29 Kasım 2019 Cuma


GÖRMEK GİBİ BİR ŞEY

Ölgünceydi bakışları. Şehrin yağmurlu havası, içine işleyen ıslaklığı, trafiğin yoğunluğu bezdirmişti. Zar zor bir taksi bulmuş, kırık şemsiyesini de yolun kenarına fırlatmıştı. Nefret diliyle konuşurken buldu kendini. Üstelik şöföre nereye gideceğini daha söylemeden... Kendini içine kıstırılmış, hapsolmuş bir koşturmada duyumsamak artık yaşın hüküm sürdüğü derin çizgilerine haksızlık gibi geliyordu. Ünlü markalar zinciri bir mağazada  müdür yardımcısıydı. Sürekli onun adına planlar yapanlardan; geleceğin yer şurası, oturacağın masa bu gibilerinden, bıyık altı gülüşmelerden ve müdürünü pofpoflamaktan gerçek dışı bir görünüme bürünmüştü. Fransız lokantasından, Ceo'lardan, tüm o hayal ürünü iş sohbetlerinden, yemeklerinden bunalmıştı. Kendi verimliliğinden hicap duyuyor, etrafında dolanan hazır müşterilerinden; onların ne yediklerinden, ne yemediklerinden, sevgililerinden, kocalarından, rakiplerinden tiksiniyordu. Kılıksız, kimliksiz olmanın özgürlüğüne hayrandı sanki. Farklı olduğumuza inandırılan sistemin çiğ sürülerini kabaca uzaklaştırmak istiyor, yine de ertesi gün en baştan yaşıyordu istemediklerini. Saçını fırçalarken, allığını sürerken yüreği bir kuş motifi. Hani pır pır desen uçacak gibi. Kırmızının arasından siyaha geçerken, yeşili arıyor gözleri. Yaprakların içinden geçen damarların dinginliğinde geçirse ömrünü keşke. Doğayla, denizle büyüse ve ölse.... İçinde bir kusur var. Refah ve bolluğun içinde küfürler yağdırıyor. Bitirilmemiş mektupları vardı belki de... Etrafta böyle devasa binalar varken mümkün mü vızıldayan arıları bulmak? Sonsuz bir aylaklık, kaçamak kıkırdayışlarda kaybolmak olası mı ki zaten.

Oysa şiirleri vardı defterlerinde bir zamanlar. Sevilmeyi yeğlediği aşıkları da vardı: sel gibi akan duygularında, uçuşan kağıt parçalarında sırlı yazışmaları da...

Oyalanmak derelerde, çay bahçelerinde uysal yüzlerle dertleşmekti, sıradanlıktı, kifayetsizce cümleler savurmaktı en bildiklerinde hayat ona göre. Pencereden sarkmış, sigarası ağzında bir dilim peynir için seslenmekti karşıdaki bakkala, sesi yetmezse bile, bağırmaktı cümbür cemaat mahalllece. Ha bir de sokağın başında ki manavın tezgahından elma çalmak, var gücüyle koşarak. Erken işe gidenlere gülerek acımak, yatağın içinde ağır ağır esneyerek, canını çıkarmak yorganın. Bir ayağı dışarda üşürken, diğer ayağının duvarda izini görmek müthiş bir keyif. Salınarak kalkılan öğle vakti sabah uykularından, sıcak gün ortasından, güneşi kabul etmez gözlerinin -ayy perdeyi çekeyim de karanlık olsun- lüksüne geçiş, prensesleri bile kıskandırır. Dolmalık üzümü, pirinci, yoga dersleri nerede? Hani ya sosyete pazarlarından alınan taytları! En sevdiği arkadaşıyla hisarda yenilen ekmek arası midye şöleni. Hisarın en tepesine çıkıp ayaklarını boşluktan sarkıttığı, katıla katıla güldüğü, poz poz resimlerine  ne oldu şimdi? Kilo sorunu nedir bilmeyen bedeni,  ipek bacaklarına giydiği şortu duruyor mu hala? Düşlediği bunlardı. Saçının bir tek buklesi şaşsın bakalım. Kıyameti koparırdı. E evlenmek istediği hayatının erkeği diyebileceği iri yarı; esmer de değil zenci kocası hayatına girebilmiş miydi? Vakti zamanı doldursa da bedeni, yaşı aklı yapamadıklarında biline...

