17 Ekim 2019 Perşembe

İÇ SES





"Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim.
Yazabilirim örneğin;
"Gece yıldızlarla dolu ve yıldızlar masmavi titreşiyor uzakta"
Pablo Neruda



VEDA


Ardına düştüğün yokluk sitemsiz dildi. Hudutlarının ötesinde geriye doğru 
seyahat eden gurbet acısı sanki. Yollar boştu sana. Kalan anılarla arşınlıyorsun göç çehrelerini. Uzaklaştıkça için için çoğalan bir şiirsin belki de. Dinle! Kuş seslerinin mevsime çizdiği hayatlara dokun. Tüm sokaklar büyü bozulmasın diye çoktan ıssızlaştı. Herkes kendi halinde. 

Günün sonunda gölgesinde yitip gittiğin güneşin egemenliğinden kurtulmuş gibisin. Karşı köşede masa üstünde duran çiçekleri, gözlerin yeşillendirdi bir an. İçin üzgün. Gecenin koygunluğunda hüznün sesini nasıl kısarsın? Mahzunluğun çıkıp gitmiyor kalbinden. Yığılan bir bedendi çırpınan, sana iç çektiren. Hastane odasında uğurladın en sevdiğini... İçinin sızısında savruluşlarının bir özetini  çıkarmaktasın sanki. Annenin, hastalığının son evresinde de olsa  yakıştıramadığın, alışamadığın gidişi oldu. Dört kızı ve biricik aşkı eşine veda etti bu kasvetli odada. Her gidiş gibi dar bir geçitte yüzleşiyorsun kendinle. Yerini bulamamışlığın ayaktaydı şimdi. Vicdanınla sorgulamaktasın ve tanımsız bir yolculuğa çıkmak derinliğinle birlikte... Hastane odası bir sinema perdesi gibi yavaş yavaş karardı o an. Cennet bahçesine uğurlanışına tanık oldu tüm sözler. Kapı aralığından sızan ışığın, gözlerini yumduğunda narin yüzüne aksi bir başka kederdi. O anne yüzü giderken boğuklaşan sesinde çaresizdi. Elleri ellerinde kaldı bir süre. Sonra ayaklarını öptün. Veda vardı bu odada...

İçinin sesini açmak şu saatten sonra dönşümsüz bir bozgun. Söz dökülse de bu ayrılışta isyankardın. Çocukluğun sılada şimdi. Sanki sisin içinde arka planda bir gölgeye ait sancıların. Yaşam ile ölüm arasında en tepeden seyir halindesin. Bir dal gibi uzayıp giden kelimelerin ezgisine karışıyorsun ister istemez. julio Cortazar-Anras Favanın Güncesinde; "Yüreğim yosun misali" diyordu. 

Dinmiş bakışlar dilini kuramıyor ki zamanın. Ele geçirdiğin zamanda da bir serzeniş kendince söyleşmelerin... 

                                                   Beyhan Özer



11 Ekim 2019 Cuma

DURUM ANLATISI



SUSAN MENDİL

İçimdeki bir şey haklı çıkmak istiyordu
Ve savaşabildiğim tek şey içimdeki bu öteki bendi.
Stefan Zweig


By viktoriashu


Sonbaharın bahçemde bulunan Manolya ağacına bir sözü var sanki... Yaprakları her bir yana dağılmış, yazın bitişini resmediyor. Yarı sararmış çimlere çukurlar açmış karıncalar, merdivenleri istila etmiş. Mevsime yaraşan sözcükler ağaç dallarına yaslanmış ulu orta. Kurumuş çiçeklerin gölgelerine devriliyor bakışlarım. Çiçeklerin uçlarında dans eden arılar, adeta yapraklarla flört etmekte şimdi... Ellerimi kare masama dayamış akşama düşen gölgenin seyrine dalıyorum. Balkonda, mangal ocağının önüne koyduğum Ufo (elektrik sobası)'nun ısısıyla mayışmış durumdayım. İçim ısınsın biraz. Fonda ortama uygun bir müzik Chopin-Nocturne... 

