3 Mart 2020 Salı

Durum Anlatısı






BİR BAŞKA
“Bu saatte gülüşüm fazla güncel,
 fazla çocuksu ve her şeyden önce fazla gürültülü”
“Rilke



Sabahın dördünde yine dön dur, yorganla didiş… Sıcaktan bunalan ayaklarım gittikçe huzursuz. Sol yanımda kocamın kıpırdanışları, onun da uyanık olduğunu hissettiriyor. Zaten çektiği oflardan anlaşılıyordu. “Kalksam” diyorum. Yataktan doğrulduğum vakit bir üşüme alıyor bedenimi. Hoop tekrar süzülüyorum sıcacık yatağa. Bu kez eşim “yat aşağı, ne yapacaksın kalkıp” diyor. Yastığımdan uzaklaşıp, sağ tarafına hızlıca dönüyor. Gözlerimi kapıyor, kendime uyku numarası çekiyorum. Sanki hemen dalacakmışım gibi. Kendimi kolay kandırabilirmişim gibi… Aniden fırlıyor, makyaj masasının önüne geçiyorum.  Karşı otoparkın neon ışıkları vurmuş odaya. Ezberlediğim masamın önünde duran kremleri çabuk çabuk sürüyorum cildime. Kapıyı açtığımda kedim Mırımırın gözleriyle karşılaşıyorum. Hızlıca banyoya koşuyorum. Ayağıma dolanıyor. Yere kapaklanıyorum. Bu da neydi böyle? İstediklerini yaptırmak için önümü kesiyor. Yatak odasından ses gelmiyor. Bizimki belli ki sızmış. Merdivenleri benimle inen Mırmırla yarış halindeyiz. Daha mutfağa yönelmemle birlikte oğlum “anne kahve yapar mısın?” diye sesleniyor. Rüyasında gördü sanırım. Bir de sigara yakmış. Havada duman asılı. “Tabii” diyor, mutfağın ışığını yakıyorum. Hala Mırmır peşimde. Bacağıma kafa atıyor, yeşil yeşil bakarken. Isıtıcının prizini takıyorum.  Pencereyi açıyor, serin havayı doyasıya içime çekiyorum. Namlunun ucundayım. Bu kez de tuvaleti için küçük balkonun kapısının önünden çağırıyor beni. Sesi o kadar buyurgan ki! Sonra, bir an hareket etmeyi bırakıyor, sadece gözlemliyorum sessizliği. Çünkü oğlum kahve içmekten vazgeçip tekrar uykuya dalmış. Mırmır yukarı çıkmış, muhtemelen camın önünde bulunan musluğun başındadır. İyi de ben ne yapmak istiyorum? Çapaklı gözlerim, sabahın bu erken saatinde, zamanla bir ilişkisi yokmuşçasına inatçı. Omuz silkiyorum. Bilgisayarıma uzanıyor elim. Gazeteleri okumaya başlıyorum. Arkamda derin bir sessizlik var. Mutfak masasının üzerindeki kırıntılara takılıyor gözüm. Vay arkadaş! Temizliyorum bir çırpıda. Oldu saat beş otuz. Kim bilir nasıl gürültü çıkıyordur? Ama yoookk bizim evde yeller esiyor. Bir tek ben paldır küldür.
Limonu da iyice kaynatmışım. Zayıflamaya yeminliyim. Oysa  az önce iki yumurta kırmış, iki dilim de ekmek yemiştim bir güzel. Yürüyüş yapacağım ya, ondandır tıkınmam. Herkes uykusunun içinde ne rüyalar görüyordur, kim bilir? Bense çoktan karnımı doyurdum. Ha tabii bulaşık makinasını da çalıştırmıştım. E siz düşünün mutfaktan gelen sesi.
Salona geçiyorum. Küçük battaniyeyi alıp yatsam mı kanepede? Yok yok…En iyisi bir öykü yazıyordum, onu bitireyim.  Bu kez de salonda bulunan büyük masaya geçiyorum.  Elimde kalem, boş beyaz kağıtlara bir şeyler çalakalem karalamaya koyuluyorum. Mırmır, patilerini özenle ileri atarak iniyor. Yüzüne bile bakmıyorum. Yüzsüzce yanımdaki sandalyeye kuruluyor. Her şey hazırdı yazıya odaklanmam için. Birden çöp arabasının o korkunç sesi duyuldu. Her sabahın altı buçuğunda olduğu gibi. Konteynırları bomba etkisiyle arabaya boşaltan işçinin, rutin hareketleri ona göre normaldi. Tez vakit işini bitirmeye kilitlenmişti. Dağılan dikkatimle dalıp gitmiştim aydınlanan havanın içine yuvarlanıp. “Anne kahveyi şimdi yapabilirsin” diyen oğlumun buyruğuyla yerimden sıçrıyorum.

