4 Aralık 2019 Çarşamba

ÖYKÜ


                                                         


                                                                 
  GÜVERCİN MİSALİ

Dosdoğru bir bakış suskun seslenişlerde renklere bürünmüştü. Coşkusu, solmuş çiçekleri yeniden canlandırdı. Şimdi daha sevecen, bağışlayıcıydı.. Ona bir şeyler olmuştu. Buzlu bir limonata içti. Gençliğine tiril tiril elbiseler giydi. Mahzun denebilecek kömür karası gözleri bütünüyle yabancı, asiydi. Başkalarınkine hiç benzemeyen apayrı bir yol tutturmuş olsa da bahar sevinçlerine benziyordu kalbi. İlk kez zarifti.

Kamerunlu Waibar’a göre, “yoksunlaşma “ sözcüğü insanın derinliğinde büyür ve yazgının da bu yönde sessiz bir kederle dolu olduğunu düşünürdü. Elden kaçırılan mutlulukları, yüreğe güven veren yüzleri yaşamak gerekti. Kamerun’da halk; siyasi iktidarsızlık, iç savaş, terör bahane edilerek sömürge güçleri tarafından yıllarca ellerinde ne varsa alınmış, yoksun bırakılmıştı. Bu yüzden anne-babası ve küçük kız kardeşi bir şekilde Amerika’ya göç etmişlerdi. Sözü edilen yaşamlar, şiddet ve gerginliğin izlerinden kurtulmak isterken; onları nelerin beklediğinin farkında olamadılar kimi zaman. Kimliklerini içinde bulundukları kör havada kaybettiler. Ve artık insanca bir hayat, adalet, özgürlük için ne varsa yeniden başlamayı göze almışlardı. Waibar keşfetme yolculuğunda önce Uzakdoğu ve diğer Afrika ülkelerini tanıyarak, ufak tefek türlü işlerde çalışarak geçimini sağlamaya çalışmıştı. Dönüşüm sürecinde hiç bilmediği coğrafyalarda, dillerde, örf-adetlerinde aidiyet duygusunun içini kamçıladığını fark etti. Karşılaştığı dünyaların ve insanların yaşantılarına tanık oldu. Aile özlemi giderek ele geçirdi onu. Ezilmeleri, yorgunlukları yeniden gözden geçirince; karamsar olmamayı yeğlemişti. Hiçbir gözyaşı coşkusuna engel olamayacaktı. Tek hedefi Amerika’ya gidip ailesine kavuşmaktı. İlk adımını Türkiye’ye gelerek atmış oldu. İzmir hedefine daha yakındı. Oradan Yunanistan’a geçip, vatandaşlık hakkına sahip olmak için planlar yapmaya başlamıştı. İzmir’de bir barda çalışmaya başladı. Çalışanlardan birinin vasıtasıyla Atina’da yaşayan bir gençle tanıştırılmış, birbirlerinden hoşlanmışlardı. Formalite bir evlilik ile amacına ulaşacaktı sonunda. İki gün birlikte gezdiler Nikolasla… Birkaç gün birlikte aşk yaşadılar. Yine bir gece otel odasında yan yanaydılar… Odanın yavaş yavaş yoğunlaşan ışığı altında dizginsiz isteklerini bir kere daha dile getirmişti. Saf bedeni, hala tembelce uyuyan geceye sarılmış halde içine attığı yaşlarla sabahı karşılamıştı. Yanında ki adam gözlerini kaçırsa da anlaşmaya sadık kalacağına inanmak istiyordu. O zamana kadar birçok kere kırılan kalbi minnettardı bu ilişkiye. Tedirgin utangaçlığından kadınsı bir sonuç çıkarılamazdı elbet. Halinde var olan teslimiyet sadece amacına hizmet eder gibiydi. Hayatının planını yaparken tekinsiz ve buz gibi bir boşluk bekliyordu onu… Anlamıştı Nikolas kapıdan çıkmaya hazırlandığında, hissetmişti. Eksik bir tebessüm eklemişti ifadesine bu yüzden. Odanın kapısı kapanmadan bir şeyler söyleyecekti ama sustu. Birlikte olduğu genç onu fuhuşa sürüklemişti. Yüreğinde bir hınç, öfke tınısı yoktu. Asıl acı veren inanmış olmaktı. Geceleri gözleri açık uyuyor, artık komşusu olduğu diğer odalardan erken inen akşamlar, acıyla kasılmış bedenine hükmediyordu. Kaçıp gitme şansı olamayan çaresizliği ile tükenmişti. Hatırladıklarıyla tekrar kanı çekiliyor, ruhuna azap veren yalnızlığa boyun eğiyordu. Tatmin olmaz bir sevgi açlığı duyduğu için, teselli arayan trajik hali sabırlıydı. Üstelik hamileydi şimdi. Doğuştan HIV virüsü taşıdığını öğrendiğinde ise perişandı. Gözlerinin altında koyu gölgeler felaketin habercisiydi. Tel örgülerle çevriliydi kimsesizliği. Bir çıkmazdaydı. Artık umudu kırılmış, kalbi yaralanmış, nasırlaşmıştı. Geri Gönderim Merkezi (GGM)’ne sığınmış, birilerinin sıcak seslerini bekliyordu. Burada benzer biçimde insanların tıkılıp kaldığı sevgisiz, umutsuz gözler vardı. Yeterli beslenemiyor, hijyen kurallarının hiçe sayıldığı; belki 15 kişinin yıkandığı banyoda duş almakta zorlanıyordu. Üstelik ağır üşütmüş, kuru öksürüğü daha da artmıştı. Halsizliğini hamileliğine yoruyor, genelde akşamları yükselen ateşi zor kontrol altına alınıyordu. Kendine olup biteni fark edemiyor, bazen zahmetle yatağından çıkıp koridorda yürüyüşe çıkıyordu. Titreyen ellerini karnının iki yanında tutup ilerlerken uzun koridora açılan kapı aralığında; diğer göçmenlerin kavgaları, bağırış-çağırışları duvarlarda yankılanmaktaydı. Yine böyle bir akşam yürüyüşe çıkmış, ısınmak için orta salonda bulunan sobanın yanına giderken, koridorun sonundan fısıltı şeklinde dualar mırıldanan bir kadının sesine doğru yöneldi. Kapının önünde kısa bir süre öylece kalakalmıştı. Küçük bir çocuk yatağında kıpırtısız uzanmış yatmaktaydı. İleri geri belli bir rutinde sallanan kadın, kurumuş dudaklarından mırıldandığı başka anlamadığı bir dilde kelimeleri ardı ardına sıralıyordu. Ona doğru aniden yönelen göz, yerde serili bulunan kırmızı halının rengine bürünmüştü. Sağ tarafta masa üstünde birkaç mum yanıyor, kutsal bir ayin düzenleniyordu sanki. Asla unutma diyordu bakışları acılı annenin… Eninde sonunda çıplaktır insan, hiçbir şey ölüm kadar gerçek değil der gibiydi.