Gittikçe kaybolan güneşi izlemekteyim. Bu akşam hüzün hakim, bu akşam ellerim sımsıkı bir yumruk. Sonbaharın renkleriyle bütünüm. Yan komşu Enver amca da geçen kış öldü zaten. Şimdi sevimsiz üst komşusu evi almış, iskele kuruldu, inşaat halinde. Tepemde ki ışığı söndürdüm. Gün batımına saklamayı yeğliyorum gözyaşlarımı. Yan inşaattan kedilerin koşuşturmaları, öksüz sesleri yankılanıyor. Köşedeki sarman kedi, siyah kediye hayalet görmüş gibi bakıyor. İşte hayalet kedi ritmik hareketlerle ışığın olduğu başka bir eve doğru yöneldi. Birazdan diğerleri de karmakarışık mırıltılarını alıp, sevimli patileriyle koşarak; insanın içine dokunan yalnızlıklarıyla karanlık fısıltılarda kaybolacaklar. Aniden çıkan rüzgar balkonun gölgelik storlarını havalandırıyor. Arada eşim, sürgülü kapıyı açıp -içeriye gel, üşüteceksin- diyor. Hiç bakmıyorum o yana. O da aldırmıyormuş gibi tekrar kapıyı hızla inleterek  kapatıyor. Ardından kör gibi bakışıksız, donuk...kalakalmışım. Öfkesiyle sürekli mücadele eden ama berrak bir kalbi var aslında. Şimdi zaman kederli bir iyimserliği ağırlıyor yüreğimde. Burukluk sanrıları... Yine de bir kılavuz gerek içime. -Sigara yakmalı- diyorum. Hiç de beceremiyorum içime çekmeyi. Üstelik Can da sigarayı bırakmışken, gözleri benim üstümde. Daha çakmağı bile biraz uğraştıktan sonra yakıyorum. Sahi beceriksiz miyim? Düşündüm, düşündüm, düşündüm...
"Affetmek; menekşenin kendisini ezen topuğa bıraktığı kokusudur."diyor Mark Twain. Bağışlanmaların o geniş dünyasında zamanın yıprattıklarını geri almaktır yaşamla dengeyi sağlayan. Başımı kaldırıyor ve tavana bakıyorum. Işıklı gölgeler uzanmış yatıyor. Uykuya sürüklüyor gözbebeklerimi. Gölgeler içinden kara sinekler de yolunu buluyor. Hatıralara dağılıyorum. Sevdiklerimizle birlikte tadına varılan anlar... Kim böylesine biriktirmiş sevgileri! Şanslıyım.

Dipte büyüyen kırgınlıkların susan mendilime söz geçirmesini diliyorum. Usuldan tenime ilişen soğuk iyi geliyor bedenime. Karşımdaki sokak lambasının titrek ışığına gülümsüyorum. Sanki her yer ateş rengi. Sonbaharın kızıllığı balkon camından süzülerek zihnimi giderek uyuşturuyor. Mühürlü bir ıssızlık hakim oluyor geceye. İçeride bir çocuk sesi... Neye bağırdığı anlaşılmıyor. Belli ki televizyonu açık unutup çoktan yatmış bizim ki.  İçerinin sıcaklığı  daha kapının eşiğinde karşılıyor beni. Anlatmaktan çok anlaşılmayı bekleyen duygularımı süzdüm yaşanılanlardan bu akşam. Daha paylaşmak için hangi dokunuşlara ihtiyacım var diye düşünerek derin bir uykuya daldım.

                                                                                                                   Beyhan Özer

5 Ekim 2019 Cumartesi

DENEME


HAYATA ÇIKIŞ

                                       
                                                                                                  İnsanoğlunun yüreği 
                                                                                                 hiç kimsenin 
                                                                                                 içine sızamadığı koskoca bir ıssızlık 
                                                                                                 değil midir?
                                                                                                                      Gustave Flaubert




                          Bazen yaşanan anlar sözcüklerin arasına yerleşmiştir. Cımbızla çekip almak 
istersiniz özlemlerinizi. Rüzgarın söz dinlememesi... Yağmur gibi kısa anlara sığıştırılan o ıslaklık... Bir bakışın esintisinde; yakınsız, telaşsız seyreden gözler gibi paylaşanı çoktur aslında sözü olanın. 