13 Ocak 2020 Pazartesi

SÖZ...







BİR DÜŞ KURMAK


Gitmek… Sanki belli şeylerden kurtulmak, ötelere uzanmak.
Yaşayacaklarımı planlamadan, hırçınlaşmadan seyretmek alışkanlıkları. Mahçup bir “lütfen”, her şeyi benim adıma algılasın. Ardımda kavrayamadığım öyle öfkeler biriktirmişim ki… 

Sorgulamaya başladığımda tüm yaşanmışlıkları; sağır bir griliğe teslim ediyorum güneşlerimi. Ve ölgün rüzgarların içimde taştığı havayı soluyorum an be an. Böyle zamanlarda, kederleri uçuruyorum ateşlere. 

Küllerini savurduğum sevgilerde; yürekte tutmak istemiyorum kırgınlıklarımı.
Ne zaman bir düş kursam, içimi sızlatacak kimse kalmamasını diliyorum. Bazı gecelerin sabahında, kimi çağırsa dudaklarım; uslanmaz, biliyorum. Hünerli dillerde seyircisiz oyalanmak belki de bana iyi gelecek olan.

Heyecan uyandıran masum suçları rastgele seçip; bağışlamak ve uğurlamak.  Üşüdüğüm zamanlarda dokunmayan kaçışlarımda, en güçsüz saatleri istirahata çekiyorum, çünkü içimde küçük bir mum yanıyor, yanmakta.

                                                             
                                                                                        Beyhan Özer

12 Ocak 2020 Pazar

Durum Anlatısı







KAÇAMAK

Elini seyrek beyaz saçlarına daldırıyor muzipçe gülerek. Her zaman olduğu gibi ağzından çıkan o alışılmış iki kelime… Olmazsa olmazı… İç çekmesi, oflamaları; yapamadıklarına direnen bir dildi sadece. –Yazlığa mı gitsek?- diye soruyor. Yüzüne bakıyorum. Rengi değişsin, mutlu olsun istiyorum. Hazırım, hazırım elbet. Yazlık ev için pek de niyetim olmadığını söylersem, ne der? –Televizyonu da İstanbul’a getirdik. Her yer kazılmıştı ve kimse yoktur şimdi orada- diyorum. İçimde ufak bir isteksizlik. Dışarıda heyecanlı, ılık bir sonbahar havası. Derken arabada bulduk kendimizi. Fazla düşünmeden hızlıca yola çıkmıştık. Tam müziğimizi açıp havamızı bulacaktık ki bizim oğlan yine para istiyordu. Bir kez daha tetikte kalbim. Sağıma dönüp, sıkılan ifadesine, avuçlarının itiraf ettiği terleyişine söz bulamıyorum.  O böyle savaşırken derinlerde bir yerde; biriktirdiği enerjisini her an patlatabilir. İzin vermeyeceğim tabii. Peşi sıra savurduğu cici cümlelerine hak vermiyor değilim. Ne duymayı umuyorsunuz biliyorum.  Artık bir yere gitmenin anlamı kalmamıştı. Yanıldınız. İçini boşaltmıştı bir kere. Nostalji radyoyu açıyor, kendimi bırakıveriyorum oturduğum yerde müziğin ritmine. –Yavaş, yanda arabalar var diye ikaz ediyor. Biraz bozuluyorum. Arsızım. Bedenimi kontrol altına alıyorum sadece. Ellerim hala dans ediyor.  Sanmayın ki hayal kırıklığı yaşıyorum. Bütün beklentilerimi erteliyorum. Feda edişim anlamlı. Dokunaklı bir parça şimdi fonda. -Değişmiş bu dünya. Bu şarkıya sığmak öyle yürek ister-, diyorum. Arada konuşuyorum içimden. Şoförüm, kaptanım hünerlim… Hiç gitmediği, bilmediği sokaklardan tertemiz çıkar; kaybolmaz. İyi, basit, hilesiz, o yarım sesimle gaz veriyorum arada bir. Ey ruhundaki sessizlik! Sen artık daha nereye kaçacaksın? Asma suratını, der gibi bakıyorum ona. Bak telefonun çaldı. Açar açmaz fırça atıyor digitürkten arayan müşteri temsilcisine. Karşı tarafın ezbere hızlı konuşması delirtiyor üstelik. Ne onu anlayabiliyor ne de derdini anlatabiliyor. Zıplıyor direksiyonu kullanırken adeta.  Telefonu kapattığında, bir iki cici cümle daha çıkıyor dudaklarının arasından.


