KAÇAMAK
Elini seyrek beyaz saçlarına daldırıyor
muzipçe gülerek. Her zaman olduğu gibi ağzından çıkan o alışılmış iki kelime…
Olmazsa olmazı… İç çekmesi, oflamaları; yapamadıklarına direnen bir dildi
sadece. –Yazlığa mı gitsek?- diye soruyor. Yüzüne bakıyorum. Rengi değişsin,
mutlu olsun istiyorum. Hazırım, hazırım elbet. Yazlık ev için pek de niyetim
olmadığını söylersem, ne der? –Televizyonu da İstanbul’a getirdik. Her yer
kazılmıştı ve kimse yoktur şimdi orada- diyorum. İçimde ufak bir isteksizlik.
Dışarıda heyecanlı, ılık bir sonbahar havası. Derken arabada bulduk kendimizi.
Fazla düşünmeden hızlıca yola çıkmıştık. Tam müziğimizi açıp havamızı
bulacaktık ki bizim oğlan yine para istiyordu. Bir kez daha tetikte kalbim.
Sağıma dönüp, sıkılan ifadesine, avuçlarının itiraf ettiği terleyişine söz
bulamıyorum. O böyle savaşırken
derinlerde bir yerde; biriktirdiği enerjisini her an patlatabilir. İzin
vermeyeceğim tabii. Peşi sıra savurduğu cici cümlelerine hak vermiyor değilim.
Ne duymayı umuyorsunuz biliyorum. Artık
bir yere gitmenin anlamı kalmamıştı. Yanıldınız. İçini boşaltmıştı bir kere.
Nostalji radyoyu açıyor, kendimi bırakıveriyorum oturduğum yerde müziğin
ritmine. –Yavaş, yanda arabalar var diye ikaz ediyor. Biraz bozuluyorum. Arsızım.
Bedenimi kontrol altına alıyorum sadece. Ellerim hala dans ediyor. Sanmayın ki hayal kırıklığı yaşıyorum. Bütün
beklentilerimi erteliyorum. Feda edişim anlamlı. Dokunaklı bir parça şimdi
fonda. -Değişmiş bu dünya. Bu şarkıya sığmak öyle yürek ister-, diyorum. Arada
konuşuyorum içimden. Şoförüm, kaptanım hünerlim… Hiç gitmediği, bilmediği
sokaklardan tertemiz çıkar; kaybolmaz. İyi, basit, hilesiz, o yarım sesimle gaz
veriyorum arada bir. Ey ruhundaki sessizlik! Sen artık daha nereye kaçacaksın?
Asma suratını, der gibi bakıyorum ona. Bak telefonun çaldı. Açar açmaz fırça
atıyor digitürkten arayan müşteri temsilcisine. Karşı tarafın ezbere hızlı
konuşması delirtiyor üstelik. Ne onu anlayabiliyor ne de derdini anlatabiliyor.
Zıplıyor direksiyonu kullanırken adeta.
Telefonu kapattığında, bir iki cici cümle daha çıkıyor dudaklarının
arasından.
–Bak buradan geçmiştik- diyor. -Hı aaa ne
zaman- diyerek suratım bin bir şekil alıyor. –Hani yemek yemiştik şu lokantada-
aşina tepkilerime sert bir düğüm atar gibi – Ah sen ah!- diyor. Arada arabayı
durdurup, fotoğraf makinasını çıkarıp, harika anlar yakalıyor. Kurşun asker
gibi seyrediyorum. Bazen ben de cep telefonumdan aynısını yapmaya çalışıyorum.
O da ne ters çekmişim. Yere düşürüyorum telefonu. İstifimi bozmuyor, göz ucuyla
süzüyorum, gördü mü diye. Yarım ağızla yandan yandan gülüyor. Yolu yarılarken
yazlığa değil de Kıyıköy diye tavlamıştım zaten. Oh çok şükür. Kıkırdıyorum.