Bir akıntının dibinden taşınıyor sanki sanrıları. Kabuk kırıldı bir kere. Işığını tekrar açmak, ölçüsüz coşkunluk katmak yaşantısına. Derken yeniden trafiğin gürültüsü kulaklarında. Kayıtsızlık hakim işte şu otobüs durağında bile. Elleri, gözleri cep telefonlarında milletin. Hafifce örtünmüşüz sanki. Açgözlülük arzularımızı öldürmüş. Yürürken bile kulaklarda müzik, bakışlar donuk. Heybetli ter içinde kalmış spor hocalarının, parkın önünden geçerken; botoxlu hatunları yerlerde süründürüp, işkence etmesi öfkesini bir anlığına durdurup güldürüyor. Şimdi yalnızlığın karanlığında yol alırken gıdım gıdım trafik ışıklarının esaretinde; biraz sonra gireceği sıkıcı toplantının notlarına göz atmalıydı. Kuruyarak büzüşmüş olan dudaklarına cesaret verici kırmızı bir ruj sürdü. Taksiden çok şükür indi.  Yağmur da dinmişti. Koşar adım ilerlerken, yan büfede sosisli yiyen kızın, kaçık çorabına imrendi. İşte görmek gibi bir şeydi bu...

                                          Beyhan Özer

 

10 Kasım 2019 Pazar

ÖYKÜ




DÖNÜŞÜN SESİ
                                                        
   Görmek, Bilmek, Susmak, Yitirmek...
Oysa inadına sözcüklerim benden tükenmeden huzur arıyor.
İzliyorlar beni.
Söyleyemediklerim benden çıkıyor,
Beni dolduruyor.
Sussam ne olurdu?


İçimde biriken vazgeçişler, hayal kırıklıkları söz birliği oluşturmuşlar. Bir yerlerden sızan kopuş, mecburiyetlerimin en derin çatlağı. Ben olmak istiyorum kontrolsüzce… Kim, ne zaman dudağıma kondurdu bu titrek gülümsemeyi? Gizlenmeden istemediğim şeylere karşı asice baş kaldırabiliyor, sadece sarılarak sevebiliyordum bir zamanlar. Ne ara kilitlendim ben? Israrla düğüm attım sinirlerime. Yoksa zaten yolun nereye gittiğinin farkında değil miyim hala? Sevgiyle bağlandıklarım, toz konduramadıklarım nerede? O sınırsız hoşgörümde boğuluyorum gitgide. Tüm sevgimi önlerine sererken arsızca, yaralanıyorum da her defasında. Ama itmen gerekirken çekersin ya umutsuzlukları, işte tekrarlar bende küflü şimdi. Yastığımın altında ıslak burun için peçetelerim duruyor hala.  Her adımda muhafaza ettiğim gözyaşı düşlerim bir de… Bağışlayışlarım kızgınlık dolu değil. Katılaşma değil. Üzgün. Sadece iki yıl dayanabildim evliliğe. Sonra ver elini ayrılık. İtiraf etmekten çekindiğim yaşamımı arıyorum. Gitmeye meyilli gönlüm her defasında dilsiz.