–Bak buradan geçmiştik- diyor. -Hı aaa ne zaman- diyerek suratım bin bir şekil alıyor. –Hani yemek yemiştik şu lokantada- aşina tepkilerime sert bir düğüm atar gibi – Ah sen ah!- diyor. Arada arabayı durdurup, fotoğraf makinasını çıkarıp, harika anlar yakalıyor. Kurşun asker gibi seyrediyorum. Bazen ben de cep telefonumdan aynısını yapmaya çalışıyorum. O da ne ters çekmişim. Yere düşürüyorum telefonu. İstifimi bozmuyor, göz ucuyla süzüyorum, gördü mü diye. Yarım ağızla yandan yandan gülüyor. Yolu yarılarken yazlığa değil de Kıyıköy diye tavlamıştım zaten. Oh çok şükür. Kıkırdıyorum. Radyo çekmiyordu artık. Telefonu kabloya bağlıyor, en sevdiğim popüler şarkıları çalarak mest ediyorum; keyfim ve kahyasını… Kah resimler kah videolar çekip paylaşıyorum sosyal medyada. Ve Kıyıköydeyiz.  Daha önce kaldığımız otele değil de; daha salaş , hatta oldukça salaş bile diyemiyorum, dilim varmıyor bir motelde kalmaya karar veriyoruz. Motel ve restoranın  aynı yerde olması cazip geldi. Tam bir hafta sonu kaçamağı. Eşyaları odaya bırakıyoruz. Küçük el çantam patlayacak gibi, tıklım tıklım. Ah benim gereksiz aldığım onca kıyafet, ıvır zıvırlarım. Gel de çıldırtma adamı. Kremlerim, makyaj çantam, saç bantlarım, tokalarım v.s. Biz kadınların yedekleme ya da adına ne derseniz güzel, bakımlı hissettiğimiz her şey o çantalara güvenle sıkıştırılır. Yani şu Kıyıköy’de de hangisi lazım oldu acaba?


Bir an önce içilecek rakının gırtlağımızdan akıp geçmesini istiyoruz. Onunla başbaşa gitiğimiz her tatil beni çoookk mutlu ediyor. Şöyle karşılıklı kadeh tokuşturmanın neşesi içindeyim. Oturduğumuz masa camının altında ve duvarlara yazılan maniler, notlar, sevgiliye şiirler, memnuniyetler hoşumuza gidiyor. Okuyup, eğleniyoruz. Tecrübesiz ama güler yüzlü garsonla muhabbete dalıyoruz.


-Nerelisin sen, Özbek misin?
-Evet abi
-Adın ne?
-Ali benim adım abi
-Burada Ali diyorlardır sana Asıl adın ne?
-Ulu asıl adım abi
-Ama Ali diyorlar
-Ulu’nun sonunda “ğ” var değil mi?
-Evet abi.
Biraz da sırıtarak,
-İlk söyleyen sensin diyor.
-Benim kardeşimin adı da Batuğ ama bizde sonundaki “ğ” yi kullanmıyoruz.
-Doğrudur abi
diyor.