Radyo çekmiyordu artık. Telefonu kabloya bağlıyor, en sevdiğim popüler
şarkıları çalarak mest ediyorum; keyfim ve kahyasını… Kah resimler kah videolar
çekip paylaşıyorum sosyal medyada. Ve Kıyıköydeyiz. Daha önce kaldığımız otele değil de; daha
salaş , hatta oldukça salaş bile diyemiyorum, dilim varmıyor bir motelde
kalmaya karar veriyoruz. Motel ve restoranın
aynı yerde olması cazip geldi. Tam bir hafta sonu kaçamağı. Eşyaları
odaya bırakıyoruz. Küçük el çantam patlayacak gibi, tıklım tıklım. Ah benim
gereksiz aldığım onca kıyafet, ıvır zıvırlarım. Gel de çıldırtma adamı.
Kremlerim, makyaj çantam, saç bantlarım, tokalarım v.s. Biz kadınların
yedekleme ya da adına ne derseniz güzel, bakımlı hissettiğimiz her şey o
çantalara güvenle sıkıştırılır. Yani şu Kıyıköy’de de hangisi lazım oldu acaba?
Bir an önce içilecek rakının gırtlağımızdan
akıp geçmesini istiyoruz. Onunla başbaşa gitiğimiz her tatil beni çoookk mutlu
ediyor. Şöyle karşılıklı kadeh tokuşturmanın neşesi içindeyim. Oturduğumuz masa
camının altında ve duvarlara yazılan maniler, notlar, sevgiliye şiirler,
memnuniyetler hoşumuza gidiyor. Okuyup, eğleniyoruz. Tecrübesiz ama güler yüzlü
garsonla muhabbete dalıyoruz.
-Nerelisin sen, Özbek misin?
-Evet abi
-Adın ne?
-Ali benim adım abi
-Burada Ali diyorlardır sana Asıl adın
ne?
-Ulu asıl adım abi
-Ama Ali diyorlar
-Ulu’nun sonunda “ğ” var değil mi?
-Evet abi.
Biraz da sırıtarak,
-İlk söyleyen sensin diyor.
-Benim kardeşimin adı da Batuğ ama bizde
sonundaki “ğ” yi kullanmıyoruz.
-Doğrudur abi
diyor.
Tam bir salaş balıkçı görüntüsü dışında,
her şey bu kadar mı lezzetsiz olurdu. Mezelerin ikisini şimdiden gönderdik.
Tattıkça hüsrana uğruyoruz. Masa camının altına eleştiri yazısı mı yazsam, diye
düşünmedim değil. Ha bir de, müziğin sesini kıstırıyoruz, tekrar avaz avaz
kendiliğinden açılıyor ses. Bol rakı, biraz peynir, bir meze ile geceyi
sonlandırıyoruz. Önemli olan temizlik dediğim odamıza çekiliyoruz. Odadan daha
geniş mavi badanalı buz gibi bir banyo… içinde türlü fantezi düşlenebilirdi ama
kapıyı açtığınızda anında vazgeçilebilecek serinlikte. Neyse içinde kaybolduğum
o yatak, sabahın ezan vaktiyle yerimden sıçratıyor. Kıpır kıpırım. Gıcırdayan
yatakla, fenalık basıyor. Kirli beyaz dantelli perdeyi aralıyorum. Deniz
görünüyor, hava puslu. Uyumayı deniyorum. Yanımda püf diyen soluğuyla
gıdıklanıyorum. Nefesi boynumda. Camı da
açamıyorum. Can’ım –üşürüz kapat der.
Başımı kaldırıp diğer yatağa geçsem, üstelik orası daha geniş. Nedense gece bu
yatağa sığışmak istemişiz. Üşüdük herhalde. Soğuktur orası. Bir adım ötesine
cesaretim yok. Bütün eşyalarımı;
kıyafetlerimi, makyaj malzemelerimi saçmışım bir güzel. Kafam iyi olmuş
anlaşılan akşam. Aniden göz göze geliyoruz. Sıvışalım buradan diyoruz. Hooop
atlıyorum üstünden. Odanın kapısını çekip dışarı çıktığımızda mahcuptum sanki.
Ne de olsa aşk yuvasından fırlamıştık.