Waibar vereme yakalanmıştı. Polis ekiplerinin genç kadın için GGM’de ki sağlıksız koşullardan kurtulması adına yaptığı girişimler sonuçsuz kalmıştı. İçinde itiraz edemediği kabullenişler vardı artık. Ne ailesine ulaşabiliyor ne direncini kaybeden vücuduna hakim olabiliyordu. Şu dünyada bambaşka hayatların, duyguların var olduğunu düşündükçe tiksinti duyuyordu her geçen gün. Yosun bağlamıştı umut dünyası. Ateşi nüksettiğinde zihni kontrol edilemez bir hal alıyor, bu sanrıda çocukluğuna dönüyor ve geçmişi yaşıyordu. Kabuslar peşini bırakmıyor; loş duvarlardan yüzleri olmayan başka ülkelerin insanları konuşuyor, alay ediyorlardı, buhranlı anlarında. Sabahları penceresine konan güvercinleri gördüğünde ellerini birleştirip gözlerini yumar, usulca iyileşmeyi dilerdi. Ağustos ayında bebeğini dünyaya getirmiş, ardından yoğun bakıma alınmıştı.

Bir yalan, bir düştü Waibar… Belki de bir güvercin…

Şimdi gözleri yoğun bakım odasında ki pencereye sabitlenmiş öylece yatıyordu. Tüm yaşanılanlarda dişlerini sıkmış mevzisini almış bir kararlılığı olmuştu. Güzel bir gelecek için inatçı hayaller yaratan yolculuğu burada sona ermişti. Şafağın söküşüyle gecenin hayaletleri bir bir dağıldılar odanın boşluğuna. Damarları, incecik ellerinin üzerini kaplamış derisi, refaha erişmişti sanki… Bu yaşamsal savaşta çabalamaktan yorgun düşmüştü sonunda. Artık acı çekmiyordu. Aile için cenaze Adli Tıp kurumunda bekletilecekti. Sevindirici tek olaysa, bebeğini sezeryanla dünyaya getirdiği için HIV virüsü bulaşmamış olmasıydı. Öksüz kalan bebek Çocuk Esirgeme Kurumuna teslim edildi. Aile ve Sosyal Politikalar Müdürlüğü yetkilileri; Türkiye’de otomatik bir velayet sistemi olmadığını, başvurunun hukuk kurallarına göre değerlendirilip ailesine verileceğini açıklamışlardı. Waibar vefat etmeden üç gün önce sesi yaralı, üzgün, bebeğini görmek istediğini söylemişti. Ancak bir süre sonra bilincini kaybetti. Ruhu masrafsızca terk etmişti bedenini. Basit, sessiz ve kımıltısızca… Yaşama tutkusuyla içini dolduran hıçkırıklarla ayrıldı bu dünyadan. 

Çırpınışına sırt çevirenlere inat, özgürlüğünü güvercin misali uçurmuştu.
                                                                                                            
                                                                                                                          Beyhan Özer





1 Aralık 2019 Pazar

ŞİİR





ÖYLESİNE


Bu tatlı ve dalgın sabahlar...

E kırkını aşmış mutlu rastlantılar,

Şimdi bir avuç saklanan hazlar

Siz yine de susuzluğumu için, kazın toprağı

Kimileri zaten şafakta güneş

İçki kadahleri hazırdır, bir de duymayan kulakları

Ya solgun akşamın rengindeki yağmurlar?

Hey! Yorulmuş, başıma üşüşmüş sarhoşlar

Çoktan uyumuş, yanmış gecelerde ateş

Yatışmış seslere ısrarla sinmiş şeker kokulu çarşafları

Ovalarda topraklar

Ya yosunlar?

Ve ter içinde uyanmalar

Siz yine de susuzluğumu için, kazın toprağı

Kendinden inilti, hıçkırıklarla güçlendi  kaç kez... sen de yenmeye kalkma

Azıcık yeşili gördüm diye bırak alayı, karışma

Uçamayacağım bir boşlukta söz verdim tutunmaya

Anıların yolundan inmeli geçmişe

Öylesine aşka doğru kaç yol varsa!

Ya vagonlar?

Şarkılarımı tren penceresinden kayıp giden tepelere bağışlıyorum ve sıkılmış dağlara

Siz yine de susuzluğumu için, kazın toprağı

Kimileri zaten şafakta güneş

                                                                        Beyhan Özer