Tam bir salaş balıkçı görüntüsü dışında, her şey bu kadar mı lezzetsiz olurdu. Mezelerin ikisini şimdiden gönderdik. Tattıkça hüsrana uğruyoruz. Masa camının altına eleştiri yazısı mı yazsam, diye düşünmedim değil. Ha bir de, müziğin sesini kıstırıyoruz, tekrar avaz avaz kendiliğinden açılıyor ses. Bol rakı, biraz peynir, bir meze ile geceyi sonlandırıyoruz. Önemli olan temizlik dediğim odamıza çekiliyoruz. Odadan daha geniş mavi badanalı buz gibi bir banyo… içinde türlü fantezi düşlenebilirdi ama kapıyı açtığınızda anında vazgeçilebilecek serinlikte. Neyse içinde kaybolduğum o yatak, sabahın ezan vaktiyle yerimden sıçratıyor. Kıpır kıpırım. Gıcırdayan yatakla, fenalık basıyor. Kirli beyaz dantelli perdeyi aralıyorum. Deniz görünüyor, hava puslu. Uyumayı deniyorum. Yanımda püf diyen soluğuyla gıdıklanıyorum.  Nefesi boynumda. Camı da açamıyorum.  Can’ım –üşürüz kapat der. Başımı kaldırıp diğer yatağa geçsem, üstelik orası daha geniş. Nedense gece bu yatağa sığışmak istemişiz. Üşüdük herhalde. Soğuktur orası. Bir adım ötesine cesaretim yok. Bütün  eşyalarımı; kıyafetlerimi, makyaj malzemelerimi saçmışım bir güzel. Kafam iyi olmuş anlaşılan akşam. Aniden göz göze geliyoruz. Sıvışalım buradan diyoruz. Hooop atlıyorum üstünden. Odanın kapısını çekip dışarı çıktığımızda mahcuptum sanki. Ne de olsa aşk yuvasından fırlamıştık.



4 Aralık 2019 Çarşamba

ÖYKÜ


                                                         


                                                                 
  GÜVERCİN MİSALİ

Dosdoğru bir bakış suskun seslenişlerde renklere bürünmüştü. Coşkusu, solmuş çiçekleri yeniden canlandırdı. Şimdi daha sevecen, bağışlayıcıydı.. Ona bir şeyler olmuştu. Buzlu bir limonata içti. Gençliğine tiril tiril elbiseler giydi. Mahzun denebilecek kömür karası gözleri bütünüyle yabancı, asiydi. Başkalarınkine hiç benzemeyen apayrı bir yol tutturmuş olsa da bahar sevinçlerine benziyordu kalbi. İlk kez zarifti.

