GÜVERCİN MİSALİ
Dosdoğru bir bakış suskun
seslenişlerde renklere bürünmüştü. Coşkusu, solmuş çiçekleri yeniden
canlandırdı. Şimdi daha sevecen, bağışlayıcıydı.. Ona bir şeyler olmuştu. Buzlu
bir limonata içti. Gençliğine tiril tiril elbiseler giydi. Mahzun denebilecek
kömür karası gözleri bütünüyle yabancı, asiydi. Başkalarınkine hiç benzemeyen
apayrı bir yol tutturmuş olsa da bahar sevinçlerine benziyordu kalbi. İlk kez
zarifti.
Kamerunlu Waibar’a göre,
“yoksunlaşma “ sözcüğü insanın derinliğinde büyür ve yazgının da bu yönde
sessiz bir kederle dolu olduğunu düşünürdü. Elden kaçırılan mutlulukları,
yüreğe güven veren yüzleri yaşamak gerekti. Kamerun’da halk; siyasi
iktidarsızlık, iç savaş, terör bahane edilerek sömürge güçleri tarafından
yıllarca ellerinde ne varsa alınmış, yoksun bırakılmıştı. Bu yüzden anne-babası
ve küçük kız kardeşi bir şekilde Amerika’ya göç etmişlerdi. Sözü edilen
yaşamlar, şiddet ve gerginliğin izlerinden kurtulmak isterken; onları nelerin
beklediğinin farkında olamadılar kimi zaman. Kimliklerini içinde bulundukları
kör havada kaybettiler. Ve artık insanca bir hayat, adalet, özgürlük için ne
varsa yeniden başlamayı göze almışlardı. Waibar keşfetme yolculuğunda önce
Uzakdoğu ve diğer Afrika ülkelerini tanıyarak, ufak tefek türlü işlerde
çalışarak geçimini sağlamaya çalışmıştı. Dönüşüm sürecinde hiç bilmediği coğrafyalarda,
dillerde, örf-adetlerinde aidiyet duygusunun içini kamçıladığını fark etti.
Karşılaştığı dünyaların ve insanların yaşantılarına tanık oldu. Aile özlemi
giderek ele geçirdi onu. Ezilmeleri, yorgunlukları yeniden gözden geçirince;
karamsar olmamayı yeğlemişti. Hiçbir gözyaşı coşkusuna engel olamayacaktı. Tek
hedefi Amerika’ya gidip ailesine kavuşmaktı. İlk adımını Türkiye’ye gelerek
atmış oldu. İzmir hedefine daha yakındı. Oradan Yunanistan’a geçip, vatandaşlık
hakkına sahip olmak için planlar yapmaya başlamıştı. İzmir’de bir barda
çalışmaya başladı. Çalışanlardan birinin vasıtasıyla Atina’da yaşayan bir
gençle tanıştırılmış, birbirlerinden hoşlanmışlardı. Formalite bir evlilik ile
amacına ulaşacaktı sonunda. İki gün birlikte gezdiler Nikolasla… Birkaç gün
birlikte aşk yaşadılar. Yine bir gece otel odasında yan yanaydılar… Odanın
yavaş yavaş yoğunlaşan ışığı altında dizginsiz isteklerini bir kere daha dile
getirmişti. Saf bedeni, hala tembelce uyuyan geceye sarılmış halde içine attığı
yaşlarla sabahı karşılamıştı. Yanında ki adam gözlerini kaçırsa da anlaşmaya
sadık kalacağına inanmak istiyordu. O zamana kadar birçok kere kırılan kalbi
minnettardı bu ilişkiye. Tedirgin utangaçlığından kadınsı bir sonuç
çıkarılamazdı elbet. Halinde var olan teslimiyet sadece amacına hizmet eder
gibiydi. Hayatının planını yaparken tekinsiz ve buz gibi bir boşluk bekliyordu
onu… Anlamıştı Nikolas kapıdan çıkmaya hazırlandığında, hissetmişti. Eksik bir
tebessüm eklemişti ifadesine bu yüzden. Odanın kapısı kapanmadan bir şeyler
söyleyecekti ama sustu. Birlikte olduğu genç onu fuhuşa sürüklemişti. Yüreğinde
bir hınç, öfke tınısı yoktu. Asıl acı veren inanmış olmaktı. Geceleri gözleri
açık uyuyor, artık komşusu olduğu diğer odalardan erken inen akşamlar, acıyla
kasılmış bedenine hükmediyordu. Kaçıp gitme şansı olamayan çaresizliği ile tükenmişti.
Hatırladıklarıyla tekrar kanı çekiliyor, ruhuna azap veren yalnızlığa boyun eğiyordu.
