bana baktığını hissediyorum. O anda ışıltılı bir ses yüzüme doğru eğiliyor. Evet.
Her daim mahkûm olduğum o sevecen gözler… Salonun loşluğunda dengeleyemiyorum
heyecanımı. Sanırım bu Asım Doktordu. Beni kibarca selamlarken “Artık
hastaneden ayrılıyorum” da demişti. Taş kesiliyorum. Başımı iki yana
bilinçsizce sallıyorum. Ah! Bakışlarına titreyerek maruz kalmama
sinirleniyorum. Yanında biten sevgilisi, kimsenin bilmediği itiraflarla süzülüp
geçiyor beynimden. Aradan iki gün geçmişti.
Babamın boş bakan gözlerinde içimi parçalara
ayıran bir vahşilik var. Aceleci bir elin beceriksizce açtığı sodasını etrafa
döke saça ilerlemesine takılıyorum. Yüzüne kazınan cümleler, başka cümleler
kurmak ister gibi… Elinde tutuğu sodasıyla ve söyleyemediği cümleleriyle
huzursuzdu. Gitmek istiyordu o da… Bir sahil kasabasına taşınmaktan
bahsediyordu. “Nasıl istersen.” diyorum, çekmeceden çıkardığım fotoğraflara iç
geçiriyorum. Geçen sene Ankara’daki hemşirelik kongresinde topluca çekilmiş bir
resim… İşte resmin üzerine gözyaşlarım damlıyor. Tükenmeyen, yarım kalmış
yaşanmışlıklardayım hâlâ. Akşamın donuk ışığı ile aydınlattığı salonun tempo
tutuğu tek şeyse, hızlı atan kalbim. Seçtiğimiz şeylerden ayrıldığımızda,
tutunacak boşluklar çoğalır. Tümüyle doldurulamayan duygular geçmişe karışır,
yara izi olarak kalır. Gözyaşlarımı silip, hayallerden uzaklaşıp, içinde
bulunduğum güne dönüyorum. Sıkıntıyla babamı yokluyorum. Gözlerinin altındaki
çizgiler onu sahici yapan tek şeydi. Sıfırı tüketmişti. Dağınık duran
geçmişinden, kaybettiği pazarlardan, sessizliğe büründüğü özlemlerinden… Sakin,
kararlı sözleriyle etkiliyor ilk kez beni. Konuşurken sık sık ovuşturduğu
ellerini, ellerime veriyor. “Seni çok incittim” diyor. Yarı açık pencereden boş
vermiş rüzgârın uğultusu, kaygıyla ruhuma akıyor şimdi. Daha da önemlisi
avuçlarının içine aldığı ellerim, hasret kalmış baba sıcaklığına. Meğer günah
çıkartmak istemiş o dokunuş. Yanı başımda içini dökmek isteyen bir adam var.
Baba-kız ilişkisine gerekli olmayan, gölgede kalan, tutarsız bakışlar var.
Ölümden bahsediyor. Daha bir
ciddileşiyor. Çok hasta… Ağzım kuruyor. Bu mağrur itiraflar bana hâlâ yukarıdan
bakıyor gibi. Hızlıca nefes alıp vererek, rahatlamaya çalışıyorum. Tedavi
sürecini reddediyor. Kurcalanmadan, yıpranmadan rahat ölmek istiyor. Saygı
duymalıymışım. “Tek başına mı karar veriyorsun? Ya biz?” diyemedim. Tartışmanın
yararı yoktu. Ölürken bile bencildi. Yatak odasına doğru yöneliyor. Peşinden
gidiyorum. Bütün ağırlığıyla ayaklarını sürüyerek yaklaşıyor hedefine.
Dolabının çekmecesini sert bir şekilde çekip, kazakların altından çıkardığı
zarfı uzatıyor. Süzülmüş yüzüne takındığı ifade, sararmış gözbebeklerini ele
veriyor. Yukarı kalkık burnu, tıpkı mavi gözleri gibi ısrarcı ve inatçıydı. Bu
bir meydan okumaydı. Mümkünse sabah, hastaneye gittiğimde okumamı rica ediyor.
Zaten şimdi okumaya cesaretim yok. Hüzün dolu bir gülüşle, hayal kırıklığımı
saklamak kendimden… Belki de hiç sıkıntı duymadan farklı yönlere savrulmamız
yerinde olacaktı. Bir babanın güçlü varlığına kaç kez daha ihtiyacım olacak?
Soğuk, geç kalınmış sözcükler içimi bir örümcek ağı gibi sarıyor. Acımıştım
ona. Kısa bir yakınlaşma ve ölümün vedasıyla uzun uzun ağlıyorum o gece.
Hastanede öğle yemeği molasında çıkarıp mektubu
masanın üzerine koyuyorum. Kilitli dünyasıyla tanışmaya az kalmıştı. Umutsuz ve
kontrollüyüm. Yan masada Asım Doktor için veda yemeği konuşuluyor. Hayat
sürekli haksızlık yapıyordu bana. Dudaklarımı ısırıyorum. Yine korkularımı
sabitleyerek, ‘cesaret’ diyorum içimden... Bizlerle istenildiği gibi ilişkiler
kuramadığından dem vuruyordu. Kendini ihanetle damgaladıktan sonra, asla söze
dökemediği ihmalkârlığı dile geliyordu kelimelerinde. Yapamadıklarına
odaklanmış, evli ve çocuklu hayatını kabullenememiş; baba olmanın sorumluluğu
altında ezildiğini ileri sürerek büyük bir soru işaretiyle de yazıya finalini
koymuştu. Ona uymayan bir yaşam için harcamıştı ömrünü. Bir pişmanlık, bir
yudum sevgi arıyor bakışlarım cümlelerinde. Yanılmamışım. Vicdanımla
muhasebemde direniyor, elimi boğazıma götürüp zorlukla yutkunuyorum.
Düşündürdükleri, kalbimi hurdaya dönüştürmüştü. Bana ne olmadığını yine
hatırlatmıştı. Bu saatten sonra kimse toplayamaz gönlümü. Çok güzel parçaladın.
Tebrikler baba…