Kamerunlu Waibar’a göre, “yoksunlaşma “ sözcüğü insanın derinliğinde büyür ve yazgının da bu yönde sessiz bir kederle dolu olduğunu düşünürdü. Elden kaçırılan mutlulukları, yüreğe güven veren yüzleri yaşamak gerekti. Kamerun’da halk; siyasi iktidarsızlık, iç savaş, terör bahane edilerek sömürge güçleri tarafından yıllarca ellerinde ne varsa alınmış, yoksun bırakılmıştı. Bu yüzden anne-babası ve küçük kız kardeşi bir şekilde Amerika’ya göç etmişlerdi. Sözü edilen yaşamlar, şiddet ve gerginliğin izlerinden kurtulmak isterken; onları nelerin beklediğinin farkında olamadılar kimi zaman. Kimliklerini içinde bulundukları kör havada kaybettiler. Ve artık insanca bir hayat, adalet, özgürlük için ne varsa yeniden başlamayı göze almışlardı. Waibar keşfetme yolculuğunda önce Uzakdoğu ve diğer Afrika ülkelerini tanıyarak, ufak tefek türlü işlerde çalışarak geçimini sağlamaya çalışmıştı. Dönüşüm sürecinde hiç bilmediği coğrafyalarda, dillerde, örf-adetlerinde aidiyet duygusunun içini kamçıladığını fark etti. Karşılaştığı dünyaların ve insanların yaşantılarına tanık oldu. Aile özlemi giderek ele geçirdi onu. Ezilmeleri, yorgunlukları yeniden gözden geçirince; karamsar olmamayı yeğlemişti. Hiçbir gözyaşı coşkusuna engel olamayacaktı. Tek hedefi Amerika’ya gidip ailesine kavuşmaktı. İlk adımını Türkiye’ye gelerek atmış oldu. İzmir hedefine daha yakındı. Oradan Yunanistan’a geçip, vatandaşlık hakkına sahip olmak için planlar yapmaya başlamıştı. İzmir’de bir barda çalışmaya başladı. Çalışanlardan birinin vasıtasıyla Atina’da yaşayan bir gençle tanıştırılmış, birbirlerinden hoşlanmışlardı. Formalite bir evlilik ile amacına ulaşacaktı sonunda. İki gün birlikte gezdiler Nikolasla… Birkaç gün birlikte aşk yaşadılar. Yine bir gece otel odasında yan yanaydılar… Odanın yavaş yavaş yoğunlaşan ışığı altında dizginsiz isteklerini bir kere daha dile getirmişti. Saf bedeni, hala tembelce uyuyan geceye sarılmış halde içine attığı yaşlarla sabahı karşılamıştı. Yanında ki adam gözlerini kaçırsa da anlaşmaya sadık kalacağına inanmak istiyordu. O zamana kadar birçok kere kırılan kalbi minnettardı bu ilişkiye. Tedirgin utangaçlığından kadınsı bir sonuç çıkarılamazdı elbet. Halinde var olan teslimiyet sadece amacına hizmet eder gibiydi. Hayatının planını yaparken tekinsiz ve buz gibi bir boşluk bekliyordu onu… Anlamıştı Nikolas kapıdan çıkmaya hazırlandığında, hissetmişti. Eksik bir tebessüm eklemişti ifadesine bu yüzden. Odanın kapısı kapanmadan bir şeyler söyleyecekti ama sustu. Birlikte olduğu genç onu fuhuşa sürüklemişti. Yüreğinde bir hınç, öfke tınısı yoktu. Asıl acı veren inanmış olmaktı. Geceleri gözleri açık uyuyor, artık komşusu olduğu diğer odalardan erken inen akşamlar, acıyla kasılmış bedenine hükmediyordu. Kaçıp gitme şansı olamayan çaresizliği ile tükenmişti. Hatırladıklarıyla tekrar kanı çekiliyor, ruhuna azap veren yalnızlığa boyun eğiyordu. Tatmin olmaz bir sevgi açlığı duyduğu için, teselli arayan trajik hali sabırlıydı. Üstelik hamileydi şimdi. Doğuştan HIV virüsü taşıdığını öğrendiğinde ise perişandı. Gözlerinin altında koyu gölgeler felaketin habercisiydi. Tel örgülerle çevriliydi kimsesizliği. Bir çıkmazdaydı. Artık umudu kırılmış, kalbi yaralanmış, nasırlaşmıştı. Geri Gönderim Merkezi (GGM)’ne sığınmış, birilerinin sıcak seslerini bekliyordu. Burada benzer biçimde insanların tıkılıp kaldığı sevgisiz, umutsuz gözler vardı. Yeterli beslenemiyor, hijyen kurallarının hiçe sayıldığı; belki 15 kişinin yıkandığı banyoda duş almakta zorlanıyordu. Üstelik ağır üşütmüş, kuru öksürüğü daha da artmıştı. Halsizliğini hamileliğine yoruyor, genelde akşamları yükselen ateşi zor kontrol altına alınıyordu. Kendine olup biteni fark edemiyor, bazen zahmetle yatağından çıkıp koridorda yürüyüşe çıkıyordu. Titreyen ellerini karnının iki yanında tutup ilerlerken uzun koridora açılan kapı aralığında; diğer göçmenlerin kavgaları, bağırış-çağırışları duvarlarda yankılanmaktaydı. Yine böyle bir akşam yürüyüşe çıkmış, ısınmak için orta salonda bulunan sobanın yanına giderken, koridorun sonundan fısıltı şeklinde dualar mırıldanan bir kadının sesine doğru yöneldi. Kapının önünde kısa bir süre öylece kalakalmıştı. Küçük bir çocuk yatağında kıpırtısız uzanmış yatmaktaydı. İleri geri belli bir rutinde sallanan kadın, kurumuş dudaklarından mırıldandığı başka anlamadığı bir dilde kelimeleri ardı ardına sıralıyordu. Ona doğru aniden yönelen göz, yerde serili bulunan kırmızı halının rengine bürünmüştü. Sağ tarafta masa üstünde birkaç mum yanıyor, kutsal bir ayin düzenleniyordu sanki. Asla unutma diyordu bakışları acılı annenin… Eninde sonunda çıplaktır insan, hiçbir şey ölüm kadar gerçek değil der gibiydi.