Bıraktığım yerdeyim. Baba evinde… Bu kez hiç ummadığım kadar hastaydı. Birbirimizin sessizliğini tanıyoruz aslında. Bu evde yaşadıklarım özel hayatıma aksedenlerdir. Çünkü daima bağışıklık sistemimi çökerten bir hafızası olduğu gerçeğini es geçemem. Babamın gücü, onunla ilgisi olan ya da yaptıklarına benzer her şeyi benden hem uzaklaştırmış hem de yakınlaştırmıştır. Öğrettikleri, yetiştirilme tarzım; redettiklerim, isyan ettiklerim benden hiç gitmedi. Bu benzeme ruhumda tutsak kaldı belki de. Ona karşı mıydım yoksa “ben tam olarak o mu olmuştum” Geçmiş izler tekrar belirdiğinde yutkunuyor, hüzünleri ekrandan siliyorum. Yaz başıydı. Eski hayatımız sanki nefesini tutmuş; beni karşılıyor, hiç gitmemiş gibiydi. Uzun uzun baktım veranda da sediri üzerinde ki rengarenk motifli örtüye. Halamın yadigarı örtünün aynı yerde oluşu güven verici.  Köşede bir zamanlar sahilden topladığım renkli taşlar, boncuklar gülümsemeyi hak ediyor. Birdenbire gözlerimin önünde gür saçları dağınık halamın silüeti beliriyor. Masanın üstünde elleri mürekkepli küçük bir kız çocuğu ve boş kağıtlar… Sanki az sonra babamın buz gibi soğuk sesi çınlayacak duvarlarda. -Hadi daha sofra hazır değil mi?” diye bağıracak. Ve halamın yumuşak tınısıyla banyoya telaşlı koşmamı hatırlıyorum. Tuhaf buluyorum içimde oluşan özlemi. Nereye gitsem hiçbir yere yerleştiremediğim beni; kaçıp gittiğime sevindiğim baba evinde buluyorum. Burada tükenmekten korkuyorum. Babam her şey ve herkesten duyduğu memnuniyetsizliği avaz avaz dile getirirken kendi sesini duyuyordu hep. Sizden ayrı yaşıyor ve hissettirdikleriyle ötekini boğuyordu.. Ondan nefret etmezdim. Bazen bir anlığına  yok olmasını dilerdim. Yaşadığımız iletişim talihsizliği değil. Onun için başarısız bir evladım o kadar… Bir umutla birinin ona çıkıp –haksızsın- demesini beklemişimdir. Oysa kimse ses tonunun iniş çıkışlarında bu denli cesur olamadı. Mizacı sert, hakimiyeti güçlü ve ölçülü… Kimse rengini net belli edemedi. Ona yakalanan gözler despotluğunun karşısında ürkekti.  Cümleler savunma gerektirirdi bazı kurallarıyla birlikte, ister istemez. Annemi hiç görmedim. Doğumda vefat etmiş. Tek çocukmuş. 15 yaşıma kadar halam yanımdaydı. O da kalp krizi geçirip bu dünyadan göçüp gitti. Mesafeli ama merhametli bir yürekti. Özellikle doğum günlerimde daha sevecen davranır; o güne dair tüm isteklerimi yerine getirir, kendini bu zahmetten kurtarmak isteyen babamın yap-boz suratı kah gerilir kah yumuşardı halam sayesinde. Çocukların doyasıya koşup oynadığı bahçemiz; sıradan bir güne göre fazlaca coşkulu, gürültülü olurdu. Kurallar birkaç saatliğine bozulabilirdi. Sıska soluk tenim böyle anlarda aydınlanırdı. Etrafımda tüm çocuklar gibi anne-baba ile birlikte sıcacık bir yuvada yaşadığımı, sanki hep böyle güldüğümü hayal ederdim bir günlüğüne. Dolu dolu bir çocukluk ve saçmalıklar, asla bizim ev buna uygun değildi. Babam saygınlığı olan bir ekonomistti. Gazete ve dergilerde keskin yazıları ve de soğukkanlılığı ile tanınırdı. Kendini beğenmiş, kılı kırk yaran titizliğini; en canlı, en coşkulu anlarımda bir kırbaç gibi suratıma çarpardı. Daha sonra bir taşın sessizliğine bürünür, kasvetli çalışma odasına sığınır, yazardı. Yazarlık yönümü ondan almışım. Bazı şeylerin özlemini çektiğim, babamın duyguların dışına çıktığım zamanlarda yazma serüvenine başlamıştım. Yalnızlığımda, yazıya yaydığım kelimelerden arınıyor, kendime teslim oluyordum. Ve herkese benziyordum.