Tatmin olmaz bir sevgi açlığı duyduğu için, teselli arayan trajik hali
sabırlıydı. Üstelik hamileydi şimdi. Doğuştan HIV virüsü taşıdığını
öğrendiğinde ise perişandı. Gözlerinin altında koyu gölgeler felaketin
habercisiydi. Tel örgülerle çevriliydi kimsesizliği. Bir çıkmazdaydı. Artık
umudu kırılmış, kalbi yaralanmış, nasırlaşmıştı. Geri Gönderim Merkezi (GGM)’ne
sığınmış, birilerinin sıcak seslerini bekliyordu. Burada benzer biçimde
insanların tıkılıp kaldığı sevgisiz, umutsuz gözler vardı. Yeterli
beslenemiyor, hijyen kurallarının hiçe sayıldığı; belki 15 kişinin yıkandığı
banyoda duş almakta zorlanıyordu. Üstelik ağır üşütmüş, kuru öksürüğü daha da
artmıştı. Halsizliğini hamileliğine yoruyor, genelde akşamları yükselen ateşi
zor kontrol altına alınıyordu. Kendine olup biteni fark edemiyor, bazen
zahmetle yatağından çıkıp koridorda yürüyüşe çıkıyordu. Titreyen ellerini
karnının iki yanında tutup ilerlerken uzun koridora açılan kapı aralığında;
diğer göçmenlerin kavgaları, bağırış-çağırışları duvarlarda yankılanmaktaydı.
Yine böyle bir akşam yürüyüşe çıkmış, ısınmak için orta salonda bulunan sobanın
yanına giderken, koridorun sonundan fısıltı şeklinde dualar mırıldanan bir
kadının sesine doğru yöneldi. Kapının önünde kısa bir süre öylece kalakalmıştı.
Küçük bir çocuk yatağında kıpırtısız uzanmış yatmaktaydı. İleri geri belli bir
rutinde sallanan kadın, kurumuş dudaklarından mırıldandığı başka anlamadığı bir
dilde kelimeleri ardı ardına sıralıyordu. Ona doğru aniden yönelen göz, yerde
serili bulunan kırmızı halının rengine bürünmüştü. Sağ tarafta masa üstünde
birkaç mum yanıyor, kutsal bir ayin düzenleniyordu sanki. Asla unutma diyordu
bakışları acılı annenin… Eninde sonunda çıplaktır insan, hiçbir şey ölüm kadar
gerçek değil der gibiydi.
Waibar vereme yakalanmıştı. Polis
ekiplerinin genç kadın için GGM’de ki sağlıksız koşullardan kurtulması adına
yaptığı girişimler sonuçsuz kalmıştı. İçinde itiraz edemediği kabullenişler
vardı artık. Ne ailesine ulaşabiliyor ne direncini kaybeden vücuduna hakim
olabiliyordu. Şu dünyada bambaşka hayatların, duyguların var olduğunu
düşündükçe tiksinti duyuyordu her geçen gün. Yosun bağlamıştı umut dünyası.
Ateşi nüksettiğinde zihni kontrol edilemez bir hal alıyor, bu sanrıda
çocukluğuna dönüyor ve geçmişi yaşıyordu. Kabuslar peşini bırakmıyor; loş
duvarlardan yüzleri olmayan başka ülkelerin insanları konuşuyor, alay
ediyorlardı, buhranlı anlarında. Sabahları penceresine konan güvercinleri
gördüğünde ellerini birleştirip gözlerini yumar, usulca iyileşmeyi dilerdi. Ağustos
ayında bebeğini dünyaya getirmiş, ardından yoğun bakıma alınmıştı.
Bir yalan, bir düştü Waibar…
Belki de bir güvercin…
Şimdi gözleri yoğun bakım
odasında ki pencereye sabitlenmiş öylece yatıyordu. Tüm yaşanılanlarda
dişlerini sıkmış mevzisini almış bir kararlılığı olmuştu. Güzel bir gelecek
için inatçı hayaller yaratan yolculuğu burada sona ermişti. Şafağın söküşüyle
gecenin hayaletleri bir bir dağıldılar odanın boşluğuna. Damarları, incecik
ellerinin üzerini kaplamış derisi, refaha erişmişti sanki… Bu yaşamsal savaşta
çabalamaktan yorgun düşmüştü sonunda. Artık acı çekmiyordu. Aile için cenaze
Adli Tıp kurumunda bekletilecekti. Sevindirici tek olaysa, bebeğini sezeryanla
dünyaya getirdiği için HIV virüsü bulaşmamış olmasıydı. Öksüz kalan bebek Çocuk
Esirgeme Kurumuna teslim edildi. Aile ve Sosyal Politikalar Müdürlüğü
yetkilileri; Türkiye’de otomatik bir velayet sistemi olmadığını, başvurunun
hukuk kurallarına göre değerlendirilip ailesine verileceğini açıklamışlardı.
Waibar vefat etmeden üç gün önce sesi yaralı, üzgün, bebeğini görmek istediğini
söylemişti. Ancak bir süre sonra bilincini kaybetti. Ruhu masrafsızca terk
etmişti bedenini. Basit, sessiz ve kımıltısızca… Yaşama tutkusuyla içini
dolduran hıçkırıklarla ayrıldı bu dünyadan.
Çırpınışına sırt çevirenlere inat,
özgürlüğünü güvercin misali uçurmuştu.
Beyhan Özer