Waibar vereme yakalanmıştı. Polis ekiplerinin genç kadın için GGM’de ki sağlıksız koşullardan kurtulması adına yaptığı girişimler sonuçsuz kalmıştı. İçinde itiraz edemediği kabullenişler vardı artık. Ne ailesine ulaşabiliyor ne direncini kaybeden vücuduna hakim olabiliyordu. Şu dünyada bambaşka hayatların, duyguların var olduğunu düşündükçe tiksinti duyuyordu her geçen gün. Yosun bağlamıştı umut dünyası. Ateşi nüksettiğinde zihni kontrol edilemez bir hal alıyor, bu sanrıda çocukluğuna dönüyor ve geçmişi yaşıyordu. Kabuslar peşini bırakmıyor; loş duvarlardan yüzleri olmayan başka ülkelerin insanları konuşuyor, alay ediyorlardı, buhranlı anlarında. Sabahları penceresine konan güvercinleri gördüğünde ellerini birleştirip gözlerini yumar, usulca iyileşmeyi dilerdi. Ağustos ayında bebeğini dünyaya getirmiş, ardından yoğun bakıma alınmıştı.

Bir yalan, bir düştü Waibar… Belki de bir güvercin…

Şimdi gözleri yoğun bakım odasında ki pencereye sabitlenmiş öylece yatıyordu. Tüm yaşanılanlarda dişlerini sıkmış mevzisini almış bir kararlılığı olmuştu. Güzel bir gelecek için inatçı hayaller yaratan yolculuğu burada sona ermişti. Şafağın söküşüyle gecenin hayaletleri bir bir dağıldılar odanın boşluğuna. Damarları, incecik ellerinin üzerini kaplamış derisi, refaha erişmişti sanki… Bu yaşamsal savaşta çabalamaktan yorgun düşmüştü sonunda. Artık acı çekmiyordu. Aile için cenaze Adli Tıp kurumunda bekletilecekti. Sevindirici tek olaysa, bebeğini sezeryanla dünyaya getirdiği için HIV virüsü bulaşmamış olmasıydı. Öksüz kalan bebek Çocuk Esirgeme Kurumuna teslim edildi. Aile ve Sosyal Politikalar Müdürlüğü yetkilileri; Türkiye’de otomatik bir velayet sistemi olmadığını, başvurunun hukuk kurallarına göre değerlendirilip ailesine verileceğini açıklamışlardı. Waibar vefat etmeden üç gün önce sesi yaralı, üzgün, bebeğini görmek istediğini söylemişti. Ancak bir süre sonra bilincini kaybetti. Ruhu masrafsızca terk etmişti bedenini. Basit, sessiz ve kımıltısızca… Yaşama tutkusuyla içini dolduran hıçkırıklarla ayrıldı bu dünyadan. 

Çırpınışına sırt çevirenlere inat, özgürlüğünü güvercin misali uçurmuştu.
                                                                                                            
                                                                                                                          Beyhan Özer





1 Aralık 2019 Pazar

ŞİİR





ÖYLESİNE


Bu tatlı ve dalgın sabahlar...

E kırkını aşmış mutlu rastlantılar,

Şimdi bir avuç saklanan hazlar

Siz yine de susuzluğumu için, kazın toprağı

Kimileri zaten şafakta güneş

İçki kadahleri hazırdır, bir de duymayan kulakları

Ya solgun akşamın rengindeki yağmurlar?

Hey! Yorulmuş, başıma üşüşmüş sarhoşlar

Çoktan uyumuş, yanmış gecelerde ateş

Yatışmış seslere ısrarla sinmiş şeker kokulu çarşafları

Ovalarda topraklar

Ya yosunlar?

Ve ter içinde uyanmalar

Siz yine de susuzluğumu için, kazın toprağı

Kendinden inilti, hıçkırıklarla güçlendi  kaç kez... sen de yenmeye kalkma

Azıcık yeşili gördüm diye bırak alayı, karışma

Uçamayacağım bir boşlukta söz verdim tutunmaya

Anıların yolundan inmeli geçmişe

Öylesine aşka doğru kaç yol varsa!

Ya vagonlar?

Şarkılarımı tren penceresinden kayıp giden tepelere bağışlıyorum ve sıkılmış dağlara

Siz yine de susuzluğumu için, kazın toprağı

Kimileri zaten şafakta güneş

                                                                        Beyhan Özer