Şimdi koskoca evin içinde onunla başbaşayım. Yardımıma gereksinim duymuştu. Devinimsiz, suskundu tüm ev. Verandadan içeri geçtim. Salonda açık televizyonun sesini kısıp, aralık bırakılan oda kapısından başımı usulca uzattım. Henüz uyuyordu. Nefes alış verişi hala düzensiz. Hemşire izinli birkaç gün. Geldiğimi duymuş mudur acaba? Kapıyı evin temizliğini yapan Hacer abla açmıştı. Ancak o da yıllardır ayakucunda tedirgin dolaştığı için etrafta o varken çok sessizdi zaten. Yolda gelirken –kendi ellerimle o en sevdiği mercimek çorbasını yapsam mı- diye düşündüm. Ben içirsem bu kez çorbasını.  Huysuzluğunu izlemeden sıradan şeylerden konuşsak ve sadece gevezelik etsek. Babam KOAH hastalığının son evresinde. “Oksijen desteği görmeden nefes almak onun için bir işkence” demişti doktoru. Pencereyi açtım. Yatağının yanında duran koltuğa bıraktım kendimi. Kendimden ve bu evden bir anlığına uzaklaşmak istiyorum. Gövdemi ve sıkışmış kalbimi, düşüncelerimle birlikte boşluğa bırakıyorum. Sabahın esintisinde kıvranıp duran perdelerin uçuşunu izlerken içim geçmiş, dalmışım. Bir an mırıltıyla seslenişini duydum. Bıyıkları artık beyazlamıştı. Köşeli yüzü, elmacık kemiklerinin diriliğine inat çökmüş. Gözlerinin yanında ki kaz ayakları kırışıklığını biraz daha vurgularken; her an gülüyormuş ifadesi yerleşmiş suratına. Sevimli mi olmuş ne! Gözlerinden akan iki damla yaş, kendisinin bile bilmek istemeyeceği pişmanlıktı belki… Çarşafının altından kaydığını söylediğinde buyurgan tavrının hakimiyetini yitirmemiş olduğu hala ortadaydı. Hemşirenin sürekli ilaç vermesinden, ağzının kuruluğundan, berberin bugün gelemeyişinden gibi… Tüm şikayetlerini sıralamıştı. Oysa böylesine dırdırları hiç sevmezdi. Bu evde şikayetler sık dile getirilmez, dökülen gözyaşları ya da insanın içinde kalan ne varsa gizli yaşanırdı. Sevgili halamın yangında bebeğini ve eşini kaybedişi mesela. Geriye dönüşsüz durumlar hakimdi duygularda. Mantık vardı. Kolay kabulleniş vardı. İsyan yoktu asla. Zaman huzursuzlukları örtbas ediyordu. Aralarında sessiz bir anlaşma vardı. Benim yanımda konuşulmayan şeylerin uzun bakışmalar sonrasında halamdaki dalgınlık hali, onu seyreden babamın gücünü gösterirdi her zaman. Şimdi aynı odanın içinde, bir elim elinde nice zaman sonra yanaşmaya cesaret edebilmiş ve yaşanmamış baba-kız ilişkisinde tükettiğimiz onca şeye meydan okuyorum. Gözyaşlarını da henüz göstermişken; koyulaşmış bakışlarını kıpırtısız tutmaya çalışıyor. Kırlaşmış şakaklarında sanki huzurlu bir genişlik hakim. Ağlamak geçiyor içimden. Bu kadar aldanmış olamam. Küskünlüğümü belli etmemek için bakışlarımı kaçırıyorum. Çocukluğumda gizlice girdiğim bu odada yani geçmişteki çalışma odasının halısı altına ertesi günü okulda yemek için şekerlemelerimi saklardım. Bazen tavanı seyrederken soluğumu tutar, İçeri girdiğinde benim için telaşlanmasını umarak kıpkırmızı olana dek beklerdim. Yüreklerimiz içten bir konuşmaya akarken, bu gerçek mi diye fısıldadım birden.- Acı bir tat var ağzımda – dediği zaman gülümsemeye çalışmıştı.-Sen bana yemek hazırlarsın. Bir şeyim kalmaz- demişti. Peki kimim ben? Gözlerimi yumduğumda, yüreğimde bir sıkıntı… Hayatı boyunca başarısızlığımı yüzüme vuran adama ne olmuştu? Kokusunu arayan bir annenin özlemiyle kırılgandım. Zamanın gerisinde yedekte tutuğum, zihnimde hiç silinmeyen; evin içinde gürültü yapmadan, her daim temkinli davranmamı söyleyen bir hala ile ilgisiz bir baba vardı. Beynimin içinde bir ses! – O gerçek bitiş, o kurtuluş anı geldi mi diye sesleniyor – Hırıltılı sesi nefes alıp verdikçe daha da acındırıcı bir hale bürünüyor. Odaya yayılan güzel bir koku var şimdi.. Sanki eski hayatımızın arkasına saklanmış bir koku. Her halime, fikrime seninkilerden farklı olan şeylere uyguladığın yasaklar; memnuniyetsizlikler artık soğuk bir şişeye hapsedilmişti. Hastalığın, adsızlaştırdığımız birçok şeyi söküp atmıştı. Yüzleşmiştik. El ele ve başedemediklerimizle…
               
                                                                       Beyhan Özer