"Acımı alıp kayın ağaçlarının altındaki köklerin üstüne sereceğim."

diyor Virginia Woolf - Dalgalar romanında...
ve şöyle devam ediyor:

"Önce yoklayacağım, sonra parmaklarımın arasına alacağım. Beni bulamayacaklar."

Acıların gölgesinde şifadır kelimeler. Yitik bir zamanın dilidir kalp incinmeleri. Herkes kendi patikasına teslim... Yaşamın seyrelttiklerini görünür kılar içinin ayazına sığınan yaz güneşleri.  Kaybedilenleri zaman olgunlaştırıyor her seferinde. Böylelikle anlar gün geçtikçe film şeritleri şeklinde bir görünüp bir yok oluyor hafızalarda. Aslında yad ettiklerimiz zamansızlaşıyor kısa kısa ama devamlı hiç bitmeyen yolculuklar gibi.

Frederich Hölderlin'nin- Ruh Huzuru şiirinin ilk mısralarını okuyorum...

"İyi bir şeydir insanın uzaktan bakabilmesi hayata; 

Ve anlayabilmesi hayatın kendini nasıl  algıladığını,   

Ayakta kalabilmenin atıldıktan sonra tehlikenin kollarına,

Fırtınalarda ve rüzgarlarda yolunu bulmuş birisidir."

Kendini yeniden görmek ve tanımak... Vazgeçtiklerimiz ya da yaşayamadıklarımız neydi? Gören göz ne ile temas ediyorsa sahip çıkar aslında. Kabullenilen neyse orada kalmışızdır. Tümüyle ruhun görselleştirdiği iç çekim yaşamın iniş-çıkışları arasında yozlaşmaya inat var olabilir.  Dinlenilen bir melodi ne denli yüreğimize dokunuyorsa; ilk dokunuş kadar tümleyici olamaz belki de. Tekrar tekrar uzanabilirsin her dinleyişte duymak istediklerini. Seyrediş, aldırmazlık öylesine senden gittiğinde duyumsarsın kaçıp gidenleri. Tekdüze kavrayışların boyunu aştığında çekimser kalabilirsin algılarında. Zamanın kesip biçtikleriyle  ya da tatlanmış, yer etmiş sabahlara kavuşmak olsa gerek yarım bırakılanlar.
                                  
                                                                                                       Beyhan Özer

          
                         

                                                                                               



1 Ekim 2019 Salı

ANLATI




SEVMİYORUM Kİ...

Sabah olur olmaz yazlık evinden İstanbul'a hareket için yola çıktın. Kendini otobüsün koltuğuna attığında yorgunluğun yavaşlamıştı sanki. Sabah güneşi otobüsün yıpranmış perdesini bağrına basar gibiydi. Kısa mesafe de olsa yolculuklarında içinde yaşattığın gülüş sanki sonsuz bir özgürlük...Günler bilirsin hüzünle çıkmıştın bu yollara. İçin iyileşemezdi bir müddet. Ah pencereler! Kaç kez serinletti dışarıya baktığında düşlediklerini. Umutsuzluğun solar giderdi susuşlarda. Geri dönüşlerde bunalır, her türlü silkelerdin üzüldüğün ne varsa. 

Yan koltukta eli şiş karnında gezinip duran genç bir kadının aralıksız, yüksek sesle anlamadığın bir dilde telefon görüşmesine kulak verdin. Bu kez pencere kenarı ona aitti. Çirkin, genç ve mutlu bir kadındı. Bir süre yol aldıktan sonra Jandarma kimlik kontrolü için durdurduğunda kapattı telefonunu isteksizce. Ölçüsüzlüğünün farkına varmış olacak -kusura bakmayın kız kardeşimle konuşuyordum- demişti. Özbekistanlıydı. Bu yol bitmez demiştin içinden. Tek isteğin bir an önce susmasıydı. Kitabını okumalıydın. Otobüs Silivride kısa bir mola verince -çok acıktım sandviç alayım- derken aceleciliğinden telefonunu yere düşürdü. Yere almak için uzandığında acımıştın. Ah sesini duyduğunda ise hamile olduğunu anladın. Yardım için hamle yaptığında güçlü bir tebessümle teşekkür etmişti. Geri döndüğünde tekrar ivedilikle sandviçini koltuğun üstüne fırlatmış, -sigara içmeye gidiyorum- demişti. Yadırgadın. Ancak bir o kadar da şaşırtıcı olan, döndüğünde gururla bu bebeği arkadaşı için doğuracağını söylemesiydi. Titremiştin. Yaşamı çeşitli yönleriyle kavrayan iki dünya arasında katıydı. Sarsılmadan çabaladığı savurgan sözlerini; kah güldün kah cesur buldun. Ellerini karnına götürdüğünde -"SEVMİYORUM Kİ!" yalnız kıpırdandığında bir tuhaf oluyorum o kadar- dedi. Çaresiz ve bağımsızdı sanki. Vefat eden ilk eşinden üç çocuğuna memlekette kızkardeşi bakıyormuş. Tekirdağ'da otelleri olan bir ailenin yanında resepsiyonistmiş. Tekrar evlendiğini, eşinin Bağcılarda pastaneleri olduğunu da eklemişti. Rastgele konuşmalarında sigara içişinin asla taşıyıcı anne olmasıyla alakası olmadığının ısrarla altını çizmişti. Bedeli vardır, demiştin. Vaat ettikleri neyse geçerli sebeplerinin olabileceğini, hakkı olduğunu da dile getirmiştin. Bu fedakarlık sadece arkadaş uğruna yapılamazdı sanki.  Kaldı ki arkadaşı bile değildi belki de. Gözlerini kaçırmıştı. Anne-bebek bütünleşmesini red edişi savunduğu ne varsa çürütüyordu. Ismarlama bebek diye kahkaha atışını ise kaldıramamıştın. Bana Allah veriyor, ben de paylaşıyorum demişti de... İşte bu birkaç sözcükle ruhunu apaçık takdim etmekteydi. Eserinin inşasını tamamlayıp gitmek, özgürlüğüne kavuşmak elbette. Bu düşünceyle kan yüreğine sıçrıyor. Azize gibi göremiyordun davranışını. Bağımsız olmak yeterli değil. Korktuklarınla da efendi olamazsın. 11, 14, 6 yaşlarında ki çocuklarının teyzelerinin yanında güvende olduklarını ses tonuna yerleştirdiği rahatlıkla sunmuştu. İstanbula gezmeye gittiğini söyledi. Arkasında çabuk bırakıyordu besbelli herşeyi. Herşey gelip geçerken de kararsız değildi ruhu. Önceden çizilmiş bir rotaydı yolu. 

Dudaklarında mırıldandığın sevgi, bağlılık mahkumdu sende. Güzeldi de!

Herkes yerini seçer hikayesinde. Kesinlikler yaratmak , başlayan sevinçleri yakalayabilmek... Tükenmeden yaşamak ,hayatı geldiği gibi kabullenmek bu hikayeden sana kalan.

Otogara vardığında vedalaşmadan inmişti çabucacık. Yabancılaşmıştı birden. Oysa yol boyunca tüm yaşamını neredeyse özetlemişti. İnanmak istemedin anlattığı çoğu şeye. Düşündürücüydü. Hayat görünmeyen derinliğinde nice yaşantılar barındırıyordu. Tanık etmek istemiş, hafiflemişti. Onun için bir imkansıza tutunmaktı belki de. Otobüste dalgınlıkla unuttuğun hırkanı dönüp almaya giderken; kızın koca bir valizle, yine elinde telefonu gülerek ilerlediğini gördün. Sadece gezmeye geldiğini, ertesi günü döneceğini söylemişti oysa ki... Anlamsızlık ve boşluk duygularını sana yükleyerek hızlıca gidişini seyretmiştin. Olmadığı biri gibi davranarak vicdanını rahatlatmıştı herhalde.

Sana ne olmadığını hatırlatmıştı aslında . Hafızana yerleşen "SEVMİYORUM Kİ!" sözlerinde  derin bir gülüşle kalakalmştın.

                                                             BEYHAN ÖZER